HERKES DEPRESYONDAYKEN MUTLU OLABİLMEYİ BAŞARMAK: ZEYNEP NUTKU

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku   Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku

Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

Bugünlerde karşıma çok sık çıkan bir durum bu, herkes mutsuz, yorgun, bıkkın. Ve aslında bu insanların çok haklı sebepleri var. Geçim sıkıntısı, her gün yorgun bir iş çıkışı akmayan o trafik keşmekeşi, kimi için işsizlik kimi için iş hayatının acımasızlığı, kiminin derdi gerçekten çok büyük, kiminin tek derdi sadece internetten aldığı o rujun renginin yanlış olması, kimi vitrinde gördüğü o pahalı çantayı alamadığı için dertli, kimi akşam evine ekmek götüremediği için, kimisi hayatın farkında bile değil, sabah kalkıp işe gidip, akşama kadar bir masanın başında işini yapıp, evine döndüğünde sadece uyumaya vakti var.  Rutine binmiş ve sadece hayatta kalmak için geçirilen günü birlik hayatlar.  Oysa bir sağlık sorunu ya da beklenmeyen genç bir ölüm karşısında ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi tüm bunlar? O zaman herkesin ağzından “Sağlık her şeyin başı, aman sağlığımız yerinde olsun da…” sözleri dökülüyor. Gerçekten sağlık her şeyin başı. Tüm hastalıklar hepimizden uzak dursun.

Ancak sağlık sadece fiziksel sağlığımız değil elbette, akıl sağlığımız ve ruh sağlığımız da son derece önemli. Ruhumuz ve zihnimiz sağlıklı olduğunda bedenimize, cildimize, bakışlarımıza, hayata bakış açımıza yansıyor bu güzel durum. Böylesine acımasız bir dünyada, bu kaos içinde akıl ve ruh sağlığımızı korumak ise ayrı bir başarı ! Dünyaya gelmek için ipi göğüsleyerek birinci gelen o mücadeleci genimizin devam eden bir başarısı. Peki herkes mutsuzken mutlu olabilen bizden midir? Değildir. Peki bizler de mi mutsuz olup, soldan sağa, sağdan sola devrilelim. Elbette hayır. Aslında formül çok basit. Öncelikle hayata karşı duyarlı olmak, etrafımızdaki parlayan ve mutlu olan insanları görmek kadar, bakışları sönmüş ve mutsuz insanları görmek, buna dair çözüm aramakla başlamak gerekiyor.

aycicek-yili-.jpg

Yolda yürürken kaldırımın kenarında açan güzel bir çiçeği görmek, restoranda yemek yerken gözünüzün içine bakan aç bir kediyi ya da köpeği görüp lokmanızı paylaşmak, size sevgisini sunan bir hayvana sevgi göstermek, parkta gezinirken başınızı göğe kaldırıp, size o hoş serinliği sağlayan ağaçların yüceliğini görmek, arada bir toprağa basmak, tabanlarınızla toprağın serinliğini, engebelerini algılamak, sizinle oyun oynamak isteyen bir çocuğu reddetmemek, onunla bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, şehir trafiğinde, arabanın arka koltuğundaki sevimli bir bebeğe gülümsemek, hava kirliliğinin içinde uçup giden bir kelebeği fark etmek, ihtiyacı olanlara illa ki maddi değil, manevi olarak da yardım edebilmek. Aslında basit şeyler. Sadece farkında olmak, hayatın size sunduğu detayları kaçırmamak sanırım mutluluğun bir sırrı. Sevgi ve mutluluk sunan küçük şeyleri es geçmemek, her gün yaptığınız rutinleri kırmak, bakış açılarını değiştirmek, sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünmek bu işin sırrı. 

blog-cropped.jpg

Mutluluk, zincirleme bir durum. Siz mutlu olursanız başkaları da mutlu olur. Başka insanları mutlu ederseniz, bu mutluluk size de dönecektir. Düşünsenize eğer herkes, sadece kendini düşünen, tüm dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden insanlar olsaydı - ki bu tip insanlarla her gün, hayatın her anında ve alanında sıklıkla karşılaşıyoruz – dünya gerçekten yaşanılmaz hale gelirdi. Keşke herkes, başkalarını düşünerek hareket etse ve yaşasa, o zaman zaten bu zincirleme hareket sayesinde herkesin hayatı kolaylaşabilirdi. Bu duruma oyunculukta kullandığımız, odak-koordinasyon amaçlı yaptığımız bir ekip çalışması ile örnek vermek istiyorum. Herkesin elinde bir minik yastık, daire halinde yürürler. Ve herkes belli bir ritim içinde, aynı anda, yürürken yastığı arkasındaki arkadaşına atar ama yine aynı anda kendisine atılan yastığı da yakalamaya çalışır. İnsanların yastığı yakalama içgüdüsü bu çalışmada ağır basar. Herkesin tek derdi kendisine atılan yastığı yakalamaktır. Kimse arkasındaki ne yapıyor, yastığı nasıl yakalıyor düşünmez. Böylece sonuç bir kaos, yerlerde yastıklar, birbirine çarpan insanlar, daire bozulur, ritim kaçar, yürüme, koşmaya ya da durmaya dönüşür, bir süre sonra gerilen sinirler ve sinir bozukluğu ile kıkırdamalar, kahkahalar, haydi bir daha baştan. Bu durum asıl yapılması gereken şey keşfedilene kadar böyle devam eder. Bu süreç gerçekten de tam bir kaostur. Ne zaman ekip, aslında yapması gereken şeyin yastığı yakalamak değil, arkasındaki arkadaşının o yastığı rahatça yakalayabilmesini sağlayacak şekilde arkaya atmak olduğunu kavrar, işte o zaman, muhteşem bir uyum, bozulmayan bir ritim, harika bir odak, neşe ve başarı sağlanır. Herkes birbirinin hayatını kolaylaştırmak için çabaladığında zaten otomatik olarak hayat hepimiz için, sizin için, benim için bizler için kolaylaşmış olur. Bu nedenle, hepimiz, başkalarının alanına saygı duyar, bu hayatta hep beraber yaşadığımızı unutmazsak, inanın hayatı son derece kolaylaştırmış olur ve mutsuzluğumuzu bir nebze de olsa kırabiliriz.

