TİYATRODA KADININ OTO SANSÜRÜ - ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

Sansür nedir? Oto sansür nedir? Öncelikle sansür kavramına bir göz atmak gerektiğini düşünüyorum. TDK’nın tanımıyla sansür; Sinema ve tiyatro yapıtlarının, her türlü yayımın ve yayının hükümetçe önceden denetlenmesi işi, bunların oynanmasının, gösterilmesinin, yayımlanmasının izne bağlı olması. Eş anlamlısı sıkıdenetim. Diğer bir anlamı ise; bu denetleme işini yapan kimse ya da kurul. Ancak İngilizce kaynaklara baktığınızda örneğin, güvenilir bir sözlük olan Cambridge’e baktığınızda, sansürün anlamı, onaylamama, sert eleştiri ya da kınama olarak geçmekte. Sakıncalı, zararlı ve uygunsuz görülen   kamuya açık bir konuşmanın, topluluk içindeki iletişimin ya da farklı bilgilendirmenin sindirilmesi ya da önlenmesidir. Burada elbette kuramsal tanımlardan ziyade hayat pratiğinde sansürün yerine bakmak gerektiğimi düşünüyorum.

 

Öncelikle sansür ile ilgili, sanırım en ironik durum sansür uygulayan kişilerin asla sansür uygulamadıklarını iddia etmesi, buna oto sansür uygulayanlar da dahil.

 

Sansür, bakış açısına göre, iyi amaçlarla yapılan bir eylem gibi görülebilir. Sansür uygulayan tarafın kendi bakış açısına göre, kendi doğrularına göre, “kendince” bir yanlışı engellemek için, toplumun, bir kurumun ya da kişilerin sözüm ona zarar görmemesi için yaptığı bir eylem gibi görülebilir. Ancak sansür, tam anlamıyla yasaklamak, engellemek, bezdirmektir.

 

Oto sansüre gelince, bir kişinin ya da bir kurumun, herhangi bir dış etken olmaksızın kendi kendine yaptığı işi engellemesi, sınırlandırması anlamına gelmektedir. Oto sansür, kimi zaman birtakım hassasiyetler ve bu hassasiyetleri gösterebilecek kişi ve topluluklara saygı amacıyla uygulanmaktadır. Ancak oto sansürün özünde korku ve kendini koruma içgüdüsü yatmaktadır. 

 

Sansür, kişiler ve topluluklar üzerinde baskı yaratmaktadır. Baskıcı sistemler sansürü sever, sansürler ile beslenmektedir. Ve sansür, oto sansürü yaratmaktadır. Sansür, bilgi alışverişini, iletişimi, estetiği, muhalif olmayı engellerken, oto sansür, sansürün yarattığı baskı ve korku ile bir süre sonra kişinin öz saygısını ve öz güvenini yitirmesine neden olmaktadır.

 

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

Sansürün ya da oto sansürün cinsiyeti yoktur. Ancak oto sansür, kadının üzerindeki toplumsal baskı ve kadına bakış açısı nedeniyle, kadın kimliğine bakış açısı ile ilgili gelişmemiş toplumlarda, kadının kendi kendine daha çok baskı uygulamasına, ket vurmasına, kendi kendini sindirmesine neden olmaktadır. Kadın, önce aile içindeki ayrım ile, sürekli “sen kız çocuğusun”, “sen kadınsın” gibi kemikleşmiş laflar ile, çalışma hayatında, özel ilişkilerinde, toplum içindeki duruşu ile sindirilmeye, daha sonra, kendi kurduğu aile içinde, kimi zaman yine ebeveynlerinin, kocasının ya da kocasının ebeveynleri tarafından şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Kadının giyimi, konuşması, gülmesi, yürüyüşü, duruşu kadının hep dikkat çekmemesi, “edepli” olması, kadınlığını bilmesi üzerine bir sürü sınırlandırmalar üzerinedir. Aksi takdirde, kadın “kendisine yakıştırılacak ya da yapıştırılacak etiketlere katlanmak zorundadır” gibi de bir tehdit altındadır.

