27 MART TİYATROLAR GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ 2019 - PROF. DR. HÜLYA NUTKU

27 mart tiyatro günü ulusal bildirisi 2019 hülya nutku

Merhaba…

Sizlere Egenin incisi, ülkemin üçüncü büyük kenti, yeni oluşan gökdelenlerinin yanında, Büyükşehir’e yakışan şehir tiyatroları bile olmayan İzmir’den sesleniyorum. 
 

Tiyatro sanatının toplumları sağıltan, bireyleri düşündüren, topluca katılımı sağlayan, takım ruhuyla yapılan, bir o kadar da izleyenleri ortak paydada birleştiren yapıcı gücünü reddedenler, bugünün gelişmemiş toplumlarıdır.
 

Yüzyılın önemli yazarlarından biri olan Anna Seghers “Sanatın gücünü bildiğimiz içindir ki, sorumluluğumuz o denli büyük” demiştir. Bunu sadece sanatı üretenler ve icra edenler için değil, o ülkeyi yönetenlerin de bu sorumluluğu duymaları için söylemiştir.

 Yönetici erkin, sanat üzerindeki baskısı da bu  sanatın yapıcı gücünün hissedildiği süreçten bu yana ağırlığını hissettirmektedir. Tiyatromuzun  mimarı Muhsin Ertuğrul ustamızın dediği gibi, kısaca, “fırın açmayan ülkede insanlar aç kalır, ölür ama tiyatro açmayan bir ülkede insanlar ruhen aç kalır, birbirini öldürür.” Bu nedenle, şiddete eğilimli bir yüzyıldan geçtiğimiz gerçeğini baz alırsak, bunun ne kadar doğru olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bir süre sonra insanoğlunun anlamsız bir yokediciye dönüşmesi tehlikesine karşılık yine Muhsin Ertuğrul, insanoğlunu “hoyratlıktan kurtarıp insanlık düzeyine” çıkarmanın da yolunun tiyatrodan geçtiğini belirtmiştir.
 

Ülkemizde bölge tiyatrolarına duyulan gereksinim her geçen yıl ağırlığını hissettirmektedir. Yazarları ve oyuncuları dizilere yönelten de bu eksikliktir. Dizi- Sinema- seslendirme ve reklam sektörünün olduğu merkezde toplanmak ve iş çıkacak diye beklemek zordur. Oysa oyuncular bilir ki, tiyatro canlı yapılan bir sanattır, süreklilik ister, oyuncu-seyirci birlikteliği de bu sanatın özünü oluşturur.

Durmadan televizyona, boyalı basına, tablete, bilgisayara bakan gözler, tiyatroya çevrildiğinde orada hayat vardır. Üstelik, gerçek hayat oradadır çünkü günlerce prova edilmiş, emek verilmiş, estetize edilerek sunulmuş, gerçek hayattan daha gerçek bir paylaşım sözkonusudur. Bu yüzden tiyatro izleyeni manüple etmez, algı operasyonu yapmaz, inançlarla oynamaz, hatta tiyatro gerçeği gizleyen örtüleri kaldıran bir sanattır.
 

27 mart tiyatro günü ulusal bildirisi 2019 hülya nutku

Ekonomisini düzeltmek isteyen toplumlar, sanatın kalıcılığını bildikleri için sanata, tiyatroya verdikleri değerle yücelmişlerdir. Klasikleşen yapıtlar, adı yüzyıllardır yaşayan yazarlar, efsane oyuncular bunun kanıtıdır.
 

Tam tersine yönelen toplumların arkada bırakacağı birşeyleri yoktur. Sanat toplumlara bir armağandır. Sanatın yaratıcı gücü dünyaya renk ve anlam katar. Durup düşünecekleri, konuşup paylaşacakları, eleştirip düzeltecekleri bir dünya yaratır onlara… Tanış olma fırsatı verir. “İnsanın olduğu yerde yine insanı kurtaracak olanın insan olduğu” bilincine vardırır. Bu nedenle Peter Brook’un dediği gibi “tiyatro saniyelerle gelişen bir devrimdir.” Yaşamın kırılma noktalarını ilham alarak, eskimeden yoluna devam eder.. Bizler bugün insanların farkındalığa sahip olması ve empati kurması gereken bir çağdayız.
 

Ülkemizde 12 Eylül’ün yarattığı içe dönük bir toplum, giderek daha hoşgörüsüz ve sevecen yaklaşımlardan uzaklaşmaktadır. Ve giderek bilimden sanattan uzaklaşan toplum sistemsizliği, bilgisizliği, sıradanlığı öneren bir sistem içinde uyutulmaktadır. Oysa tiyatro toplum bilinci aşılar.
 

Bilgi bir hazinedir ama makineleşen dünyada bilgi teknolojiye kazandırdığı ivme ile insanı geri plana itmektedir. İnsanlığın kurtuluşu bu nedenle onlara sanat yoluyla ekip olmayı, yaptığına inanmayı, becerisinin sınırlarını, unuttuğu değerleri, belleksiz toplumlara hafızasını yeniden yoklamayı, özgün olmanın önemini, hepsinden daha fazla da şişmiş egolarımızdan kurtulup başka insanlarla bu dünyayı paylaştığımız gerçeğini öğretir. 
 

27 mart tiyatro günü ulusal bildirisi 2019 hülya nutku

Aksi takdirde makineler, robotlar dünyayı ele geçirirken, biz hala ilkel olanla uğraşıp, dünyayı dinin, ekonominin ya da rant peşinde koşan kapitalist sermayenin veyahut da başa geçen iktidarların kurtaracağı sanrısı içinde seyirci iken bu güçler, medya aktörleri yoluyla hikayemize son noktayı koyarlarken, bizler sadece seyirci olarak kalırız. Şunu bilmeliyiz ki, başka bir dünya yok. Bu yüzden, inadına tiyatro yapan, sanat yoluyla tüm olumsuzluklara direnen başarılı sanatçılarımız sayesinde dünyamızın güzelleşmekte olduğunu bizler biliyoruz ve bildirmek istiyoruz.
 

Bir ülkede yaşayan insanları geliştirecek olan sanatın gücünü farkeden liderler sanatı destekler, bu gerçeği gören Atatürk sanatı bir ulusun “can damarı”olarak nitelendirmiştir ve tiyatro için “Bir milletin kültür seviyesinin aynasıdır” demiştir.
 

Bu sanata emek veren tüm dostlarımızın bu güzel günlerinin, yalnızca bugün değil, yılın tüm günlerine yayılması dileğiyle bu anlamlı günü fırsat bilerek, sahnede oynayanlar kadar, dünyadaki rollerini barış ve mutluluk adına üstlenmiş tüm insanların  27 Mart’larını içtenlikle kutluyorum.

Prof. Dr. HÜLYA NUTKU

TİYATRODA KADININ OTO SANSÜRÜ - ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

Sansür nedir? Oto sansür nedir? Öncelikle sansür kavramına bir göz atmak gerektiğini düşünüyorum. TDK’nın tanımıyla sansür; Sinema ve tiyatro yapıtlarının, her türlü yayımın ve yayının hükümetçe önceden denetlenmesi işi, bunların oynanmasının, gösterilmesinin, yayımlanmasının izne bağlı olması. Eş anlamlısı sıkıdenetim. Diğer bir anlamı ise; bu denetleme işini yapan kimse ya da kurul. Ancak İngilizce kaynaklara baktığınızda örneğin, güvenilir bir sözlük olan Cambridge’e baktığınızda, sansürün anlamı, onaylamama, sert eleştiri ya da kınama olarak geçmekte. Sakıncalı, zararlı ve uygunsuz görülen   kamuya açık bir konuşmanın, topluluk içindeki iletişimin ya da farklı bilgilendirmenin sindirilmesi ya da önlenmesidir. Burada elbette kuramsal tanımlardan ziyade hayat pratiğinde sansürün yerine bakmak gerektiğimi düşünüyorum.

 

Öncelikle sansür ile ilgili, sanırım en ironik durum sansür uygulayan kişilerin asla sansür uygulamadıklarını iddia etmesi, buna oto sansür uygulayanlar da dahil.

 

Sansür, bakış açısına göre, iyi amaçlarla yapılan bir eylem gibi görülebilir. Sansür uygulayan tarafın kendi bakış açısına göre, kendi doğrularına göre, “kendince” bir yanlışı engellemek için, toplumun, bir kurumun ya da kişilerin sözüm ona zarar görmemesi için yaptığı bir eylem gibi görülebilir. Ancak sansür, tam anlamıyla yasaklamak, engellemek, bezdirmektir.