Mutluluk, tüketmekle değil, üretmekle başlar. Fikir üretmek, iyilik üretmek, kendinizi yeniden var edecek yollar üretmek/bulmak…Bilgisayarın önünden kalkıp, telefonlara gömülmekten vazgeçip, gerçek hayatın güzelliklerini görmekle başlıyor mutluluk. Anları yakalayın, detayları yaşayın, farkında olun, farkındalık yaratın. ☺ 

Bir şarkı seçin kendinize. İçinizde bu şarkı hep çalsın, siz dans edin bu şarkı ile ve üretmeye başlayın! Mutlu günler dilerim hepimize. 

Zeynep Nutku

TİYATROHANE’DEN POLİSİYE BİR OYUN “ YALANIN ARDINDAKİ”

BİLİNEN YALANLARIN SAKLANDIĞI, İNKÂR EDİLEN GERÇEKLERİN SU YÜZÜNE ÇIKTIĞI VE İKİ KİŞİNİN YÜZLEŞTİĞİ SESSİZ BİR SATRANÇ OYUNU...

“Sevgi, çok ikiyüzlü bir kelime...”

“Aşk, tanrıların bize verdiği bir oyuncak...”

Bünyesinde üç farklı tiyatro ekibi barındıran ve Ege Üniversitesi ile işbirliği halinde akademik kadrosu ile oyunculuk eğitimi veren Tiyatrohane Sanat Okulu, profesyonel oyuncuların yer aldığı “Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu” ile bu sezon perdesini bir polisiye oyunuyla açtı. Son iki oyunları kalan ekip ve 29 Nisan ve 13 Mayıs tarihlerinde Cumartesi günleri seyircisi ile buluşacak.

yalanın ardındaki Tiyatrohane

Tiyatroya farklı bakış açısı ile seyirciye yeni bir deneyim yaşatacak olan oyun Tiyatrohane’nin Alsancak Kıbrıs Şehitleri’ndeki Black Box (Kara Kutu) salonunda, seçilen otuz kişiye özel olarak sergileniyor. Başrollerinde ekrandan ve beyaz perdeden aşina olduğumuz ama gönlünü tiyatroya veren Erk Bilgiç ve Burak Çimen rol alıyor. Sorgu odasında geçen oyun boyunca seyircilerin tüm olayın ortasında yer aldığı ve yaşanan tüm anlara yakından şahitlik ettikleri oyunda; karısını öldürmekle suçlanan bir psikiyatristle, kendini bu cinayete çözmeye adamış bir dedektif arasında geçen kedi-fare oyunu işleniyor. Oyun ile ilgili özel sorularımıza aldığımız cevaplar sizlerle...

·         Seyirci ile iç içe oynamak nasıl bir duygu oldu sizler için? Bu kadar yakın olmak performansınızı olumlu mu olumsuz mu etkiliyor?

Erk Bilgiç: İlginç bir duygu... Seyircinin ne hissettiğini anlayabiliyoruz ve ne kadar dikkatli izlediklerini. O yüzden keyifli oluyor. Seyirciden geri dönüşü de çok net olarak algılayabiliyoruz. Oyunculuk anlamında kendimizi geliştirmeyi sağlayan bir deneyim oldu.

Burak Çimen: Seyircinin enerjisini hissetmek ve oyuna aktarmak çok büyük avantaj... Bu anlamda klasik sahnelerde oynanan oyunlarla aramızdaki fark, seyirci ve oyuncu arasındaki duvarın ortadan kaybolması ve oyunun hepimize ait olması diyebiliriz. Bu da oyuncuların performansını tabi ki olumlu anlamda çok yükselten bir durum. Seyircinin yakın olması oyuncu olarak daha çok konsantre olmamızı sağlıyor. Tabi bu seyirci açısından bir konsantrasyon getiriyor çünkü kendi dünyaları dışında bir gerçekliği izlemek yerine o gerçekliğin tam da içinde oluyorlar.

·         Karakterlerinizde sizi heyecanlandıran şey neydi? Nasıl hazırlandınız?

yalanın ardındaki zeynep nutku

Erk Bilgiç: Benim oynadığım karakter bir psikiyatrist ve mesleğinin getirdiği avantajlarını diğer karakter üzerinde kullanıyor. Bu yüzden derinliği çok fazla olan bir karakter. Eylemleriyle sözleri birbiriyle tezatlık barındırıyor. Role hazırlanırken mesleki anlamda bir gözlem yaptım. Psikiyatristlerin sakinliği ve söylediklerinin altında hep başka bir amaca yönelik hedefleri olmasını temel alarak bir karakter yarattım.

Burak Çimen: İşine bağlı ve onu her şeyin üstünde tutan bir cinayet bürosu komiserini canlandırıyorum. Kendi iç dünyasında ve özel hayatında aslında birçok problemi olan ve mutsuz diyebileceğimiz bir karakter. Lakin bu mutsuzluğunu iş yaşamına aktarmaktan imtina ediyor. Karaktere çalışırken kafamızdaki yerleşmiş standart polis imajının dışında kalmaya gayret ettim. Bazı durumlarda karşısındaki suçluyla empati kurma yoluna giden bir polisi canlandırmaya çalıştım. Bunun için de her ne mesleği yapıyor olursak olalım öncelikle insan olduğumuz duygusunu unutmamaya çalıştım karakteri yaratırken. Ve insan olmanın bize bahşettiği naiflik ve duygu geçişlerini oynadığım sert karakterle harmanlamaya çalıştım.