 

Genellikle karşılaşılan bir örnek üzerinden gidelim. Erkek, karısının makyajını, giyimini, kahkahasını, kadını kadın yapan, dişilik barındıran özelliklerini eleştirir gerek sosyal anlamda gerekse dış görünüm olarak çevreye kapalı olmasını ister. Kadın buna uymaya çalışır. Bu istekleri uygulayarak kendi isteklerinden ödün verir. Kendi kimliğini kaybeder. Bakımsız ve silik olmanın kadınlığın gerekliliği olduğuna kendisini de inandırır. Ancak bir süre sonra kocasını onu bakımsız ve silik olmakla suçlayarak, daha renkli, daha dekolteli, daha neşeli başka bir kadına gitmeyi tercih eder. Başka bir örnek. Kadın, çalışmaya başlar, evden desteklense bile bu kez iş yerinde mobinge ve tacizlere uğrar. Kadın, erkek egemen iş dünyasında yükselmek için çok daha büyük bir çaba göstermek, farklı engellerle karşılaşmak durumunda kalır. Şayet taciz ya da mobinge uğrarsa bu yine büyük ihtimalle kadının “adam gibi” davranmamasından kaynaklanmaktadır.

 

 Kadın, boşandığı zaman kötü yola düşmeye müsait, evlenmediği zaman evde kalmış, marazlı, bozuk, çocuğu olmadığı zaman arızalı etiketlerine maruz kalıyor. Evlenmemiş bir kadın “sahipsiz” kabul ediliyor. Sosyal çevredeki itibarı ve ona bakış açısı bile değişiyor. Bugün, televizyonda, medya organlarında, hatta internette tütün maddeleri, alkol, markalar ve kan mozaiklenerek sansürlenirken, kadına şiddet ve bu şiddete neden olan silahlar açık açık, özellikle gençleri özendirecek şekilde gösteriliyor. Kadın cinayetleri, namus ve erkeklik gösterisi olarak tanımlanıyor. Sansür kime ve neye hizmet ediyor? Ya da sansürlenmeyen bu kötülükler, silahlar birbirini vuran çeteler neye hizmet ediyor anlamak mümkün değil!

 

sandalim-kiyiya-bagli ZEYNEP NUTKU TİYATROHANE

Oto sansüre gelince, unutmamamız gereken en önemli şey, kadına şiddet ve fiziksel/psikolojik taciz uygulayan erkekleri de, kendini ezdiren ya da erkeği üstün görerek, egemenliği altına giren kadınları da, kadının yetiştirdiği. Elbette bir çocuğun yetişmesinde baba kavramı çok değerli, baba da çocuk yetiştiriyor ama bir çocuğun anne ile doğumdan itibaren geliştirdiği bağ, birlikte geçirdiği zaman, yeme-içme gibi hayati ihtiyaçlarının karşılanması, özellikle Türkiye baz alındığında, babadan daha fazla. Annenin ya da babanın kız çocuğu ve erkek çocuğu arasında ayrım yapması, cinsiyetlerini öne sürerek kurallar koyması, aile içindeki sansürün başlangıcı oluyor. Bu noktada kadının yani annenin kızına yaptığı cinsiyet ayrımcı baskı ve sınırlandırmalar ise, farkında olmadan oto sansürün anneden kız çocuğuna geçişinin temellerini atıyor.

 

Ne kadar aydın, eğitimli, açık görüşlü bir aileden gelirseniz gelin, hemen herkes mutlaka bir kere bile olsa ailesinden “bu saatte kız başına”, “bu kadar kısa etekle mi”, “sana güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum” gibi laflar duymuşsunuzdur. Aslında çocuklarımızı korumak için sarf ettiğimiz bu sözler, farkında olmadan kız çocuklarının, “kadın”, “dişi” kimliklerini ilk özgüvensizlik tohumlarını ve sansür uygulamasının başlangıcı oluyor. Sansürsüz kız çocukları yetiştirmek için, onları önce cinsel kimlikleri ile değil, insan olma, her işin üstesinden gelebilme inancı ile yetiştirmek gerektiğine inanıyorum. Mesela babam ehliyetimi ilk aldığımda bana külüstür bir araba almıştı. Bana dedi ki, su kaynatır, yağ biter, kimseye muhtaç olma. Yarın sanayiye gidiyoruz. Gittik, tanıdığı boyacı, kaportacı, yedek parçası hepsi ile beni tanıştırdı. Bundan sonra bir ihtiyacı olursa size gelecek, yardımcı olursunuz dedi. Bunun bende yarattığı özgüven şahaneydi. Arabamla ilgilenmek için ne beceremem hissi ne kadınım yapamam hissi, ne de bir başkasına ihtiyacım var hissi… hepsi uçtu gitti.

 

Bu noktada altını çizmekte yarar görüyorum, şunu da belirtmeliyim ki, her şeyi yapabilmesine rağmen kendi cinsiyetine ve kadınlığına sığınarak, yapamayacağını söyleyen bir kadın da kendisine oto sansür uygulamaktadır.