 

Oto sansüre gelince, bir kişinin ya da bir kurumun, herhangi bir dış etken olmaksızın kendi kendine yaptığı işi engellemesi, sınırlandırması anlamına gelmektedir. Oto sansür, kimi zaman birtakım hassasiyetler ve bu hassasiyetleri gösterebilecek kişi ve topluluklara saygı amacıyla uygulanmaktadır. Ancak oto sansürün özünde korku ve kendini koruma içgüdüsü yatmaktadır. 

 

Sansür, kişiler ve topluluklar üzerinde baskı yaratmaktadır. Baskıcı sistemler sansürü sever, sansürler ile beslenmektedir. Ve sansür, oto sansürü yaratmaktadır. Sansür, bilgi alışverişini, iletişimi, estetiği, muhalif olmayı engellerken, oto sansür, sansürün yarattığı baskı ve korku ile bir süre sonra kişinin öz saygısını ve öz güvenini yitirmesine neden olmaktadır.

 

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

Sansürün ya da oto sansürün cinsiyeti yoktur. Ancak oto sansür, kadının üzerindeki toplumsal baskı ve kadına bakış açısı nedeniyle, kadın kimliğine bakış açısı ile ilgili gelişmemiş toplumlarda, kadının kendi kendine daha çok baskı uygulamasına, ket vurmasına, kendi kendini sindirmesine neden olmaktadır. Kadın, önce aile içindeki ayrım ile, sürekli “sen kız çocuğusun”, “sen kadınsın” gibi kemikleşmiş laflar ile, çalışma hayatında, özel ilişkilerinde, toplum içindeki duruşu ile sindirilmeye, daha sonra, kendi kurduğu aile içinde, kimi zaman yine ebeveynlerinin, kocasının ya da kocasının ebeveynleri tarafından şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Kadının giyimi, konuşması, gülmesi, yürüyüşü, duruşu kadının hep dikkat çekmemesi, “edepli” olması, kadınlığını bilmesi üzerine bir sürü sınırlandırmalar üzerinedir. Aksi takdirde, kadın “kendisine yakıştırılacak ya da yapıştırılacak etiketlere katlanmak zorundadır” gibi de bir tehdit altındadır.

 

Genellikle karşılaşılan bir örnek üzerinden gidelim. Erkek, karısının makyajını, giyimini, kahkahasını, kadını kadın yapan, dişilik barındıran özelliklerini eleştirir gerek sosyal anlamda gerekse dış görünüm olarak çevreye kapalı olmasını ister. Kadın buna uymaya çalışır. Bu istekleri uygulayarak kendi isteklerinden ödün verir. Kendi kimliğini kaybeder. Bakımsız ve silik olmanın kadınlığın gerekliliği olduğuna kendisini de inandırır. Ancak bir süre sonra kocasını onu bakımsız ve silik olmakla suçlayarak, daha renkli, daha dekolteli, daha neşeli başka bir kadına gitmeyi tercih eder. Başka bir örnek. Kadın, çalışmaya başlar, evden desteklense bile bu kez iş yerinde mobinge ve tacizlere uğrar. Kadın, erkek egemen iş dünyasında yükselmek için çok daha büyük bir çaba göstermek, farklı engellerle karşılaşmak durumunda kalır. Şayet taciz ya da mobinge uğrarsa bu yine büyük ihtimalle kadının “adam gibi” davranmamasından kaynaklanmaktadır.

 

 Kadın, boşandığı zaman kötü yola düşmeye müsait, evlenmediği zaman evde kalmış, marazlı, bozuk, çocuğu olmadığı zaman arızalı etiketlerine maruz kalıyor. Evlenmemiş bir kadın “sahipsiz” kabul ediliyor. Sosyal çevredeki itibarı ve ona bakış açısı bile değişiyor. Bugün, televizyonda, medya organlarında, hatta internette tütün maddeleri, alkol, markalar ve kan mozaiklenerek sansürlenirken, kadına şiddet ve bu şiddete neden olan silahlar açık açık, özellikle gençleri özendirecek şekilde gösteriliyor. Kadın cinayetleri, namus ve erkeklik gösterisi olarak tanımlanıyor. Sansür kime ve neye hizmet ediyor? Ya da sansürlenmeyen bu kötülükler, silahlar birbirini vuran çeteler neye hizmet ediyor anlamak mümkün değil!

 

sandalim-kiyiya-bagli ZEYNEP NUTKU TİYATROHANE

Oto sansüre gelince, unutmamamız gereken en önemli şey, kadına şiddet ve fiziksel/psikolojik taciz uygulayan erkekleri de, kendini ezdiren ya da erkeği üstün görerek, egemenliği altına giren kadınları da, kadının yetiştirdiği. Elbette bir çocuğun yetişmesinde baba kavramı çok değerli, baba da çocuk yetiştiriyor ama bir çocuğun anne ile doğumdan itibaren geliştirdiği bağ, birlikte geçirdiği zaman, yeme-içme gibi hayati ihtiyaçlarının karşılanması, özellikle Türkiye baz alındığında, babadan daha fazla. Annenin ya da babanın kız çocuğu ve erkek çocuğu arasında ayrım yapması, cinsiyetlerini öne sürerek kurallar koyması, aile içindeki sansürün başlangıcı oluyor. Bu noktada kadının yani annenin kızına yaptığı cinsiyet ayrımcı baskı ve sınırlandırmalar ise, farkında olmadan oto sansürün anneden kız çocuğuna geçişinin temellerini atıyor.

 

Ne kadar aydın, eğitimli, açık görüşlü bir aileden gelirseniz gelin, hemen herkes mutlaka bir kere bile olsa ailesinden “bu saatte kız başına”, “bu kadar kısa etekle mi”, “sana güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum” gibi laflar duymuşsunuzdur. Aslında çocuklarımızı korumak için sarf ettiğimiz bu sözler, farkında olmadan kız çocuklarının, “kadın”, “dişi” kimliklerini ilk özgüvensizlik tohumlarını ve sansür uygulamasının başlangıcı oluyor. Sansürsüz kız çocukları yetiştirmek için, onları önce cinsel kimlikleri ile değil, insan olma, her işin üstesinden gelebilme inancı ile yetiştirmek gerektiğine inanıyorum. Mesela babam ehliyetimi ilk aldığımda bana külüstür bir araba almıştı. Bana dedi ki, su kaynatır, yağ biter, kimseye muhtaç olma. Yarın sanayiye gidiyoruz. Gittik, tanıdığı boyacı, kaportacı, yedek parçası hepsi ile beni tanıştırdı. Bundan sonra bir ihtiyacı olursa size gelecek, yardımcı olursunuz dedi. Bunun bende yarattığı özgüven şahaneydi. Arabamla ilgilenmek için ne beceremem hissi ne kadınım yapamam hissi, ne de bir başkasına ihtiyacım var hissi… hepsi uçtu gitti.

 

Bu noktada altını çizmekte yarar görüyorum, şunu da belirtmeliyim ki, her şeyi yapabilmesine rağmen kendi cinsiyetine ve kadınlığına sığınarak, yapamayacağını söyleyen bir kadın da kendisine oto sansür uygulamaktadır.

 

Kadının, toplum içindeki sansür ya da oto sansürü ile ilgili bu kadar konuştum çünkü, tiyatroya ve kadın oyuncuya geçmeden önce, oyuncunun mesleki kimliğinden önce toplum içinde bir kadın olarak yaşadıkları ve aslında hepimizin bildiği sıkıntılara değinmek istedim. Kadın oyuncu, yaşadığı toplum ve yakın çevre içinde özgür olamadığı sürece, mesleki anlamda da özgür olamaz ya da özgür olabilmek için ciddi bir mücadele vermek zorunda olur diye düşünüyorum.

 

Tiyatroda kadın oyuncu çok geç yerini bulmuştur. Antik Yunan’da tiyatro tarihinin başlangıcı sayılan yıllarda kadın sahneye çıkmamaktaydı. Daha sonra tiyatronun en kötü zamanları, en aşağılık bir meslek olarak görüldüğü Antik Roma’da daha çok erkeklere eğlence olsun diye köle olan kadınlar sahneye çıkarılıyordu. Ortaçağda kadınların sahneye çıkması kesinlikle yasaktı. Daha sonra Fransa’da soylu kişilerin metresleri, hayat kadınları sahneye çıkmaya başladı. İlerleyen yıllarda evli olan ve ancak kocası ile sahneye çıkabilen kadın oyuncular oldu. Kısacası tiyatroda kadının kendisi bir sansür unsuruydu. Türk tiyatrosu tarihine bakıldığında ise, Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmıştır. Çünkü tiyatro, sahneye çıkmak namuslu kadınların icra edebileceği bir şey değildir. 1920 yılında sahneye ilk çıkan ve türlü zorluklarla, yasaklar, sansürler, sahneye çıkma yasağı ile mücadele eden Afife Jale’yi, sonrasında yine ilk kadın oyunculardan Cahide Sonku’yu, Bedia Muhavvit’i ve onların ışığında sahneye çıkan, bugün bizlere çok daha rahat ve özgür bir alan sağlayan kadın oyuncularımızı da saygıyla anmak gerektiğini düşünüyorum.    