 

·         Oyun içindeki şiddet sahneleri seyircinin çok yakınında oynanıyor. Doğal gözükmesi için neler yaptınız?

Erk Bilgiç: Seyircinin uzak olmaması nedeniyle gerçeğe yakın olması bizim için çok önemliydi. Gerçeklik hissinin yaratılması için tıbbi gerekçelerden doğan fiziksel reaksiyonların, vücuda yansımasının belli bir eforla seyirciye aktarılması gerekiyordu. Bu anlamda kondisyonel çalışmalarla bunu gerçekleştirmek için çok uzun bir prova sürecimiz oldu.

Burak Çimen: Gerçekten şiddet uyguluyoruz. (Gülüyor) Birbirimize zarar verme olasılığı yüksek olduğu için bu sahneler için mümkün olduğunca çok çalıştık.. Seyirci ile iç içe olduğumuz için “mış gibi” yapmak oyununun bütün gerçekçiliğimizi alıp götürebileceğinden bazı teknik hareket çalışmaları, ses ve nefes tekniklerini kullanarak bu sahnelerin üstesinden gelmeyi başardığımız düşünüyorum.

·         Büyük şehirlerdeki yalnızlık ve aşk olgularını inceleyen bu oyunda şehir olarak İzmir’i nasıl değerlendiriyorsunuz? İkiniz de bir süre İstanbul’da yaşayan ve çalışan kişiler olarak İzmir’den kopmamayı neden tercih ettiniz?

Burak Çimen: Hiç düşünmeden bu soruya verilebilecek tek cevap; “Huzur arıyoruz”. Nefes alma ihtiyacımızı İstanbul’da gideremediğimiz için İzmir ile bağımızı hiçbir zaman kopartmayı da düşünmüyoruz. Oyundaki karmaşık durumların ve insanların birbirine güvensizliği ve entrikaları, İzmir’e oranla İstanbul’daki yaşam ve hayat şartlarına daha çok benzerlik gösteriyor. Bu bağlamda baktığımızda İzmirli olmak ve hayatımızın büyük kısmını İzmir’de geçirmek kişisel olarak daha huzurlu ve sevgi dolu olmamı sağlıyor. Şehirdeki aşk hayatı sorusuna gelirsek, 16 senedir aynı insanla mutlu bir beraberliği olan bir adam olarak benim bu soruyu cevaplamam mümkün değil. (Gülüyor)

Erk Bilgiç: 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu yalnızlık. Oyunun yazarı Nick Rongjun Yu, bunu aşk teması üzerinden oldukça iyi ele almış. Elbette İzmir Türkiye’nin en yaşanabilir şehri ama eminim pek çok insan böylesine güzel bir şehirde bile kendini yalnız ve sevgisiz hissedebilir. İstanbul, gri ve mutsuz bir şehir... İzmir’se benim için mavilik ve huzur. Bende sonsuzluk hissi yaratıyor. Burada doğup büyüdüğüm için sanki bu şehirle organik bir bağım varmış gibi hissediyorum.

OYUN KÜNYESİ:

Yazan: Nick Rongjun Yu

Çeviren-Yöneten: Zeynep Nutku

Sahne Tasarımı: Cenk Oral

Reji Asistanı: Buse Demirel

Işık Kumanda: Mustafa Özer:

Oyuncular: Burak Çimen – Erk Bilgiç

Yapım Sorumlusu: Melike Çerçioğlu Bilgiç

Teknik Destek: Vahap Polat

ERK BİLGİÇ KİMDİR?

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan mezun olduktan sonra profesyonel tiyatrolarda oyuncu olarak görev almıştır.2007- 2008 yılında "Karayılan", 2008 "Bir Varmış Bir Yokmuş", 2009-2010 "Kavak Yelleri", 2010-2011 "Bitmeyen Şarkı" ve "İzmir Çetesi" gibi dizilerde ve "Veda" sinema filminde performans göstermiştir. 2009-2011 yılları arasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde akşam okulları bölüm başkanlığı yapmış, 2011-2013 yılları arasında ise İzmir Akkademi Tiyatro’da oyunculuk, seslendirme eğitimi vermiş ve yönetmenlik yapmıştır. Erk Bilgiç 2013 yılında Tiyatrohane’yi kurmuştur. Eğitimlerine ve sahne çalışmalarına Tiyatrohane’ de devam etmektedir.

BURAK ÇİMEN KİMDİR?

 Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olmuştur. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ve Hollanda’da Rast Tiyatrosu’nda “Gülün Öpüşü” oyununda oyuncu olarak görev almıştır. “Şubat”, “Fatih”, “Diriliş Ertuğrul”, Kış Güneşi”  televizyon dizilerinde yer alan Çimen, “Bamsı Beyrek” ve “Salur Kazan” isimli televizyon filmlerinde de rol almıştır. Yer aldığı sinema filmleri “10 Adım”, “Dabbe 6”, “Kaçış” ve “Beyaz Balina” dır. Çimen 2016 yılında provaları başlayan Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oynadığı “Yalanın Ardındaki” oyunu ile sahne çalışmalarına Tiyatrohane bünyesinde devam etmektedir.