 

Kadının, toplum içindeki sansür ya da oto sansürü ile ilgili bu kadar konuştum çünkü, tiyatroya ve kadın oyuncuya geçmeden önce, oyuncunun mesleki kimliğinden önce toplum içinde bir kadın olarak yaşadıkları ve aslında hepimizin bildiği sıkıntılara değinmek istedim. Kadın oyuncu, yaşadığı toplum ve yakın çevre içinde özgür olamadığı sürece, mesleki anlamda da özgür olamaz ya da özgür olabilmek için ciddi bir mücadele vermek zorunda olur diye düşünüyorum.

 

Tiyatroda kadın oyuncu çok geç yerini bulmuştur. Antik Yunan’da tiyatro tarihinin başlangıcı sayılan yıllarda kadın sahneye çıkmamaktaydı. Daha sonra tiyatronun en kötü zamanları, en aşağılık bir meslek olarak görüldüğü Antik Roma’da daha çok erkeklere eğlence olsun diye köle olan kadınlar sahneye çıkarılıyordu. Ortaçağda kadınların sahneye çıkması kesinlikle yasaktı. Daha sonra Fransa’da soylu kişilerin metresleri, hayat kadınları sahneye çıkmaya başladı. İlerleyen yıllarda evli olan ve ancak kocası ile sahneye çıkabilen kadın oyuncular oldu. Kısacası tiyatroda kadının kendisi bir sansür unsuruydu. Türk tiyatrosu tarihine bakıldığında ise, Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmıştır. Çünkü tiyatro, sahneye çıkmak namuslu kadınların icra edebileceği bir şey değildir. 1920 yılında sahneye ilk çıkan ve türlü zorluklarla, yasaklar, sansürler, sahneye çıkma yasağı ile mücadele eden Afife Jale’yi, sonrasında yine ilk kadın oyunculardan Cahide Sonku’yu, Bedia Muhavvit’i ve onların ışığında sahneye çıkan, bugün bizlere çok daha rahat ve özgür bir alan sağlayan kadın oyuncularımızı da saygıyla anmak gerektiğini düşünüyorum.    

 

Aslında tiyatroya ve sahneye çıkma fikrine bakış açısı bu sansürü doğurmuştur. Tiyatro çok uzun yıllar sadece bir eğlence malzemesi, hafif bir iş olarak görülmüştür. Halen kimi çevreler bu gözle bakmaktadır. Bu nedenle zaten tiyatronun kendisi ve oyuncular bu bakış açısı ile ve sansür ile yıllardır mücadele vermektedirler.

 

Daha önce de belirttiğim gibi, sansürün etkisi, ister istemez oto sansüre dönüştüğü için kimi zaman, toplumdaki kimlik kaygısı ile kadın oyuncu kendisine sansür uygulayabilmektedir. Bunun nedenleri, yine kendini ve toplumsal itibarını korumak içgüdüsü ile gerçekleşmektedir.

 

Ancak oto sansür ile denetimli olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Sahne üzerinde gerekçeleri sağlam, mantıklı temellere oturtulmuş bir rolün, mizansenin aksi bir duruma itiraz etmek, reddetmek oto sansür değil, rolün, oynanan karakterin mantıklı ve inandırıcı bir çizgide olması içindir.

 

Kendi karakterine uymadığı ya da toplum içinde itibarsızlaşmaktan korktuğu için, birtakım rollerin ya da mizansenlerin reddedilmesi ise oto sansürdür. “Ben hayat kadını oynamam” (!!!) Sebep? Çünkü ailem izleyecek, çünkü ben öyle basit bir kadın değilim, ben eşcinsel oynamam, sahnede küfretmem vs. bunların hepsi maalesef kendi sahne deneyimlerimden aktardığım gerçek örnekler. İşte bu noktada maalesef kadın oyuncumuz ya da erkek fark etmez, kendisine bu oto sansürü uygulayarak, kimliği ile mesleki kimliğini, karakterin kimliğini birbirine karıştırarak mesleğine saygısızlık etmiş tabiri caizse mecazi anlamda şizofrenik bir yanılsamanın içine düşmüştür.