 

Aslında tiyatroya ve sahneye çıkma fikrine bakış açısı bu sansürü doğurmuştur. Tiyatro çok uzun yıllar sadece bir eğlence malzemesi, hafif bir iş olarak görülmüştür. Halen kimi çevreler bu gözle bakmaktadır. Bu nedenle zaten tiyatronun kendisi ve oyuncular bu bakış açısı ile ve sansür ile yıllardır mücadele vermektedirler.

 

Daha önce de belirttiğim gibi, sansürün etkisi, ister istemez oto sansüre dönüştüğü için kimi zaman, toplumdaki kimlik kaygısı ile kadın oyuncu kendisine sansür uygulayabilmektedir. Bunun nedenleri, yine kendini ve toplumsal itibarını korumak içgüdüsü ile gerçekleşmektedir.

 

Ancak oto sansür ile denetimli olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Sahne üzerinde gerekçeleri sağlam, mantıklı temellere oturtulmuş bir rolün, mizansenin aksi bir duruma itiraz etmek, reddetmek oto sansür değil, rolün, oynanan karakterin mantıklı ve inandırıcı bir çizgide olması içindir.

 

Kendi karakterine uymadığı ya da toplum içinde itibarsızlaşmaktan korktuğu için, birtakım rollerin ya da mizansenlerin reddedilmesi ise oto sansürdür. “Ben hayat kadını oynamam” (!!!) Sebep? Çünkü ailem izleyecek, çünkü ben öyle basit bir kadın değilim, ben eşcinsel oynamam, sahnede küfretmem vs. bunların hepsi maalesef kendi sahne deneyimlerimden aktardığım gerçek örnekler. İşte bu noktada maalesef kadın oyuncumuz ya da erkek fark etmez, kendisine bu oto sansürü uygulayarak, kimliği ile mesleki kimliğini, karakterin kimliğini birbirine karıştırarak mesleğine saygısızlık etmiş tabiri caizse mecazi anlamda şizofrenik bir yanılsamanın içine düşmüştür.

 

Ancak kimi zaman, sizi o baskı altına alan toplumsal bakış, maalesef mecburen bir oto sansüre sürüklemektedir. Özellikle turne yapan sanatçı arkadaşlarım bilir. Çok farklı yerlere gidilir, çok farklı kesimlerden insanların karşısına çıkılır. Bazen hayatında hiç tiyatroya gitmemiş oyun izlememiş insanların karşısına çıkarsınız. Bazen hayatındaki tiyatro algısı, askerlik yıllarındaki aç-aç gecelerinden ibaret olan insanların karşısında oyun oynamaya çalışırsınız. İşte benim için o anlarda, kendimi korumaktan çok mesleğimi ya da kurumumu, özel tiyatro ise tiyatromu korumak içgüdüsü ile bir iç oto sansür başlar. Bunu sahneye yansıtmam, yansıtan da yoktur sanırım ama o baskı üzerimde arttıkça artar. Belki de izleyici keyifle oyunu izliyor ve hiç de negatif şeyler düşünmüyordur ama ben kendi içimde kurgular yaparım. Sonra bu psikolojik baskı için kendime kızarım.

 

Sonuç olarak toparlamam gerekirse, oyuncunun oto sansür uygulaması yaratıcılığına ket vurmakta, sahneden ve oyundan keyif almasını engellemektedir. Oto sansür bir kimlik kaybıdır. Elbette seyirci, oyuncunun velinimetidir, ancak sadece toplumun ve seyircinin ne düşündüğünü ön planda tutarak var olmamak ve oto sansür uygulamamak gerekir.  Yinelemek istiyorum, eğer doğru ve mantıklı bir temele oturuyorsa, rolün/oyunun gerektirdiklerini verilmek istenen mesajı ya da karakterin alt metnini, kendisine oto sansür, seyirci ise sansür uygulamadan, akıllıca ve inandırıcı yollar arayarak, zekice seyirciye sunmalıdır.

 

Oto sansürsüz, özgür günler dilerim herkese. Teşekkürler.

 

HERKES DEPRESYONDAYKEN MUTLU OLABİLMEYİ BAŞARMAK: ZEYNEP NUTKU

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku   Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku

Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

Bugünlerde karşıma çok sık çıkan bir durum bu, herkes mutsuz, yorgun, bıkkın. Ve aslında bu insanların çok haklı sebepleri var. Geçim sıkıntısı, her gün yorgun bir iş çıkışı akmayan o trafik keşmekeşi, kimi için işsizlik kimi için iş hayatının acımasızlığı, kiminin derdi gerçekten çok büyük, kiminin tek derdi sadece internetten aldığı o rujun renginin yanlış olması, kimi vitrinde gördüğü o pahalı çantayı alamadığı için dertli, kimi akşam evine ekmek götüremediği için, kimisi hayatın farkında bile değil, sabah kalkıp işe gidip, akşama kadar bir masanın başında işini yapıp, evine döndüğünde sadece uyumaya vakti var.  Rutine binmiş ve sadece hayatta kalmak için geçirilen günü birlik hayatlar.  Oysa bir sağlık sorunu ya da beklenmeyen genç bir ölüm karşısında ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi tüm bunlar? O zaman herkesin ağzından “Sağlık her şeyin başı, aman sağlığımız yerinde olsun da…” sözleri dökülüyor. Gerçekten sağlık her şeyin başı. Tüm hastalıklar hepimizden uzak dursun.

Ancak sağlık sadece fiziksel sağlığımız değil elbette, akıl sağlığımız ve ruh sağlığımız da son derece önemli. Ruhumuz ve zihnimiz sağlıklı olduğunda bedenimize, cildimize, bakışlarımıza, hayata bakış açımıza yansıyor bu güzel durum. Böylesine acımasız bir dünyada, bu kaos içinde akıl ve ruh sağlığımızı korumak ise ayrı bir başarı ! Dünyaya gelmek için ipi göğüsleyerek birinci gelen o mücadeleci genimizin devam eden bir başarısı. Peki herkes mutsuzken mutlu olabilen bizden midir? Değildir. Peki bizler de mi mutsuz olup, soldan sağa, sağdan sola devrilelim. Elbette hayır. Aslında formül çok basit. Öncelikle hayata karşı duyarlı olmak, etrafımızdaki parlayan ve mutlu olan insanları görmek kadar, bakışları sönmüş ve mutsuz insanları görmek, buna dair çözüm aramakla başlamak gerekiyor.

aycicek-yili-.jpg

Yolda yürürken kaldırımın kenarında açan güzel bir çiçeği görmek, restoranda yemek yerken gözünüzün içine bakan aç bir kediyi ya da köpeği görüp lokmanızı paylaşmak, size sevgisini sunan bir hayvana sevgi göstermek, parkta gezinirken başınızı göğe kaldırıp, size o hoş serinliği sağlayan ağaçların yüceliğini görmek, arada bir toprağa basmak, tabanlarınızla toprağın serinliğini, engebelerini algılamak, sizinle oyun oynamak isteyen bir çocuğu reddetmemek, onunla bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, şehir trafiğinde, arabanın arka koltuğundaki sevimli bir bebeğe gülümsemek, hava kirliliğinin içinde uçup giden bir kelebeği fark etmek, ihtiyacı olanlara illa ki maddi değil, manevi olarak da yardım edebilmek. Aslında basit şeyler. Sadece farkında olmak, hayatın size sunduğu detayları kaçırmamak sanırım mutluluğun bir sırrı. Sevgi ve mutluluk sunan küçük şeyleri es geçmemek, her gün yaptığınız rutinleri kırmak, bakış açılarını değiştirmek, sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünmek bu işin sırrı. 