 

İLETİŞİM: Melike Çerçioğlu Bilgiç

0232 422 2631 – 0507 132 2632

www.tiyatrohane.net

bilgi@tiyatrohane.net

Kıbrıs Şehitleri Cad. No:48 Kat:1 D:101-102 Alsancak/İzmir

YAZIN VE TİYATRO -Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatro bütün sanatların bireşimidir. Ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmesi gereken beş temel alanı vardır: yapıt, oyuncular, tasarımcılar, yönetmen ve seyirciler… Yüzyıllar boyu güzel sanatlar kapsamı içinde dans, müzik, şiir ve yazın, yontu, resim ve mimarlık ele alınmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından bu yana tiyatro alanında olan gelişmeler ve özellikle uygulama alanındaki atılımlar yukarıdaki listeye bir yenisini ekledi: tiyatro. Oysa eskiden, tiyatro, yazının bir dalı olarak düşünülürdü. Bunun böyle olmadığı, yani tiyatronun bir yazının dalı değil de, başlı başına bir sanat olduğu sonunda anlaşıldı. Zaten tiyatro sanatına şöyle dikkatlice bir bakarsak, bütün sanatları kullanan ve bunları uyumlu bir bireşime götüren tek sanat olduğunu izleriz.

Dansın gövdesel hareketleri ve anlatımları, müziğin tartımı, melodisi ve uyumsal bütünlüğü, yazının ölçüleri ve sözcükleri, plastik sanatların çizgi, biçim, yığın ve renk uyumları tiyatro dediğimiz olgunun tamamlanmasında yer alır. Tiyatronun güç kaynakları resim, müzik, yazın, sinema, fotoğraf, mimarlık, yontu, dans, vb. gibi sanat, toplumbilim, ruhbilim, tarih, felsefe, dil halkbilim gibi bilim, dekor, giysi, ışıklama, oyunculuk vb. gibi teknik dallardır. Bütün bunların tamamlanmış bir tiyatro gösterisinde tiyatro tarafından özümlenebilmesi için bir bütünlük, gerekli vurgular, tartımlar, dengeler, oranlamalar, uyum ve çekicilik içinde birleştirilmiş olmaları zorunludur. Bunun için tiyatro, yazından farklıdır. Tiyatro yapıtı, yazın kurallarından apayrı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır.

Metin, tiyatronun yalnızca bir parçasıdır. Tiyatro metinsiz de var olabilir. Tiyatronun başlangıcında yazı değil, hareket vardır. Ancak metin, tiyatro olgusu içinde önemli bir öğedir. Tiyatro metni aşarak, ama yine de ona dayanarak, oyuna, birtakım bağımsız, yaratıcı öğeleri getirir: söze can katar, sözü bir görünüşe, düşünceyi bir eyleme sokar. Kısacası, tiyatro yazının değil, yazın, tiyatronun bir parçasıdır. Tiyatral yapıt, daha doğarken yazınsal yapıttan ayrılır. Her şeyden önce, sözcük biçimleri içinde saptanmış yazın, tek kişinin yaratıcılığına dayanır. Tiyatro ise birliktelik başarısı ile ortaya çıkabilir; çünkü bir çok gücün birlikte, uyumlu yaratısına bağlıdır.

Oyun yazarının, dramaturgun, yönetmenin, tasarımcıların (dekor, giysi, ışıklama vb.), oyuncuların, dansçıların, bestecilerin, çalgıcıların, sahne teknisyenlerinin, fıslayıcıların, çağırıcıların ve daha birçoklarının hep birlikte, uyumlu ve dikkatli çalışmaları ile tiyatro gerçekleşebilir. Ancak bu birliktelik de yeterli değildir; tiyatronun var olması için seyirci gereklidir. Tiyatronun anlamı seyirci ile ortaya çıkar; çünkü tiyatronun yaşaması, sahneden seyirciye, seyirciden sahneye olan kan dolaşımına bağlıdır. Bunun içinde, seyirci topluluğunun yapısı, sahneye koyuş biçimi ve oyuncuların özellikleri oranında önem kazanır. Kısacası tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin iç içe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un dediği gibi ‘’Tiyatro, sürekli devrim demektir.’’ . Durmadan gelişen ve değişen insanoğlu ile iç içe bir sanat olan tiyatro, aynı zamanda bir insan bilimidir de…

Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültür ve sanatı kapsayan ‘’sistematik bir ruh bilimi’’ olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, ‘’özel kültür bilimi’’ deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır. Bu devinim içinde, tiyatro yapıtının geçici niteliği, kişiyi, tiyatro sanatını yeniden kurmak için ön çalışmalara zorlar. Tiyatro, yazından çok arkeolojinin yöntemlerine benzerlik gösterir. Örneğin, tiyatro araştırmaları (yazından çok başka bir yolda) birçok çizgiyi bir araya getirerek, isterse binlerce yıl öncesinden olsun, tümünde düşünceyi, üslup tarihini, tekniğini, toplumsal sonuçları çıkarabilmek için canlandırmak zorundadır. Söz gelimi, dekor yorumu, söz yorumu kadar önemlidir. Dekor ise, maske sanatını, hareketlerin simgelerini, giysi özelliklerine olan ilişkiyi, ışıklamanın büyüsünü ve sahne etmenlerini kapsayacak biçimde hazırlanmalıdır. Yazın alanının değerlendirme ölçütleriyle tiyatronun ölçütleri arasında önemli bir fark vardır. Yazınsal yapıtın değerlendirilmesinde verilen yargıda zaman aşımı en önemli ölçüttür. Yüzyılları aşarak gelen yazınsal bir yapıtın etki gücü bu değerlendirmede önemlidir; bunun için, göreceli de olsa, o yapıtın yazın açısından yetkin olması gerekir. Oysa bu bir sahne yapıtını değerlendirmede söz konusu değildir.