 

Ancak kimi zaman, sizi o baskı altına alan toplumsal bakış, maalesef mecburen bir oto sansüre sürüklemektedir. Özellikle turne yapan sanatçı arkadaşlarım bilir. Çok farklı yerlere gidilir, çok farklı kesimlerden insanların karşısına çıkılır. Bazen hayatında hiç tiyatroya gitmemiş oyun izlememiş insanların karşısına çıkarsınız. Bazen hayatındaki tiyatro algısı, askerlik yıllarındaki aç-aç gecelerinden ibaret olan insanların karşısında oyun oynamaya çalışırsınız. İşte benim için o anlarda, kendimi korumaktan çok mesleğimi ya da kurumumu, özel tiyatro ise tiyatromu korumak içgüdüsü ile bir iç oto sansür başlar. Bunu sahneye yansıtmam, yansıtan da yoktur sanırım ama o baskı üzerimde arttıkça artar. Belki de izleyici keyifle oyunu izliyor ve hiç de negatif şeyler düşünmüyordur ama ben kendi içimde kurgular yaparım. Sonra bu psikolojik baskı için kendime kızarım.

 

Sonuç olarak toparlamam gerekirse, oyuncunun oto sansür uygulaması yaratıcılığına ket vurmakta, sahneden ve oyundan keyif almasını engellemektedir. Oto sansür bir kimlik kaybıdır. Elbette seyirci, oyuncunun velinimetidir, ancak sadece toplumun ve seyircinin ne düşündüğünü ön planda tutarak var olmamak ve oto sansür uygulamamak gerekir.  Yinelemek istiyorum, eğer doğru ve mantıklı bir temele oturuyorsa, rolün/oyunun gerektirdiklerini verilmek istenen mesajı ya da karakterin alt metnini, kendisine oto sansür, seyirci ise sansür uygulamadan, akıllıca ve inandırıcı yollar arayarak, zekice seyirciye sunmalıdır.

 

Oto sansürsüz, özgür günler dilerim herkese. Teşekkürler.

 

HERKES DEPRESYONDAYKEN MUTLU OLABİLMEYİ BAŞARMAK: ZEYNEP NUTKU

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku   Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku

Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

Bugünlerde karşıma çok sık çıkan bir durum bu, herkes mutsuz, yorgun, bıkkın. Ve aslında bu insanların çok haklı sebepleri var. Geçim sıkıntısı, her gün yorgun bir iş çıkışı akmayan o trafik keşmekeşi, kimi için işsizlik kimi için iş hayatının acımasızlığı, kiminin derdi gerçekten çok büyük, kiminin tek derdi sadece internetten aldığı o rujun renginin yanlış olması, kimi vitrinde gördüğü o pahalı çantayı alamadığı için dertli, kimi akşam evine ekmek götüremediği için, kimisi hayatın farkında bile değil, sabah kalkıp işe gidip, akşama kadar bir masanın başında işini yapıp, evine döndüğünde sadece uyumaya vakti var.  Rutine binmiş ve sadece hayatta kalmak için geçirilen günü birlik hayatlar.  Oysa bir sağlık sorunu ya da beklenmeyen genç bir ölüm karşısında ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi tüm bunlar? O zaman herkesin ağzından “Sağlık her şeyin başı, aman sağlığımız yerinde olsun da…” sözleri dökülüyor. Gerçekten sağlık her şeyin başı. Tüm hastalıklar hepimizden uzak dursun.

Ancak sağlık sadece fiziksel sağlığımız değil elbette, akıl sağlığımız ve ruh sağlığımız da son derece önemli. Ruhumuz ve zihnimiz sağlıklı olduğunda bedenimize, cildimize, bakışlarımıza, hayata bakış açımıza yansıyor bu güzel durum. Böylesine acımasız bir dünyada, bu kaos içinde akıl ve ruh sağlığımızı korumak ise ayrı bir başarı ! Dünyaya gelmek için ipi göğüsleyerek birinci gelen o mücadeleci genimizin devam eden bir başarısı. Peki herkes mutsuzken mutlu olabilen bizden midir? Değildir. Peki bizler de mi mutsuz olup, soldan sağa, sağdan sola devrilelim. Elbette hayır. Aslında formül çok basit. Öncelikle hayata karşı duyarlı olmak, etrafımızdaki parlayan ve mutlu olan insanları görmek kadar, bakışları sönmüş ve mutsuz insanları görmek, buna dair çözüm aramakla başlamak gerekiyor.