blog-cropped.jpg

Mutluluk, zincirleme bir durum. Siz mutlu olursanız başkaları da mutlu olur. Başka insanları mutlu ederseniz, bu mutluluk size de dönecektir. Düşünsenize eğer herkes, sadece kendini düşünen, tüm dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden insanlar olsaydı - ki bu tip insanlarla her gün, hayatın her anında ve alanında sıklıkla karşılaşıyoruz – dünya gerçekten yaşanılmaz hale gelirdi. Keşke herkes, başkalarını düşünerek hareket etse ve yaşasa, o zaman zaten bu zincirleme hareket sayesinde herkesin hayatı kolaylaşabilirdi. Bu duruma oyunculukta kullandığımız, odak-koordinasyon amaçlı yaptığımız bir ekip çalışması ile örnek vermek istiyorum. Herkesin elinde bir minik yastık, daire halinde yürürler. Ve herkes belli bir ritim içinde, aynı anda, yürürken yastığı arkasındaki arkadaşına atar ama yine aynı anda kendisine atılan yastığı da yakalamaya çalışır. İnsanların yastığı yakalama içgüdüsü bu çalışmada ağır basar. Herkesin tek derdi kendisine atılan yastığı yakalamaktır. Kimse arkasındaki ne yapıyor, yastığı nasıl yakalıyor düşünmez. Böylece sonuç bir kaos, yerlerde yastıklar, birbirine çarpan insanlar, daire bozulur, ritim kaçar, yürüme, koşmaya ya da durmaya dönüşür, bir süre sonra gerilen sinirler ve sinir bozukluğu ile kıkırdamalar, kahkahalar, haydi bir daha baştan. Bu durum asıl yapılması gereken şey keşfedilene kadar böyle devam eder. Bu süreç gerçekten de tam bir kaostur. Ne zaman ekip, aslında yapması gereken şeyin yastığı yakalamak değil, arkasındaki arkadaşının o yastığı rahatça yakalayabilmesini sağlayacak şekilde arkaya atmak olduğunu kavrar, işte o zaman, muhteşem bir uyum, bozulmayan bir ritim, harika bir odak, neşe ve başarı sağlanır. Herkes birbirinin hayatını kolaylaştırmak için çabaladığında zaten otomatik olarak hayat hepimiz için, sizin için, benim için bizler için kolaylaşmış olur. Bu nedenle, hepimiz, başkalarının alanına saygı duyar, bu hayatta hep beraber yaşadığımızı unutmazsak, inanın hayatı son derece kolaylaştırmış olur ve mutsuzluğumuzu bir nebze de olsa kırabiliriz.

Mutluluk, tüketmekle değil, üretmekle başlar. Fikir üretmek, iyilik üretmek, kendinizi yeniden var edecek yollar üretmek/bulmak…Bilgisayarın önünden kalkıp, telefonlara gömülmekten vazgeçip, gerçek hayatın güzelliklerini görmekle başlıyor mutluluk. Anları yakalayın, detayları yaşayın, farkında olun, farkındalık yaratın. ☺ 

Bir şarkı seçin kendinize. İçinizde bu şarkı hep çalsın, siz dans edin bu şarkı ile ve üretmeye başlayın! Mutlu günler dilerim hepimize. 

Zeynep Nutku

DÜNYA HAYVANLARI KORUMA GÜNÜ

Madalyonun öteki yüzünde olan ve görmek istemediğimiz her hayvanın acısıyla yüzleştiğimiz bir gün olsun! 

#4ekimhayvanlarıkorumagünü#4thoctoberworldanimalday #hayvanlarıkorumagünü #patihane

 4 Ekim, tam 87 yıldır Hayvanları Koruma Günü olarak takvimlerde yerini alıyor. İlk olarak 1931 yılında kutlanan bu gün, hayvanlara karşı işlenen suçlar ve yapılan kötü muamele, suistimal ve haksızların önüne geçebilmeyi amaçlıyor. 

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199    

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

 

Kanun No. 5199       

 

Kabul Tarihi : 24.6.2004      

 

BİRİNCİ KISIM

Genel Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler

Amaç

MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

Kapsam

MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar.

Tanımlar

MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden;

a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri,

b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, 

c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi,

d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları,

e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş  hayvanları, 

f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları,

g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını,

h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, 

ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince   üstlenilen her türlü hayvanı, 

j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını,

k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği  bir tesisi,

l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını,

m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı,

n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, 

o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını,

İfade eder.

İlkeler

MADDE  4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır:

a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir.

b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz                     hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi  yaşamları desteklenmelidir.

c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır.

d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla,  sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır.  

e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır.

f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. 

g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır.

h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır.

ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. 

j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır.

k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür.     

İKİNCİ KISIM

Koruma Tedbirleri

BİRİNCİ BÖLÜM

Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması

Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı

MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar.

Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler.

Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan  hayvanların   çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler.   

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler  annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir.

Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması

MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır.

Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz.

Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı  şekilde yerel yönetimlerce  kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama  bırakılmaları esastır.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir.

Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler  ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. 

İKİNCİ BÖLÜM

Hayvanlara Müdahaleler

Cerrahi müdahaleler

MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. 

Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır.

Yasak müdahaleler

MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır.

Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez.

Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik  cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir.

Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek  yasaktır.

Hayvan deneyleri

MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar.

Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır.

Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir.

Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir.

Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.         

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi

Hayvanların ticareti

MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.

Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak   yönetmelikle belirlenir.

Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. 

Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir.

Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır.

Eğitim

MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya  yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez.          

Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır.  Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Hayvanların Kesimi,  Öldürülmesi ve Yasaklar

Hayvanların kesimi

MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak  ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır.

Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. 

Hayvanların öldürülmesi

MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez.

Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasaklar

MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır:

a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek.

b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak.

c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak.

d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak.

e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak.     

f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları  ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek.

g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak.

h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek.

ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak.  

j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak.

k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek,  acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek.

l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek.

ÜÇÜNCÜ KISIM

Hayvan Koruma Yönetimi

BİRİNCİ BÖLÜM

Mahallî Hayvan Koruma Kurulları  Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar

İl hayvanları koruma kurulu

MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır.

Bu toplantılara;

a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları,

b) İl çevre ve orman müdürü,

c) İl tarım müdürü,

d) İl sağlık müdürü,

e) İl millî eğitim müdürü,

f) İl müftüsü,

g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü,

h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi,

ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, 

j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci,

Katılır.

Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir.

İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman  müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır.

İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

İl hayvanları koruma kurulunun görevleri

MADDE 16. - Hayvanları koruma  kurulu münhasıran  hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak;

a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek,

b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık  plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak,

c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek,

d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak,

e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, 

f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek,

g) Hayvan sevgisi,  korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek,

j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak,

İle görevli ve yükümlüdür.

İKİNCİ BÖLÜM

Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri

Denetim

MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir.

Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler.

Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları

MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler  olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi

Mali destek

MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Diğer Hükümler

Eğitici yayınlar

MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel  televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür.

Trafik kazaları

MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.

Hayvanat bahçeleri

MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasak ve izinler

MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs  hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir.

Koruma altına alma

MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları  korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır.

DÖRDÜNCÜ KISIM

Cezai Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz

İdarî para cezası verme yetkisi

MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir.

İdari para cezalarına itiraz

MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir.

İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili

MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür.

Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir.

Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Cezalar

MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir:

a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara  hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.

c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası.

d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon  lira idarî para cezası.

e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü  fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.

f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.

g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.

h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili  yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına  birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur.

l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası.

m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası.

o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî  para cezası.

Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır.

Bu maddede yazılı idarî  para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır.

BEŞİNCİ KISIM

Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

Çeşitli Hükümler

Birden fazla hükmün ihlâli

MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır.

Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir.

Fiillerin tekrarı

MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir.

İKİNCİ BÖLÜM

Son ve Geçici Hükümler

Saklı hükümler

MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır.

GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar.

GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır.

Yürürlük

MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

YENİ DÖNEM KAYITLARIMIZ BAŞLADI! - MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ

OYUNCULUK EĞİTİMİ, DOĞAÇLAMA EĞİTİMİ, FİZİKSEL TİYATRO VE ÇOCUKLAR İÇİN YARATICI DRAMA EĞİTİMLERİMİZ İÇİN KAYITLARIMIZ BAŞLADI!

tiyatrohane ailesi banner-min-min.jpg

Tiyatrohane Sanat Okulu olarak 2017-2018 eğitim sezonunu açmaya hazırlanıyoruz.

Ege Üniversitesi ile yaptığımız iş birliği sayesinde bu zamana kadar yüzlerce tiyatro sevdalısını, akademik bir alt yapı ile mezun ettik. Kuruluşumuzun beşinci yılında bu sayının katlanarak artmasıyla ailemizin kalabalıklaşmasından heyecan duyuyoruz.

Alanında uzman eğitimlerimiz ve açık iletişim tarzımızla dersler süresinde ve sosyal hayatta yüzlerce hayata dokunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi bu sene de gerçekleştirdiğimiz "Eğitmen Kampı" ile yeni sezonun müfredatı hazırlandı. Değişen ve gelişen eğitim biliminin yeni yollarını keşfederek daha doğru eğitim planlarının peşinde hiç yılmadan koşan değerli eğitimenlerimize teşekkür ederiz.