Tiyatroda metin yalnızca ateşleyici bir öğedir. Tiyatro sanatını değerlendirebilmek için yalnızca metin dili değil, yaratıcı bir oyun düzeninin, dekorun, giysinin ve ışıklamanın ve benzerlerinin dili de önemlidir. Bu saydıklarımızın değer ölçütleri ise birbirinden değişiktir. Bir sahne yapıtı, yazın tarihçisinin ya da incelenmesinin güzelduyusal ölçütleri açısından değerli bulunmayabilir, ama aynı yapıt, tiyatro incelemecileri tarafından – tiyatro tarihi ve getirdiği güncel katkı açısından sahneleme yönünden ya da oyunculuk sanatında önemli bir yapı değişikliğine olanak tanıdığından- değerli görülebilir. Buna bir örnek, Musahipzade Celal’in oyunlarıdır. Bunlar yazınsal değerlendirmede ‘’hafif’’ ya da ‘’değersiz’’ görülmesine karşılık, tiyatro incelemecileri açısından ‘’ilginç birer model’’ olarak ele alınmışlardır. Tiyatro incelemecisinin klasik yapıtları değerlendirmesi de, yazın incelemecisinin değerlendirmesinden farklıdır. Seyirci, tiyatronun iki temel alanından biri olduğu için, incelemeci, o başyapıtları güncellikleri açısından ele alır. Aiskhilos’un Prometheus’u ya da Shakespeare’in Macbeth’i bugünün seyircisi için neler getirir ve hangi açıdan günceldir, sorusunun yanıtı tiyatro açısından yaşamsaldır. Ayrıca, bir de bu oyunların hangi seyirci için oynanacağı göz önünde tutulur; çünkü tiyatro sanatının tamamlanması için seyirci önemlidir; oyuncusuz tiyatro olamayacağı gibi, seyircisiz de tiyatro olamaz! Yazın alanında, yazarın yazdığı metin kendi tarafından tamamlanır; basılıp kitap durumuna gelir ve okuyucu önüne çıkar. Oysa tiyatroda yazarın metni, ancak birçok çalışanın yaratısı ile hazırlanır ve seyirci karşısına çıkınca tamamlanır. Oyun yazarı, yönetmene, oyuncuya, dekor ve giysi sanatçısına, ışıklama uzmanına, çeşitli teknik ve yönetsel öğelere bağımlıdır. Bunun için, oyun yazarının ortaya çıkardığı metin, genellikle olduğu gibi oynanabilecek bir metin değildir. Çoğu kez, zorunlu olarak, bu metin üzerinde dramaturgi çalışması yapılarak, metin oynanabilecek duruma getirilir. Metni, ille de yazarın istediği biçimde oynamak kişiyi yanlışa götürebilir. Çünkü az önce de açıkladığım gibi, yazın alanının değer ölçütlerini, tiyatro alanında kullanmak yanlıştır.

TİYATRO VE TOPLUMUMUZ - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Türk halkı sanata açık, ama ne yazık ki sanatı, genellikle, medyanın yönlendirdiği popülist yaklaşımla değerlendirebiliyor. Sanatı seven gerçek aydınların değerlendirmeleri, bu popülist yaklaşım tarafından gölgeleniyor. Bunun bir nedeni, halkımızın çoğunluğunda ailelerin sanatı ve özellikle de tiyatroyu bir gereksinim olarak görmemeleri. Halkın çoğunluğu sanatı, daha çok bir eğlence aracı olarak kabul ediyor. Ülkemizde felsefenin ve felsefi ortamın geri planda kalmasından dolayı ciddi, düşünceye yönelik oyunlardan pek hoşlanmıyor. Varsa yoksa eğlencelik kabilinden oyunlar. Sağ olsun, görsel medyanın büyük bir kısmı da buna çanak tutuyor. Bir başka neden de, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, Atatürk sayesinde, sanatın toplum için hayati değer taşıdığı anlayışı egemendi; oysa bugün bu anlayıştan uzaklaşıldığı gibi, yönetici kadroların bu konuda nasır bağlamış olmaları, hantal ve hastalıklı bir toplum yaratmalarına neden olmuştur. Bilindiği gibi, günümüzde hiçbir siyasal parti, programında, sanata ilişkin doğru dürüst bir proje üretmemiştir. Ülkeyi yönetenlerin, halkın hayati gereksinimlerinden biri olan sanatsal yaşama, mutlaka bir katkısı olmak zorundadır. 
Büyük kentler dışında, tiyatro açısından yoksul olan yüzlerce Anadolu kenti, tiyatroyu yalnızca turne yapan topluluklarla tanıyor. Bunların bir bölümü, kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışıyor, amatörce girişimlerde bulunuyor; ama büyük bir bölümü ise gerçek tiyatroyu hiç yaşamamış durumda. Türk halkının tiyatroya nasıl baktığı belli; çoğunluğu hiç bakmıyor bile!

Atatürk Antlaya'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nu incelerken. 9 Mart 1930

Atatürk Antlaya'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nu incelerken. 9 Mart 1930