aycicek-yili-.jpg

Yolda yürürken kaldırımın kenarında açan güzel bir çiçeği görmek, restoranda yemek yerken gözünüzün içine bakan aç bir kediyi ya da köpeği görüp lokmanızı paylaşmak, size sevgisini sunan bir hayvana sevgi göstermek, parkta gezinirken başınızı göğe kaldırıp, size o hoş serinliği sağlayan ağaçların yüceliğini görmek, arada bir toprağa basmak, tabanlarınızla toprağın serinliğini, engebelerini algılamak, sizinle oyun oynamak isteyen bir çocuğu reddetmemek, onunla bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, şehir trafiğinde, arabanın arka koltuğundaki sevimli bir bebeğe gülümsemek, hava kirliliğinin içinde uçup giden bir kelebeği fark etmek, ihtiyacı olanlara illa ki maddi değil, manevi olarak da yardım edebilmek. Aslında basit şeyler. Sadece farkında olmak, hayatın size sunduğu detayları kaçırmamak sanırım mutluluğun bir sırrı. Sevgi ve mutluluk sunan küçük şeyleri es geçmemek, her gün yaptığınız rutinleri kırmak, bakış açılarını değiştirmek, sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünmek bu işin sırrı. 

blog-cropped.jpg

Mutluluk, zincirleme bir durum. Siz mutlu olursanız başkaları da mutlu olur. Başka insanları mutlu ederseniz, bu mutluluk size de dönecektir. Düşünsenize eğer herkes, sadece kendini düşünen, tüm dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden insanlar olsaydı - ki bu tip insanlarla her gün, hayatın her anında ve alanında sıklıkla karşılaşıyoruz – dünya gerçekten yaşanılmaz hale gelirdi. Keşke herkes, başkalarını düşünerek hareket etse ve yaşasa, o zaman zaten bu zincirleme hareket sayesinde herkesin hayatı kolaylaşabilirdi. Bu duruma oyunculukta kullandığımız, odak-koordinasyon amaçlı yaptığımız bir ekip çalışması ile örnek vermek istiyorum. Herkesin elinde bir minik yastık, daire halinde yürürler. Ve herkes belli bir ritim içinde, aynı anda, yürürken yastığı arkasındaki arkadaşına atar ama yine aynı anda kendisine atılan yastığı da yakalamaya çalışır. İnsanların yastığı yakalama içgüdüsü bu çalışmada ağır basar. Herkesin tek derdi kendisine atılan yastığı yakalamaktır. Kimse arkasındaki ne yapıyor, yastığı nasıl yakalıyor düşünmez. Böylece sonuç bir kaos, yerlerde yastıklar, birbirine çarpan insanlar, daire bozulur, ritim kaçar, yürüme, koşmaya ya da durmaya dönüşür, bir süre sonra gerilen sinirler ve sinir bozukluğu ile kıkırdamalar, kahkahalar, haydi bir daha baştan. Bu durum asıl yapılması gereken şey keşfedilene kadar böyle devam eder. Bu süreç gerçekten de tam bir kaostur. Ne zaman ekip, aslında yapması gereken şeyin yastığı yakalamak değil, arkasındaki arkadaşının o yastığı rahatça yakalayabilmesini sağlayacak şekilde arkaya atmak olduğunu kavrar, işte o zaman, muhteşem bir uyum, bozulmayan bir ritim, harika bir odak, neşe ve başarı sağlanır. Herkes birbirinin hayatını kolaylaştırmak için çabaladığında zaten otomatik olarak hayat hepimiz için, sizin için, benim için bizler için kolaylaşmış olur. Bu nedenle, hepimiz, başkalarının alanına saygı duyar, bu hayatta hep beraber yaşadığımızı unutmazsak, inanın hayatı son derece kolaylaştırmış olur ve mutsuzluğumuzu bir nebze de olsa kırabiliriz.

Mutluluk, tüketmekle değil, üretmekle başlar. Fikir üretmek, iyilik üretmek, kendinizi yeniden var edecek yollar üretmek/bulmak…Bilgisayarın önünden kalkıp, telefonlara gömülmekten vazgeçip, gerçek hayatın güzelliklerini görmekle başlıyor mutluluk. Anları yakalayın, detayları yaşayın, farkında olun, farkındalık yaratın. ☺ 

Bir şarkı seçin kendinize. İçinizde bu şarkı hep çalsın, siz dans edin bu şarkı ile ve üretmeye başlayın! Mutlu günler dilerim hepimize. 

Zeynep Nutku

OYUNCU ADAYLARI SERTİFİKALARINI ALDI

TİYATROHANE & EGESEM işbirliğiyle gerçekleştiren oyunculuk eğitimlerini başarıyla tamamlayan öğrenciler Konak Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bir etkinlikle sertifikalarını teslim aldı. Geçtiğimiz sene boyunca derslere gelen ve sene sonunda sınava girerek belgelerini almaya hak eden öğrencilerle bu sezon için yapılması planlanan projeleri konuşan Tiyatrohane yetkilileri yeni sezonda yine İzmir’in sanat hayatına katkıda bulunmaya devam edecek.