Yeni sezon kayıtlarımız için bizlere 0232 422 2631 ve 0507 132 2632 numaralı telefonlardan ulaşarak bilgi ve randevu alabilirsiniz.

Melike Çerçioğlu Bilgiç / Halka İlişkiler Uzmanı

Detaylı bilgi için;

TİYATROHANE’Yİ AYDINLATANLAR

ÖZDEMİR NUTKU & ELİF İSKENDER & HAKAN GERÇEK

Alsancak Kıbrıs Şehitleri caddesinde küçük bir okul olarak başlayan ve sonrasında Cep Tiyatrosunu açan Tiyatrohane Sanat Okulu tamamı ilgili bölümlerden mezun olan eğitmenleri ve yüzlerce Tiyatrohaneliyle dört yıldır İzmir’in sanat hayatına değer katmaya devam ediyor.

Tiyatrohane Ailesi, her sene olduğu gibi bu sene de okullarında birbirinden değerli sanatçıları konuk ederek sadece kendi öğrencilerine özel atölye ve söyleşiler planladı. Geçtiğimiz seneler “Veliler İçin Ücretsiz Drama Atölyesi”, “Ücretsiz Oyunculuk Sınavlarına Hazırlık Atölyesi” , “Nefes Farkındalığı Atölyesi” gibi eğitim içerikli atölyelere ek olarak Sermet Yeşil ve Prof. Dr. Özdemir Nutku ile mesleki söyleşiler de düzenlemişti.

Bu yılın Nisan ayında ise üç büyük sanatçıyı daha ağırlayarak Tiyatrohane’yi aydınlatanlara yeni isimler eklediler. Tamamen gönüllü olarak gelen sanatçılar öğrenciler tarafından büyük bir ilgi karşılandılar.

PROF.DR. ÖZDEMİR NUTKU

BERTOLT BRECHT ATÖLYESİ

özdemir nutku

Tiyatrohane’nin danışmanı olan Özdemir Nutku atölye kapsamında,  20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht ile ilgili bir ders yaptı. Dönemin filmleri hep beraber izleyerek yorumlandı. Tiyatrohane Oyuncuları tarafından oynanan “Arturo Ui’nin Yükselişi” öncesinde oyuncular için oldukça verimli geçen bir atölye gerçekleşti. Nutku atölye sonunda kendi kitaplığından seçtiği ve kendi çevirileri olan onlarca kitabı Tiyatrohane Kütüphanesi’ne bağışladı.

KİMDİR?

Özdemir Nutku, 12 Ocak 1931'de İstanbul'da doğdu. İlkokuldan sonra 1942'de Robert kolejine girdi ve 1950'de mezun oldu. 1952'de Ankara Üniversitesi D.T.C.F. İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne yazıldı. 1956'da Ankara Üniversitesi'nden mezun olan Nutku, aynı yıl bursla Almanya'ya gitti. Göttingen kentindeki Georg-August Üniversitesi, Tiyatro Bölümü’ne kabul edildi.

ÖZDEMİR NUTKU 1.JPG

Nutku, 1959’da Türkiye'ye döndü ve bir yıl önce kurulan Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Tiyatro Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1960 yılında ilk tiyatro kitabı "Tiyatro ve Yazar" yayımlandı. 1961'de doktor, 1967'de doçent ve 1974'te de profesör oldu. İzmir'e 1976 yılında yerleşen Nutku, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Tiyatro Bölümünü kurdu. Nutku, bugüne kadar 37 tiyatro, 22 çeviri, 4 şiir, 12 oyun ve uyarlama, 2 senaryo, 1 çocuk kitabı olmak üzere 77 kitap yazdı ve yayımladı.

Uluslararası kongrelerde ülkemizi temsil eden, Nutku, bugüne kadar yüze yakın oyun sahneledi. Çeşitli uluslararası tiyatro festivallerinde yönetmen olarak çok sayıda ödül aldı. 1990 yılının Ekim ayında, Viyana da ki "Tiyatro Zirvesi’nde "Dünya Tiyatro Eğitimi Enstitüsü" nün kurucularından biri olarak bu Enstitü’nün yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 1990 da kurduğu İzmir "Şehir Tiyatroları”na 1991 de Genel Sanat Yönetmeni olarak atandı. 1991 yılında, Türkiye’nin ilk Kamyon Tiyatrosu’nu yaptı ve gezici çocuk tiyatrosunu kurdu. Böylece tiyatroyu, tiyatroya hiç gitmemiş çocukların ayağına götürdü. 1993’de, Kültür Bakanlığının "Tiyatro Araştırmaları Büyük Ödülü" ile onurlandırıldı. Güzel Sanatlar Fakültesi'nde dekan yardımcılığı ve dekanlık yapan Nutku, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürü ve aynı fakültenin Sahne Sanatları bölümü başkanıyken 12 Ocak 1998 tarihinde yaş haddinden emekli oldu. Halen aynı fakültede ders vermektedir.

YARD. DOÇ DR. ELİF İSKENDER

TİYATROHANE EĞİTMENLER ATÖLYESİ

OYUNCULUK SINAVINA HAZIRLANANLAR İÇİN ATÖLYE ÇALIŞMASI

Tiyatrohane ’ye geldiği gibi ekibi kırmayan Elif İskender hem eğitmenler hem de bu sene yetenek sınavına girecek olan gençlerle olmak üzere iki farklı atölye çalışmasına imza atarak haneyi aydınlattı. Şimdilerde Londra’ya yerleşip Elif Iskender Acting Studio (EIAA) isimli okulu açarak sanat hayatına İngiltere’de devam eden İskender atölye süresince tüm öğrencileri kendine hayran bıraktı.

KİMDİR?

Elif İskender Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık     AnaSanat Dalı’ndan mezun olduğu sene Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Tiyatro Ana Sanat Dalı, OyunculukSanat Dalı’na girmiş ve bitirmiş, ardından Dokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler Enstitüsü Sahne Sanatları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Programı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Anabilim Dalı Doktora Programlarını tamamlamıştır.

DEÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde yaptığı “Çağdaş Oyunculuk Eğitiminde Giriş Sınavları İçin Bir Yöntem Önerisi” doktora tezi ile yenilikçi bakış açısı ve eğitime verdiği değeri bir kez daha gözler önüne seren İskender, 2004-2010 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Oyunculuk Bölümü Öğretim Üyesi, Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Devlet Konservatuvarı Opera-Şan anasanat dalı Öğretim üyesi ve 2010-2015 yılları arasında Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü, Bölüm Başkanı, Dekan Yardımcısı ve Erasmus sorumlusu olarak görev almıştır. Tüm bu yoğunluğu arasında 2014 yılında TİMS Yapım tarafından çekilen Çalıkuşu dizisinde Besime karakterine ve 2015 yılında NTC Yapım tarafından çekilen Beyaz Yalan dizisinde Meryem karakterine hayat vermiştir.

HAKAN GERÇEK

“VAN GOGH” OYUNU ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Tiyatrohaneliler “tiyatrogerçek” tarafından oynanan ve Hakan Gerçek’in tek kişilik bir performans sahnelediği “Van Gogh” oyununu Konak Atatürk Kültür Merkezi’nde izledi. İzmir’e ikinci gelişinde ise Tiyatrohanelileri ziyaret eden Gerçek,  Van Gogh oyununa yönelik soruları yanıtladı, günümüz tiyatro seyircisi ile ilgili fikirlerini anlattı ve Kenter Tiyatrosu’ndaki anılarında bahsetti.  

KİMDİR?

Hakan Gerçek, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdi .Bitirdiği bölümde 1988-1990 arasında Müşfik Kenter'in asistanlığını yaptı. İstanbul Akademisi, Akademi Kenter'de ve Aydın Üniversitesi'nde sahne dersleri verdi. Oyunculuğun yanı sıra seslendirme de yapan Hakan Gerçek, 1986 yılında "Nice Yıllar" adlı oyunla Kent Oyuncuları'na katıldı. 1986 yılından 2010 yılına kadar Kenter Oyuncular'ından olan Hakan Gerçek, 2008 yılında kendi tiyatrosunu, tiyatrogerçek'i kurdu. tiyatrogerçek bünyesinde sahnelenen ilk oyun Hakan Gerçek'in oynadığı tek kişilik Van Gogh oldu. 2013 sezonunda Beyoğlu, Maya Cüneyt Türel Sahnesi devraldı, üretimleri ve çalışmalarına iki sezon boyunca burada hayat verdi. Aynı zamanda Hakan Gerçek, tiyatrogerçek bünyesinde kurduğu "oyunculuk atölyesi" çalışmalarını da düzenlemiştir. Gerçek, 2014 yılında “Savunma” oyunu ile 19. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde Seçici Kurul Özel Ödülü’ne ve Tiyatro Eleştirmenler Birliği Ödülleri’nde “En iyi erkek oyuncu” ödüllerine hak kazanmıştır. Ayrıca Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu ve Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri kapsamında Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu ödülünü Bülent Şakrak ve İlker Ayrık ile paylaşmıştır.