Yönetmene Bakış Açısı - Prof. Dr. Özdemir Nutku

Oyunculuk sanatında nasıl bazı nitelikler aranıyorsa, rejisör olacak kişinin de kendine özgü birikimi ve nitelikleri olmalıdır. Bunlar oyunculuktan biraz daha farklı niteliklerdir. Yaşam, güzel olabilir, ama hiçbir biçimi yoktur. Sanatın amacı bu yaşama biçim vermektir. Sanat bunu yaparken yaşamın göründüğündan daha gerçek olduğunu kanıtlıyabilmek için belli bir estetik çizgide her yola başvurur. Sürekli bir devrim olan tiyatroda, rejisörün konumu, görevleri önemlidir ve bir haylidir. O, bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan yazara, oyuncuya ve seyirciye önderlik eder. Bunun için de, gerçek yönetmen kişiliğinde rejisör-eğitmen, rejisör-sanatçı ve rejisör-pedagog niteliklerini kaynaştırmıştır. O, bir yandan yaratırken, aynı anda bir bilim adamı gibi bulgulara yönelirken sahne tasarımında son sözü söyliyebilen bir estet durumundadır.
Rejisörün bir ozan, bir yazar, bir ressam kadar yaratıcı olması gerektiğini düşünüyorum. O, bir yazar gibi metni değerlendiririp yorumlarken, bir ozan gibi oyunun atmosferini kurar, bir mimar ve ressam gibi, sahne tasarımcısı ile birlikte, sahnedeki plastik bütünlüğü sağlıyarak görevini tamamlar. Tiyatro, büyüsü yani evrenselliği ile yaşar, güncelliği yani tarihselliği ile etkileşimi sağlar. Gerçek rejisör, yazarın yaratısını aktarmakla kalmaz, ona doğru bir biçimde kendi yaratısını da katar.
Yönetmenin güç kaynakları dünya görüşü, kişisel yaratıcılık ve bilimsel tavırdır. Rejisörün, edebiyat, müzik, plastik sanatlar konularında yeterli bilgisi olmalı; ruhbilim, toplumbilim, tarih, felsefe, dil, folklor ve benzeri disiplinlerle ve dekor, giysi, ışıklama, ses tekniği, oyunculuk ve benzeri teknik bilgilerle donanımlı olması şarttır. Kısacası, rejisör, tam donanımlı, yol gösterici bir kültür adamıdır. Bunun için de, çok okuyan gerçek bir entelektüel tavrı içinde organik bütünlüğü edinmiş olmalıdır. Onun güç kaynaklarını vareden yapısı da kendine özgüdür: genişlemesine bir görüş açısı ile antenleri açık olan rejisör, çevresindeki ve dünya yüzündeki olayları yakından izleyen bilinçli ve bunları özümleyebilen bir sanatçıdır; bunun için de geniş ve kesin bir kültür birikimi 'ni, dolayısıyle üstün bir beğeni (zevk) düzeyini içerir. O, oyuncular, tasarımcılar ve sahne teknisyenleriyle olan ilişkilerinde başarı sağlıyabilmek için sanatçı karakterinden anlayan bir pedagog ve aynı zamanda onları yönetebilecek disiplini olan bir otorite olmalıdır. 
Tiyatronun gelişmesi açısından, bizde rejisörün ne kadar önemli olduğu, çok az sayıda kişi dışında, bugün de kavrandığı düşüncesinde değilim. Rejisör üzerine söylenecek daha bir araba gerçek var. Ben şimdillik bu kadarla yetiniyorum. Peter Brook, yönetmenler için şöyle der: "Öldürücülük her zaman tekrarla birlikte gelir; öldürücü tiyatronun rejisörü eskimiş formülleri, eski yöntemleri, aşınmış esprileri, yıpranmış etkileri, köhnemiş sahne başlangıçlarını ve bitişlerini kullanır". Öyleyse, sahneye oyun koymanın temel ilkelerini bilmek de yeterli değildir. Hiçbir şey varolmadan yenilenemez, yenilenmedikçe de varlığını sürdüremez. Bir şeyin yenilenebilmesi, geliştirilebilmesi ve yeni bulgularla değiştirilebilmesi için herşeyden önce varolması gerekir. Varolduktan sonra da sürekli olarak kendini yenilemesi ve değiştirmesi zorunludur.

ÖZDEMİR NUTKU

Tiyatrohane Eğitmen Kampı

   YENİ SEZONA BAŞLARKEN...  

Tiyatrohane eğitmenleri yeni sezon için yapılması gerekenleri konuşmak için bir araya geldi. Oyunculuk eğitmenleri, doğaçlama ve drama eğitmenleri ile yapılan 3 günlük kamp sonucunda yeni sezona yeni sürprizlerle gireceğiz.

      Tiyatrohane olarak her zaman en doğrusunu yapma isteğimiz, mükemmeliyetçiliğimiz bizleri bazen fazlasıyla yorsa da en başta insan sonrasında sanatçı olmanın gerekliliğinin farkında olan Tiyatrohaneliler değerlerinden ödün vermeden yollarına aynı umutla yürümeye devam ediyor. Bizlerle bu yolda yürüyen dostlarımızın yani eğitmenlerimizin varlığı bizim için büyük bir şans... Sanata ve insana bakış açıları, iş yapış şekilleri, etik ve ahlak değerleri bir kenara işlerindeki uzmanlıkları ile tüm Tiyatrohane Ailesini kendilerine hayran bırakmayı başarıyorlar. Öğrencilere gösterdikleri özel ilgi, işlerine olan saygıları ve kendilerini her daim geliştirmeye açık parlak zihinleri ile bizi biz yapan değerleri yani kurum kültürünün en temel taşlarını oluşturuyorlar.

       Kamp süresince planlanan projeleri düşündükçe anlıyorum ki ayakları bu kadar sağlam yere basan,  temelinde bilgi yatan ve özenli çalışılmış tüm planlar hak ettikleri değeri bulacaktır.

10408047_721776927913524_6292311793194603052_n.jpg

Ticari kaygıların güdüldüğü, paranın araç değil amaç olduğu sanat kurumları kendilerini tekrar etmeye mahkumdur. Daha iyi bir eğitim, daha iyi öğretim, daha iyi yetişmiş bir nesil sağlamak için her zaman daha fazlasını istemek, denemek ve tiyatroyu içi boşaltılmış bir kavram haline getirenlerle yeri geldiğinde savaşmak için var olan Tiyatrohane, ailesinde yer alan herkese teşekkür eder...