TİYATROHANE SERTİFİKA.jpg

Gecede, Tiyatrohane halka ilişkiler sorumlusu Melike Çerçioğlu Bilgiç’in yaptığı sunumda, eğitimi bitiren öğrenciler için yeni yol haritaları aktarıldı. Tiyatrohane kurucusu Erk Bilgiç ve eğitmenlerden Uzm. Başak Fındıkçıoğlu ve Öğr. Gör. Erdem Erem kendi alanlarındaki yol planlarından bahsettiler.

Yeni sezon için bilgi veren Melike Bilgiç “Tiyatrohane bünyesinde sürekli öğrenme fikrini gerçek anlamda hayata geçirmeyi başardığımız için çok heyecanlı ve mutluyuz. Her sene yeni gelen yüzlerce öğrencinin yanı sıra geçmiş eğitimlerden sonra bizlerle devam eden oyuncu adayları ile omuz omuza yürüyoruz. Temel Oyunculuk Eğitimi programını 8 ayın sonunda başarıyla bitiren öğrencilerimiz, sonrasında birden çok farklı program ve topluluk ile bizlerle yürümeye devam ediyor ve Tiyatrohane ailesinin bir parçası oluyor. Bu sene de geçtiğimiz senelerde olduğu gibi “Tiyatrohane Oyuncuları” isimli metinli tiyatro topluluğumuza, “Doğaçhane” isimli doğaçlama tiyatro topluluğumuza yeni oyuncu adayları yetiştirirken bir yandan da 2. Seviye dediğimiz eğitimlerle kuramsal çalışmalara devam eden bir sınıf daha açıyoruz. Moique Masisus eşliğinde açılacak olan Fiziksel Tiyatro ile dans ve hareket üzerine çalışacak az sayıda kontenjanlı sınıfımız bu sene Tiyatrohane bünyesinde yer alacak.

Yeni sezon kayıtlarının da başladığını ve sınıflarının hızla dolduğunu belirten Bilgiç, bu sene için “Temel Oyunculuk Eğitimi”, “Oyunculuk Yetenek Sınavlarına Hazırlık Eğitimi”, “Doğaçlama Tiyatro Eğitimi” ve “Çocuklar İçin Yaratıcı Drama” isimli programlarını açacaklarını belirtti. Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi eğitmen kadrosunun aynı devam ettiğinin altını çizen Bilgiç, eğitmenlerinin de ailelerinin bir parçası olduğunu belirtti. Sene boyunca derslere girecek olan eğitmenler şu şekilde; Erk Bilgiç, Zeynep Nutku, Ece Erişti oyunculuk derslerinde, Başak Fındıkçıoğlu - Erdem Erem doğaçlama derslerinde ve Monique Masius dans-hareket derslerinde öğrencilere eşlik edecek. Katılımcıların Ege Üniversitesi Sürekli Eğitimi Merkezi iş birliğiyle açılacak eğitimler için Tiyatrohane’nin telefonlarından bilgi alabileceklerini belirtti.

TİYATROHANE’DEN POLİSİYE BİR OYUN “ YALANIN ARDINDAKİ”

BİLİNEN YALANLARIN SAKLANDIĞI, İNKÂR EDİLEN GERÇEKLERİN SU YÜZÜNE ÇIKTIĞI VE İKİ KİŞİNİN YÜZLEŞTİĞİ SESSİZ BİR SATRANÇ OYUNU...

“Sevgi, çok ikiyüzlü bir kelime...”

“Aşk, tanrıların bize verdiği bir oyuncak...”

Bünyesinde üç farklı tiyatro ekibi barındıran ve Ege Üniversitesi ile işbirliği halinde akademik kadrosu ile oyunculuk eğitimi veren Tiyatrohane Sanat Okulu, profesyonel oyuncuların yer aldığı “Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu” ile bu sezon perdesini bir polisiye oyunuyla açtı. Son iki oyunları kalan ekip ve 29 Nisan ve 13 Mayıs tarihlerinde Cumartesi günleri seyircisi ile buluşacak.