TİYATROHANE’DE HAZİRAN AYINDA NELER VAR?

Oyunculuk Eğitimi yaz sınıfı 12 Haziran’da başlıyor.

Ege üniversitesi sertifikalı 80 saatlik oyunculuk eğitimi kapsamında diksiyon, beden dili, rol ve sahne derslerinin yanı sıra doğaçlama ve hareket dersleri de olacak.

“SALSATION ®” İzmir’de bir ilk!

Monique Masius eğitmenliğinde Salsa, hip-hop ve modern dansın mükemmel karışımı ile 10 Hafta süren eğitimle hem fitleşip hem de dans etmeyi öğrenebilirsiniz. SALSATION ®  hem bir dans hem de bir fitness programıdır.

İletişim: MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ 0232 422 2631 – 0507 132 2632 / www.tiyatrohane.net

TİYATROHANE’DEN POLİSİYE BİR OYUN “ YALANIN ARDINDAKİ”

BİLİNEN YALANLARIN SAKLANDIĞI, İNKÂR EDİLEN GERÇEKLERİN SU YÜZÜNE ÇIKTIĞI VE İKİ KİŞİNİN YÜZLEŞTİĞİ SESSİZ BİR SATRANÇ OYUNU...

“Sevgi, çok ikiyüzlü bir kelime...”

“Aşk, tanrıların bize verdiği bir oyuncak...”

Bünyesinde üç farklı tiyatro ekibi barındıran ve Ege Üniversitesi ile işbirliği halinde akademik kadrosu ile oyunculuk eğitimi veren Tiyatrohane Sanat Okulu, profesyonel oyuncuların yer aldığı “Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu” ile bu sezon perdesini bir polisiye oyunuyla açtı. Son iki oyunları kalan ekip ve 29 Nisan ve 13 Mayıs tarihlerinde Cumartesi günleri seyircisi ile buluşacak.

yalanın ardındaki Tiyatrohane

Tiyatroya farklı bakış açısı ile seyirciye yeni bir deneyim yaşatacak olan oyun Tiyatrohane’nin Alsancak Kıbrıs Şehitleri’ndeki Black Box (Kara Kutu) salonunda, seçilen otuz kişiye özel olarak sergileniyor. Başrollerinde ekrandan ve beyaz perdeden aşina olduğumuz ama gönlünü tiyatroya veren Erk Bilgiç ve Burak Çimen rol alıyor. Sorgu odasında geçen oyun boyunca seyircilerin tüm olayın ortasında yer aldığı ve yaşanan tüm anlara yakından şahitlik ettikleri oyunda; karısını öldürmekle suçlanan bir psikiyatristle, kendini bu cinayete çözmeye adamış bir dedektif arasında geçen kedi-fare oyunu işleniyor. Oyun ile ilgili özel sorularımıza aldığımız cevaplar sizlerle...

·         Seyirci ile iç içe oynamak nasıl bir duygu oldu sizler için? Bu kadar yakın olmak performansınızı olumlu mu olumsuz mu etkiliyor?

Erk Bilgiç: İlginç bir duygu... Seyircinin ne hissettiğini anlayabiliyoruz ve ne kadar dikkatli izlediklerini. O yüzden keyifli oluyor. Seyirciden geri dönüşü de çok net olarak algılayabiliyoruz. Oyunculuk anlamında kendimizi geliştirmeyi sağlayan bir deneyim oldu.

Burak Çimen: Seyircinin enerjisini hissetmek ve oyuna aktarmak çok büyük avantaj... Bu anlamda klasik sahnelerde oynanan oyunlarla aramızdaki fark, seyirci ve oyuncu arasındaki duvarın ortadan kaybolması ve oyunun hepimize ait olması diyebiliriz. Bu da oyuncuların performansını tabi ki olumlu anlamda çok yükselten bir durum. Seyircinin yakın olması oyuncu olarak daha çok konsantre olmamızı sağlıyor. Tabi bu seyirci açısından bir konsantrasyon getiriyor çünkü kendi dünyaları dışında bir gerçekliği izlemek yerine o gerçekliğin tam da içinde oluyorlar.

·         Karakterlerinizde sizi heyecanlandıran şey neydi? Nasıl hazırlandınız?

yalanın ardındaki zeynep nutku

Erk Bilgiç: Benim oynadığım karakter bir psikiyatrist ve mesleğinin getirdiği avantajlarını diğer karakter üzerinde kullanıyor. Bu yüzden derinliği çok fazla olan bir karakter. Eylemleriyle sözleri birbiriyle tezatlık barındırıyor. Role hazırlanırken mesleki anlamda bir gözlem yaptım. Psikiyatristlerin sakinliği ve söylediklerinin altında hep başka bir amaca yönelik hedefleri olmasını temel alarak bir karakter yarattım.

Burak Çimen: İşine bağlı ve onu her şeyin üstünde tutan bir cinayet bürosu komiserini canlandırıyorum. Kendi iç dünyasında ve özel hayatında aslında birçok problemi olan ve mutsuz diyebileceğimiz bir karakter. Lakin bu mutsuzluğunu iş yaşamına aktarmaktan imtina ediyor. Karaktere çalışırken kafamızdaki yerleşmiş standart polis imajının dışında kalmaya gayret ettim. Bazı durumlarda karşısındaki suçluyla empati kurma yoluna giden bir polisi canlandırmaya çalıştım. Bunun için de her ne mesleği yapıyor olursak olalım öncelikle insan olduğumuz duygusunu unutmamaya çalıştım karakteri yaratırken. Ve insan olmanın bize bahşettiği naiflik ve duygu geçişlerini oynadığım sert karakterle harmanlamaya çalıştım.

 

·         Oyun içindeki şiddet sahneleri seyircinin çok yakınında oynanıyor. Doğal gözükmesi için neler yaptınız?

Erk Bilgiç: Seyircinin uzak olmaması nedeniyle gerçeğe yakın olması bizim için çok önemliydi. Gerçeklik hissinin yaratılması için tıbbi gerekçelerden doğan fiziksel reaksiyonların, vücuda yansımasının belli bir eforla seyirciye aktarılması gerekiyordu. Bu anlamda kondisyonel çalışmalarla bunu gerçekleştirmek için çok uzun bir prova sürecimiz oldu.

Burak Çimen: Gerçekten şiddet uyguluyoruz. (Gülüyor) Birbirimize zarar verme olasılığı yüksek olduğu için bu sahneler için mümkün olduğunca çok çalıştık.. Seyirci ile iç içe olduğumuz için “mış gibi” yapmak oyununun bütün gerçekçiliğimizi alıp götürebileceğinden bazı teknik hareket çalışmaları, ses ve nefes tekniklerini kullanarak bu sahnelerin üstesinden gelmeyi başardığımız düşünüyorum.

·         Büyük şehirlerdeki yalnızlık ve aşk olgularını inceleyen bu oyunda şehir olarak İzmir’i nasıl değerlendiriyorsunuz? İkiniz de bir süre İstanbul’da yaşayan ve çalışan kişiler olarak İzmir’den kopmamayı neden tercih ettiniz?

Burak Çimen: Hiç düşünmeden bu soruya verilebilecek tek cevap; “Huzur arıyoruz”. Nefes alma ihtiyacımızı İstanbul’da gideremediğimiz için İzmir ile bağımızı hiçbir zaman kopartmayı da düşünmüyoruz. Oyundaki karmaşık durumların ve insanların birbirine güvensizliği ve entrikaları, İzmir’e oranla İstanbul’daki yaşam ve hayat şartlarına daha çok benzerlik gösteriyor. Bu bağlamda baktığımızda İzmirli olmak ve hayatımızın büyük kısmını İzmir’de geçirmek kişisel olarak daha huzurlu ve sevgi dolu olmamı sağlıyor. Şehirdeki aşk hayatı sorusuna gelirsek, 16 senedir aynı insanla mutlu bir beraberliği olan bir adam olarak benim bu soruyu cevaplamam mümkün değil. (Gülüyor)

Erk Bilgiç: 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu yalnızlık. Oyunun yazarı Nick Rongjun Yu, bunu aşk teması üzerinden oldukça iyi ele almış. Elbette İzmir Türkiye’nin en yaşanabilir şehri ama eminim pek çok insan böylesine güzel bir şehirde bile kendini yalnız ve sevgisiz hissedebilir. İstanbul, gri ve mutsuz bir şehir... İzmir’se benim için mavilik ve huzur. Bende sonsuzluk hissi yaratıyor. Burada doğup büyüdüğüm için sanki bu şehirle organik bir bağım varmış gibi hissediyorum.