Halkla İlişkiler Uzmanı - Melike Çerçioğlu Bilgiç

Tiyatro Her Yerde Yapılır - Prof. Dr. Özdemir Nutku

Toplumcu tiyatronun işlevsel estetiğini saptarken üzerinde en önce durulması gereken halktır. Bir ülkenin halkının niteliklerini açık ve seçik ortaya koyarken, o ülkenin toplumsal yapısı üzerinde durmak ne kadar gerekliyse, tiyatronun yaşayabilmesi için de bu yapıyı bütün özellikleri ile dikkate almak gereklidir. Ozan ve düşünür Viyaçeslav İvanov, bir denemesinde, çağımızda tiyatro sanatının ‘statik kutuptan dinamik kutba doğru’ gelişme olanaklarını elde etmeye başladığını belirtir. İvanov, ’dinamik kutba’ doğru gelişmeyi seyircinin tiyatroya aktif yolda katılma olanaklarıyla elde etmesiyle açıklar. Tiyatro müziğin ruhunda, koro halinde söylenen ditrambların dinamik enerjisi ile doğdu. Antik Yunan’da ‘orkestra’ seyirciyi aktif olarak oyuna katıyordu; çünkü bu oyun alanı seyircinin ortasına kadar giriyordu. Ancak daha sonra burası bir orkestra çukuru olunca ve daha da kötüsü, ramp ışıklaması ile seyirci ile sahne arasına kesin bir sınır çekilince seyirci kaynaktaki dinamizminden uzak kaldı. İvanov denemesini şöyle bağlıyor: ‘Şimdi bizim en önce yapacağımız iş, bu ayrılan iki parçayı tekrar birleştirmek olmalıdır.’ İvanov’un yukardaki sözleri doğrudur; Rönesans’ta yeniden halktan kopuk bir çerçevenin içine sokulan tiyatro olayı yalnızca uzaktan seyredilebilen bir sanat oldu.

Ancak yirminci yüzyılın başlarında dünyanın çeşitli yerlerinde başlayan sahne-seyirci ilişkisini yenileme çabası, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da yoğunlaştı: ön sahnenin önemi, Meyerhold ile gelen “her yer tiyatro” anlayışı, Reinhardt ’ın sirklerde, spor salonlarında hazırladığı ve on binlerce kişiye yöneldiği uygulamalar, Piscator’un Pazar yeri uygulamaları, Brecht’in boks ringlerinde, işçi yemekhanelerinde, konser salonlarında hazırladığı gösteriler, Muhsin Ertuğrul’un kahve tiyatroları vb.… Bunların tümü sahne ile seyirci yakınlaşmasını, seyircinin aktif bir rol oynamasını sağlayan çabalardı. (…) Türkiye özellikle tiyatronun yoğun olduğu büyük kentlerimizde sahne-seyirci ilişkisi yapmacıktır, yüzeydedir; seyirci cicilerini giyip çevresine mekanik gülücükler göndererek kırmızı perdenin ardından çıkmasını umud ettiği yaylı palyaço kafasını uslu uslu bekleyen, perde açıldıktan sonra da yalnızca seyrettiği bir oyuna nöbetçilik etmek durumuyla karşı karşıya bırakılan bir insan topluluğudur bugün.

(…) Tiyatroyu etkin kılmak için işe en önce seyirci sorunundan başlamak doğru olur. Tiyatronun bizzat içinde olan seyirci yetiştirmekle, tiyatronun bütünlüğü sağlanabilecek ve tiyatro ancak o zaman gerçek işlevsel niteliğini elde edebilecektir. Bunun için de, kanımca, çeşitli halk sınıflarına uygun düşecek tiyatro biçimleri ile çağdaş içeriği saptamak yolunu tutmak gerekir. Yarı bağımlı, ekonomik ve siyasal özerkliğini henüz sağlayamamış bir ülkenin sanatçıları olarak, halkına dinamo olan, çağdaş dünya görüşü içinde ve maddeci diyalektiğin ışığında görevinin yerine getiren tiyatro anlayışından başkasını düşünemeyiz.

Artık seyirci gündemden çekilmeli, aktif izleyici devreye girmelidir.

Özdemir Nutku

Tiyatroya Giriş - Dram Sanatı - Prof. Dr. Özdemir Nutku

özdemir nutku tiyatrohane

İster Ege kıyılarının dağalara yaslanmış yirmi-otuz bin kişilik tiyatro yapıları, ister ortaçağın ilkel, arabalı sahneleri, ister Rönesans'ın görkemli gösterilerinin verildiği anıtsal yapılar, ister Orta Oyunu'nun bir halatla seyirciden ayrılmış toprak sahnesi, ister çağımızın durmadan geliştiren, inerli çıkarlı, dönerli kayarlı tekniğe dayalı sahneleri olsun, bunların tümü de, yüzyıllar boyu insanoğluna anlatılmaz hazlar ve coşkular vermişlerdir. Tiyatro denilen bu olguya her insan başka bir tepki göstermiş, bireyler değişik düzeyde düşünsel ve duygusal deneyimlere girmişlerdir. Ancak bu birbirinden değişik insanlar hazzı da, coşkuyu da, düşünceyi de birlikte yaşamanın o çoğu kez fark edilmeyen sevinci içinde sağlamışlardır. Tiyatro, birbirinden farklı insanların, değişik algılamalarla, sonuçta aynı doğruya yöneldikleri sanatsal bir değişim yeridir. Sanatsal değişim yeridir, çünkü tiyatrodaki haz yalnızca eğlenceden değil, aynı zamanda düşünme yetisinden gelen bir şeydir.