yalanın ardındaki Tiyatrohane

Tiyatroya farklı bakış açısı ile seyirciye yeni bir deneyim yaşatacak olan oyun Tiyatrohane’nin Alsancak Kıbrıs Şehitleri’ndeki Black Box (Kara Kutu) salonunda, seçilen otuz kişiye özel olarak sergileniyor. Başrollerinde ekrandan ve beyaz perdeden aşina olduğumuz ama gönlünü tiyatroya veren Erk Bilgiç ve Burak Çimen rol alıyor. Sorgu odasında geçen oyun boyunca seyircilerin tüm olayın ortasında yer aldığı ve yaşanan tüm anlara yakından şahitlik ettikleri oyunda; karısını öldürmekle suçlanan bir psikiyatristle, kendini bu cinayete çözmeye adamış bir dedektif arasında geçen kedi-fare oyunu işleniyor. Oyun ile ilgili özel sorularımıza aldığımız cevaplar sizlerle...

·         Seyirci ile iç içe oynamak nasıl bir duygu oldu sizler için? Bu kadar yakın olmak performansınızı olumlu mu olumsuz mu etkiliyor?

Erk Bilgiç: İlginç bir duygu... Seyircinin ne hissettiğini anlayabiliyoruz ve ne kadar dikkatli izlediklerini. O yüzden keyifli oluyor. Seyirciden geri dönüşü de çok net olarak algılayabiliyoruz. Oyunculuk anlamında kendimizi geliştirmeyi sağlayan bir deneyim oldu.

Burak Çimen: Seyircinin enerjisini hissetmek ve oyuna aktarmak çok büyük avantaj... Bu anlamda klasik sahnelerde oynanan oyunlarla aramızdaki fark, seyirci ve oyuncu arasındaki duvarın ortadan kaybolması ve oyunun hepimize ait olması diyebiliriz. Bu da oyuncuların performansını tabi ki olumlu anlamda çok yükselten bir durum. Seyircinin yakın olması oyuncu olarak daha çok konsantre olmamızı sağlıyor. Tabi bu seyirci açısından bir konsantrasyon getiriyor çünkü kendi dünyaları dışında bir gerçekliği izlemek yerine o gerçekliğin tam da içinde oluyorlar.

·         Karakterlerinizde sizi heyecanlandıran şey neydi? Nasıl hazırlandınız?

yalanın ardındaki zeynep nutku

Erk Bilgiç: Benim oynadığım karakter bir psikiyatrist ve mesleğinin getirdiği avantajlarını diğer karakter üzerinde kullanıyor. Bu yüzden derinliği çok fazla olan bir karakter. Eylemleriyle sözleri birbiriyle tezatlık barındırıyor. Role hazırlanırken mesleki anlamda bir gözlem yaptım. Psikiyatristlerin sakinliği ve söylediklerinin altında hep başka bir amaca yönelik hedefleri olmasını temel alarak bir karakter yarattım.

Burak Çimen: İşine bağlı ve onu her şeyin üstünde tutan bir cinayet bürosu komiserini canlandırıyorum. Kendi iç dünyasında ve özel hayatında aslında birçok problemi olan ve mutsuz diyebileceğimiz bir karakter. Lakin bu mutsuzluğunu iş yaşamına aktarmaktan imtina ediyor. Karaktere çalışırken kafamızdaki yerleşmiş standart polis imajının dışında kalmaya gayret ettim. Bazı durumlarda karşısındaki suçluyla empati kurma yoluna giden bir polisi canlandırmaya çalıştım. Bunun için de her ne mesleği yapıyor olursak olalım öncelikle insan olduğumuz duygusunu unutmamaya çalıştım karakteri yaratırken. Ve insan olmanın bize bahşettiği naiflik ve duygu geçişlerini oynadığım sert karakterle harmanlamaya çalıştım.

 

·         Oyun içindeki şiddet sahneleri seyircinin çok yakınında oynanıyor. Doğal gözükmesi için neler yaptınız?

Erk Bilgiç: Seyircinin uzak olmaması nedeniyle gerçeğe yakın olması bizim için çok önemliydi. Gerçeklik hissinin yaratılması için tıbbi gerekçelerden doğan fiziksel reaksiyonların, vücuda yansımasının belli bir eforla seyirciye aktarılması gerekiyordu. Bu anlamda kondisyonel çalışmalarla bunu gerçekleştirmek için çok uzun bir prova sürecimiz oldu.

Burak Çimen: Gerçekten şiddet uyguluyoruz. (Gülüyor) Birbirimize zarar verme olasılığı yüksek olduğu için bu sahneler için mümkün olduğunca çok çalıştık.. Seyirci ile iç içe olduğumuz için “mış gibi” yapmak oyununun bütün gerçekçiliğimizi alıp götürebileceğinden bazı teknik hareket çalışmaları, ses ve nefes tekniklerini kullanarak bu sahnelerin üstesinden gelmeyi başardığımız düşünüyorum.