OYUN KÜNYESİ:

Yazan: Nick Rongjun Yu

Çeviren-Yöneten: Zeynep Nutku

Sahne Tasarımı: Cenk Oral

Reji Asistanı: Buse Demirel

Işık Kumanda: Mustafa Özer:

Oyuncular: Burak Çimen – Erk Bilgiç

Yapım Sorumlusu: Melike Çerçioğlu Bilgiç

Teknik Destek: Vahap Polat

ERK BİLGİÇ KİMDİR?

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan mezun olduktan sonra profesyonel tiyatrolarda oyuncu olarak görev almıştır.2007- 2008 yılında "Karayılan", 2008 "Bir Varmış Bir Yokmuş", 2009-2010 "Kavak Yelleri", 2010-2011 "Bitmeyen Şarkı" ve "İzmir Çetesi" gibi dizilerde ve "Veda" sinema filminde performans göstermiştir. 2009-2011 yılları arasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde akşam okulları bölüm başkanlığı yapmış, 2011-2013 yılları arasında ise İzmir Akkademi Tiyatro’da oyunculuk, seslendirme eğitimi vermiş ve yönetmenlik yapmıştır. Erk Bilgiç 2013 yılında Tiyatrohane’yi kurmuştur. Eğitimlerine ve sahne çalışmalarına Tiyatrohane’ de devam etmektedir.

BURAK ÇİMEN KİMDİR?

 Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olmuştur. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ve Hollanda’da Rast Tiyatrosu’nda “Gülün Öpüşü” oyununda oyuncu olarak görev almıştır. “Şubat”, “Fatih”, “Diriliş Ertuğrul”, Kış Güneşi”  televizyon dizilerinde yer alan Çimen, “Bamsı Beyrek” ve “Salur Kazan” isimli televizyon filmlerinde de rol almıştır. Yer aldığı sinema filmleri “10 Adım”, “Dabbe 6”, “Kaçış” ve “Beyaz Balina” dır. Çimen 2016 yılında provaları başlayan Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oynadığı “Yalanın Ardındaki” oyunu ile sahne çalışmalarına Tiyatrohane bünyesinde devam etmektedir.

 

İLETİŞİM: Melike Çerçioğlu Bilgiç

0232 422 2631 – 0507 132 2632

www.tiyatrohane.net

bilgi@tiyatrohane.net

Kıbrıs Şehitleri Cad. No:48 Kat:1 D:101-102 Alsancak/İzmir

AT - Bir Caligula Taşlaması - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

İMPARATOR İSTEDİĞİ HER ŞEYİ ALIR. GYULA HAY-AT
 

Gyula Hay’ın Brecht’in ölümü dolayısıyla 18 Ağustos 1956 tarihli Neue Deutschland gazetesinde yayımlanan yazısı şöyle: ‘’Biz Macar yazarları, günlük çalışmalarımız içinde yazınsal gelişmenin siyasete ne kadar bağlı olduğunu açıklamak için son günlerde epeyi olanak elde ettik. Düşüncelerimde sık sık Brecht’e yöneldiğimi söyleyebilirim. Onun yapıtlarından öğrendiğim ilke: Bir yazarın, ne olursa olsun, gerçekleri yansıtmaktan şaşmaması gerektiğidir; gerçekleri yazmak bir yazarın dinidir. Ondan öğrendiğim başka bir şey de bir yazarın gerçeğe bağlı kaldığı sürece, gerçeğin de o yazarı yarı yolda bırakmayacağıdır.’’ Hay, bu sözleriyle kendi tutumunu da ortaya koymuştur. Onun için de, Çağdaş Macar Tiyatrosu’nun en önde gelen oyun yazarıdır. At onun 1960 yılında, hapisteyken yazmaya başladığı bir oyundur. Hay, bazı tarihçileri yazdığı Caligula’nın konsüllüğe bir atı getirmesi olayını, aksiyonun merkezi yaparak totaliter devlet anlayışını , kara mizah yoluyla eleştirmiştir. Bir makalesinde belirttiği gibi, o dünyayı insanlara zindan eden, insanlık tarihinin karanlık güçlerine karşı şakayla karışık ciddi bir oyun yazmıştır. Hitler Almanyası’nda ve Stalin Rusyası’nda soluk alamayan Hay, her türlü totaliterizme karşıdır. Caligula’nın konsüllüğe bir at getirmiş olduğu tarihsel gerçek midir, değil midir bu hiç de önemli değildir. Önemli olan, uygarlığın tehlikeli bir dönemece girdiği çağımızda Caligula’ların yaşamlarını hala sürdürebilmeleridir. Caligula gibi, devlet kasasını bile soymaktan çekinmeyen yöneticileri eğlenceli, ama gizli bir burukluk içinde gösteren yazar, aynı zamanda yöneticilerin büyüklük hastalığını körükleyen çıkarcı şakşakçıları da ele alır. At, ezen ve ezileni naiv bir biçimde gösteren, ama değindiği gerçeklerle çağımızın ciddi sorunlarına yönelen bir oyundur. Hay’ın bu çocuksu görünümü ardında yılların acı deneyimlerinin ve dehşet verici olaylarının bir yakınsı vardır. Bu oyunda kumar yoluyla devlet yönetimi, halkın körü körüne modaya uyması, yönetici kadronun yozlaşmışlığı, yalnızca paranın önem kazandığı bir düzen ve cinsel sapmalar yer alır. At’taki dramatik olay, duyguları kötüye kullanılarak uyutulan halkın, başına geçirilen bir atı bile konsül olarak kabul etmesi, bu atı putlaştırması ve hatta bu ata kızlarını peşkeş çekmek için birbirleriyle yarış etmesidir. Bu, oyundaki tek suçsuz yaratık, olup bitenden haberi olmayan, otunu yiyip kaşağılanan konsül hazretleri attır. Ancak at bu suçsuzluğunda, suçlular tarafından kötüye kullanıldığından, bir ‘’at olmanın’’ verdiği masum bir yaşam yerine, suçluların suç ortağı yaptıkları bir yönetici durumuna girer. Caligula’nın dünyasına ve mantığına uyan ‘’bilinçli saçmalık’’tır bu. Grotesk öğeler, oyunun çağdaş bir persiflaj olarak ele alınmasını gerektirir. Oyunun amacı yalnızca güldürmek değildir; güldürürken, eğlendirirken çağımızın dehşet veren Caligula’larını da akıldan çıkarmamız gerektiğini bir kez daha anımsatmaktadır.

 

 

TİYATRO VE TOPLUMUMUZ - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Türk halkı sanata açık, ama ne yazık ki sanatı, genellikle, medyanın yönlendirdiği popülist yaklaşımla değerlendirebiliyor. Sanatı seven gerçek aydınların değerlendirmeleri, bu popülist yaklaşım tarafından gölgeleniyor. Bunun bir nedeni, halkımızın çoğunluğunda ailelerin sanatı ve özellikle de tiyatroyu bir gereksinim olarak görmemeleri. Halkın çoğunluğu sanatı, daha çok bir eğlence aracı olarak kabul ediyor. Ülkemizde felsefenin ve felsefi ortamın geri planda kalmasından dolayı ciddi, düşünceye yönelik oyunlardan pek hoşlanmıyor. Varsa yoksa eğlencelik kabilinden oyunlar. Sağ olsun, görsel medyanın büyük bir kısmı da buna çanak tutuyor. Bir başka neden de, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, Atatürk sayesinde, sanatın toplum için hayati değer taşıdığı anlayışı egemendi; oysa bugün bu anlayıştan uzaklaşıldığı gibi, yönetici kadroların bu konuda nasır bağlamış olmaları, hantal ve hastalıklı bir toplum yaratmalarına neden olmuştur. Bilindiği gibi, günümüzde hiçbir siyasal parti, programında, sanata ilişkin doğru dürüst bir proje üretmemiştir. Ülkeyi yönetenlerin, halkın hayati gereksinimlerinden biri olan sanatsal yaşama, mutlaka bir katkısı olmak zorundadır. 
Büyük kentler dışında, tiyatro açısından yoksul olan yüzlerce Anadolu kenti, tiyatroyu yalnızca turne yapan topluluklarla tanıyor. Bunların bir bölümü, kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışıyor, amatörce girişimlerde bulunuyor; ama büyük bir bölümü ise gerçek tiyatroyu hiç yaşamamış durumda. Türk halkının tiyatroya nasıl baktığı belli; çoğunluğu hiç bakmıyor bile!