Orta öğretimde tiyatronun çeşitli yararları vardır. Bir yandan düşünsel, öbür yandan güzel duyusal açıdan bir gelişmeyi sağlayabilen tiyatro, başka bir yoldan da öğrencinin kişiliğini sağlam temeller üzerinde kurmasına yardımcı olur. Öğrenci, gerek seyirci, gerekse uygulayıcı olarak insanı ve onun varoluşunu anlamaya yarayan tiyatro hazzını yaşarken, aynı zamanda kendi kişiliğini geliştirmekte hızlı adımlar atmaya başlar. Okulda tiyatro, katılanlara düşünerek yorumlamayı ve dayanışmayı öğretirken, toplum yaşamı için gerekli olan sorumluluk duygusunu aşılar. Bu kadarla kalmaz, öğrencileri ilerideki yaşamı için gerekli becerileri sağlar: örneğin, dil kaygusunu, doğru ve güzel konuşmanın önemini öğretir; ona topluluk içinde rahatça hareket etmenin ölçüsünü verir, orta öğretim çağındaki gençlerin cinsel dengesizliklerini, ölçüsüzlüklerini denetim altına alır, sağlıklı ve doğal olanı gösterir. Ayrıca öğrencinin çeşitli sanat dallarıyla ilgilenmesini sağladığından, güzelduyusal algılama yeteneğini geliştirir.

Orta öğretimde tiyatronun işlevi bunlarla da bitmez; toplumun birer üyesi olarak onlara özeni aşılar, kamu bilinci sağlar, sorunlar üzerinde düşünmelerini öğretir ve yargılama yetkilerini geliştirir; sanatsal yaratının geliştirici, değiştirici esnekleştirici gücünü ve en önemlisi insanı çok yakından onlara tanıtır. 

Orta öğretimde tiyatro çalışmalarının toplum için yaralı olan yanı, yurt düzeyindeki birikimci ve yaratıcı kültür yaşamını var etmedeki niteliklerdir; çünkü tiyatro toplumun ortak karmaşalarına ( komplekslerine) saldırır, toplumun ruh sağlığına etkin olarak sağlıklı olanı gösterir, ulusal kimliği pekiştirir, toplumu bilinçlendirir, sorunlara nesnel gözle bakılmasını sağlar. Ayrıca, düşünce erkini ve özgürlüğü öğretirken, toplumun ilerlemesindeli süreyi kısaltmada yardımcı olur;toplumsal duyarlılığı arttırır, toplumu ortak bir güzelduyusal düzeye çıkartmada önemli bir rol oynar. Bunlardan başka tiyatro, birey-toplum ilişkilerinin kökenine iner ve toplumun kültür birikimini yansıttığı oranda, bu birikimin zenginleşmesine aracı olur.

Yarının büyükleri ve yöneticileri olacak bugünün öğrencilerine tiyatronun eğitsel ve ruhsal açıdan büyük yararları olduğu bir gerçektir. Tiyatro, uygar ve gelişmiş ülkelerin okul izlencelerinde baş köşeyi almıştır. Çocuklarımızı yarının Türkiye'sini geliştirecek birimler olarak yetiştirmek istiyorsak, onları ilkokuldan başlayarak, tiyatronun yenileştirici, bilinçlendirici ve geliştirici uygulamaları içine sokmalıyız.(...)Okulların amacı gençlerin kafasını eğitmekse, tiyatronun amacı o gençlerin yüreğini eğitmektir. Orta eğitimde tiyatronun işlevi tiyatro sanatçısı yetiştirmek değil, yarının bilinçli seyircisini yetiştirip bu toplumunun kültürel ve ruhsal açıdan  zenginleşmesi için katkıda bulunmaktır. Tiyatro yoluyla, çocuklarımıza, gençlerimize bu dünyayı ve insanları bütün karmaşıklıkları, çelişkileri ve zenginlikleri içinde göstermek, onların yarının dünyasını kavramalarında hazırlıklı olmalarını sağlamak orta öğretimin temel ilkelerinden biri olmalıdır. Ancak bu, okulların birbiriyle yarışmak için göstermelik bir biçimde yalnızca oyun koymasıyla değil, sistematik olarak eğitim izlencesinde tiyatronun yer almasıyla gerçekleştirilebilecek bir şeydir. 

ÖZDEMİR NUTKU - DRAM SANATI / TİYATROYA GİRİŞ, 1983 , 4. Basım,Giriş Yazısı

Siz tatildesiniz ama biz yeni sezon için çalışmaya başladık bile.

Yeni sezona hazırlanıyoruz! Ağustos ayının bu ilk günlerinde Afrika sıcakları hepimizi buharlaştırırken usanmadan yaratmaya çabaladığımız dünya için kolları sıvadık. Oyunculuk eğitimi için eğitmenlerimizle yapacağımız toplantıda yeni ders programımız belirlenecek. Yaratıcı drama eğitmenimiz ile bu sene gerçekleşecek çocuklar için yaratıcı drama derslerimizde izlenecek yolu konuşacağız. Doğaçlama tiyatro topluluğu ile yaptığımız tiyatro sporu oyunumuz bizi heyecanlandırdı, seneye nasıl bir yol izleyeceğimiz ile ilgili farklı düşüncelerimizi paylaşacağız. Tiyatro topluluklarımız ile ilgili oyun seçimleri hepimizi heyecanlandırıyor. Geçtiğimiz sezon İzmir'de seyircinin karşısına Veresiye Tekli Etmeyin Lütfen! isimli kara komedi oyunumuz ve At isimli komedi oyunumuz ile çıktık. Bakalım bu sene İzmir seyircisi için neler hazırlayacağız. Eğitimlerimiz ve kayıt görüşmelerimiz başlayana kadar size iyi tatiller bize de iyi çalışmalar.