·         Büyük şehirlerdeki yalnızlık ve aşk olgularını inceleyen bu oyunda şehir olarak İzmir’i nasıl değerlendiriyorsunuz? İkiniz de bir süre İstanbul’da yaşayan ve çalışan kişiler olarak İzmir’den kopmamayı neden tercih ettiniz?

Burak Çimen: Hiç düşünmeden bu soruya verilebilecek tek cevap; “Huzur arıyoruz”. Nefes alma ihtiyacımızı İstanbul’da gideremediğimiz için İzmir ile bağımızı hiçbir zaman kopartmayı da düşünmüyoruz. Oyundaki karmaşık durumların ve insanların birbirine güvensizliği ve entrikaları, İzmir’e oranla İstanbul’daki yaşam ve hayat şartlarına daha çok benzerlik gösteriyor. Bu bağlamda baktığımızda İzmirli olmak ve hayatımızın büyük kısmını İzmir’de geçirmek kişisel olarak daha huzurlu ve sevgi dolu olmamı sağlıyor. Şehirdeki aşk hayatı sorusuna gelirsek, 16 senedir aynı insanla mutlu bir beraberliği olan bir adam olarak benim bu soruyu cevaplamam mümkün değil. (Gülüyor)

Erk Bilgiç: 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu yalnızlık. Oyunun yazarı Nick Rongjun Yu, bunu aşk teması üzerinden oldukça iyi ele almış. Elbette İzmir Türkiye’nin en yaşanabilir şehri ama eminim pek çok insan böylesine güzel bir şehirde bile kendini yalnız ve sevgisiz hissedebilir. İstanbul, gri ve mutsuz bir şehir... İzmir’se benim için mavilik ve huzur. Bende sonsuzluk hissi yaratıyor. Burada doğup büyüdüğüm için sanki bu şehirle organik bir bağım varmış gibi hissediyorum.

OYUN KÜNYESİ:

Yazan: Nick Rongjun Yu

Çeviren-Yöneten: Zeynep Nutku

Sahne Tasarımı: Cenk Oral

Reji Asistanı: Buse Demirel

Işık Kumanda: Mustafa Özer:

Oyuncular: Burak Çimen – Erk Bilgiç

Yapım Sorumlusu: Melike Çerçioğlu Bilgiç

Teknik Destek: Vahap Polat

ERK BİLGİÇ KİMDİR?

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan mezun olduktan sonra profesyonel tiyatrolarda oyuncu olarak görev almıştır.2007- 2008 yılında "Karayılan", 2008 "Bir Varmış Bir Yokmuş", 2009-2010 "Kavak Yelleri", 2010-2011 "Bitmeyen Şarkı" ve "İzmir Çetesi" gibi dizilerde ve "Veda" sinema filminde performans göstermiştir. 2009-2011 yılları arasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde akşam okulları bölüm başkanlığı yapmış, 2011-2013 yılları arasında ise İzmir Akkademi Tiyatro’da oyunculuk, seslendirme eğitimi vermiş ve yönetmenlik yapmıştır. Erk Bilgiç 2013 yılında Tiyatrohane’yi kurmuştur. Eğitimlerine ve sahne çalışmalarına Tiyatrohane’ de devam etmektedir.

BURAK ÇİMEN KİMDİR?

 Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olmuştur. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ve Hollanda’da Rast Tiyatrosu’nda “Gülün Öpüşü” oyununda oyuncu olarak görev almıştır. “Şubat”, “Fatih”, “Diriliş Ertuğrul”, Kış Güneşi”  televizyon dizilerinde yer alan Çimen, “Bamsı Beyrek” ve “Salur Kazan” isimli televizyon filmlerinde de rol almıştır. Yer aldığı sinema filmleri “10 Adım”, “Dabbe 6”, “Kaçış” ve “Beyaz Balina” dır. Çimen 2016 yılında provaları başlayan Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oynadığı “Yalanın Ardındaki” oyunu ile sahne çalışmalarına Tiyatrohane bünyesinde devam etmektedir.

 

İLETİŞİM: Melike Çerçioğlu Bilgiç

0232 422 2631 – 0507 132 2632

www.tiyatrohane.net

bilgi@tiyatrohane.net

Kıbrıs Şehitleri Cad. No:48 Kat:1 D:101-102 Alsancak/İzmir