Atatürk Antlaya'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nu incelerken. 9 Mart 1930

Atatürk Antlaya'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nu incelerken. 9 Mart 1930

Yaşamımızda Tiyatronun Yeri - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür.

Tiyatro, genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı farketmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare yorumcularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle sözetmiştir: “İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çekidüzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.” Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, “insanoğlunun canlı yansısı” olarak deyimler.

Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın tinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi, maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

Kısacası, tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin içiçe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü «doğum-gelişme-ölüm» çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, “Tiyatro, sürekli devrim demektir.” Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile içiçe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir «insan bilimi» dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister, tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültürü ve sanatı kapsayan «sistematik bir ruh bilimi» olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, «özel kültür bilimi» deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır.

Çağımızda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluğu vardır. Bundan kırk yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: “Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar, yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin” dilemektedirler.

Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne «çağının aynası ve kısaltılmış tarihi» dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılıyabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, “çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa” daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır. Tiyatronun «yaratıcı birlikteliği»nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyun da genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı özü taşır.

Özdemir Nutku

PATİHANE "Her Patiye Bir Hane"

HER PATİYE BİR HANE

Geçtiğimiz günlerde kuruluşlarının 4 yaşına girişini Alsancak’ta bulunan Edit Lounge’da kutlayan Tiyatrohane Sanat Okulu, gecede sosyal sorumluluk projesi olan PATİHANE “Her Patiye Bir Hane”  projesini duyurdu. 

Tiyatrohane eğitmenleri, oyuncuları ve öğrencilerinin katıldığı gecede basından ve sanat camiasından birçok sima projeye destek verdi. Tiyatrohane Halka İlişkiler Sorumlusu Melike Çerçioğlu Bilgiç proje ile ilgili, “ Sokak hayvanları için gerçekleştirdiğimizi bu proje birçok hayvana portatif ev sağlayacak.  Tiyatrohane ailesi olarak zor şartlar altında yaşayan sokak hayvanlarını biz nebze de olsa yaşam kalitesini arttırmak için elimizden geleni yapmaya karar verdik. Gönüllü olarak gerçekleşen bu projede 100’den fazla kedi ve köpeğe ısı yalıtımı olan haneler kuracağız. Şehirde yaşanan sıcak yaz günlerinde biz bile çok zorlanıyoruz. Sokak hayvanlarını gözlemlediğinizde onların da neler çektiğini görebilirsiniz. Şehirleşme nedeniyle her yer asfalt, her yer beton... Ufacık bir gölge bulan kedi ve köpekler oraya sığınmak için resmen savaşıyor. Geçen yaz, patileri erimiş bir asfalta yapmışmış kedi yavruları gördüm, kurtardım. Yani bilinenin aksine yaz şartlarında sokaklar en az kış mevsimi kadar tehdit doğuruyor. Biz de bu şekilde elimizden geleni yapmakla yükümlüyüz. Açılacak Patihaneleri önceden belirlenmiş noktalara gönüllüler eşliğinde dağıtmaya ve düzenli kontrollerle takip etmeyi hedefliyoruz. Haziran ayı ortasında hedefimiz olan sayıya ulaşmayı planlıyoruz. Projede bize destek olan tüm Tiyatrohane ailesine çok teşekkür ederiz.” dedi.

Fotoğraf: Mustafa Akçilpunar

Yönetmene Bakış Açısı - Prof. Dr. Özdemir Nutku

Oyunculuk sanatında nasıl bazı nitelikler aranıyorsa, rejisör olacak kişinin de kendine özgü birikimi ve nitelikleri olmalıdır. Bunlar oyunculuktan biraz daha farklı niteliklerdir. Yaşam, güzel olabilir, ama hiçbir biçimi yoktur. Sanatın amacı bu yaşama biçim vermektir. Sanat bunu yaparken yaşamın göründüğündan daha gerçek olduğunu kanıtlıyabilmek için belli bir estetik çizgide her yola başvurur. Sürekli bir devrim olan tiyatroda, rejisörün konumu, görevleri önemlidir ve bir haylidir. O, bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan yazara, oyuncuya ve seyirciye önderlik eder. Bunun için de, gerçek yönetmen kişiliğinde rejisör-eğitmen, rejisör-sanatçı ve rejisör-pedagog niteliklerini kaynaştırmıştır. O, bir yandan yaratırken, aynı anda bir bilim adamı gibi bulgulara yönelirken sahne tasarımında son sözü söyliyebilen bir estet durumundadır.
Rejisörün bir ozan, bir yazar, bir ressam kadar yaratıcı olması gerektiğini düşünüyorum. O, bir yazar gibi metni değerlendiririp yorumlarken, bir ozan gibi oyunun atmosferini kurar, bir mimar ve ressam gibi, sahne tasarımcısı ile birlikte, sahnedeki plastik bütünlüğü sağlıyarak görevini tamamlar. Tiyatro, büyüsü yani evrenselliği ile yaşar, güncelliği yani tarihselliği ile etkileşimi sağlar. Gerçek rejisör, yazarın yaratısını aktarmakla kalmaz, ona doğru bir biçimde kendi yaratısını da katar.
Yönetmenin güç kaynakları dünya görüşü, kişisel yaratıcılık ve bilimsel tavırdır. Rejisörün, edebiyat, müzik, plastik sanatlar konularında yeterli bilgisi olmalı; ruhbilim, toplumbilim, tarih, felsefe, dil, folklor ve benzeri disiplinlerle ve dekor, giysi, ışıklama, ses tekniği, oyunculuk ve benzeri teknik bilgilerle donanımlı olması şarttır. Kısacası, rejisör, tam donanımlı, yol gösterici bir kültür adamıdır. Bunun için de, çok okuyan gerçek bir entelektüel tavrı içinde organik bütünlüğü edinmiş olmalıdır. Onun güç kaynaklarını vareden yapısı da kendine özgüdür: genişlemesine bir görüş açısı ile antenleri açık olan rejisör, çevresindeki ve dünya yüzündeki olayları yakından izleyen bilinçli ve bunları özümleyebilen bir sanatçıdır; bunun için de geniş ve kesin bir kültür birikimi 'ni, dolayısıyle üstün bir beğeni (zevk) düzeyini içerir. O, oyuncular, tasarımcılar ve sahne teknisyenleriyle olan ilişkilerinde başarı sağlıyabilmek için sanatçı karakterinden anlayan bir pedagog ve aynı zamanda onları yönetebilecek disiplini olan bir otorite olmalıdır. 
Tiyatronun gelişmesi açısından, bizde rejisörün ne kadar önemli olduğu, çok az sayıda kişi dışında, bugün de kavrandığı düşüncesinde değilim. Rejisör üzerine söylenecek daha bir araba gerçek var. Ben şimdillik bu kadarla yetiniyorum. Peter Brook, yönetmenler için şöyle der: "Öldürücülük her zaman tekrarla birlikte gelir; öldürücü tiyatronun rejisörü eskimiş formülleri, eski yöntemleri, aşınmış esprileri, yıpranmış etkileri, köhnemiş sahne başlangıçlarını ve bitişlerini kullanır". Öyleyse, sahneye oyun koymanın temel ilkelerini bilmek de yeterli değildir. Hiçbir şey varolmadan yenilenemez, yenilenmedikçe de varlığını sürdüremez. Bir şeyin yenilenebilmesi, geliştirilebilmesi ve yeni bulgularla değiştirilebilmesi için herşeyden önce varolması gerekir. Varolduktan sonra da sürekli olarak kendini yenilemesi ve değiştirmesi zorunludur.

ÖZDEMİR NUTKU

Okullar Açıldı. Sorunlar Başladı. - Uzm. Başak Fındıkçıoğlu

Okulların başlangıç tarihi yaklaştıkça sosyal medyada okula başlama, okul başarısı vs. konularında yazılar da dolaşmaya başladı.  Birbirlerinin tezini çürüten bu yazılar kafa karıştırıcı olabiliyor. Yazılarla kalsa yine iyi. Arkadaşlarınız, öğretmenler, televizyon programları… Her kafadan bir ses, bir çözüm. Size yardımcı olmaya çalışsalar da bazen daha büyük korkulara ve gerginliklere sebep olabiliyorlar.

Bu yazıların, söylemlerin ortak özelliği; genel geçer olmalarıdır. Bireysel farklılıkları göz ardı etmesidir. Çoğunlukla söylenen yöntemler işe yarıyor olsa da doğru yöntem çocuğunuza göre olanıdır.

Bu noktada size düşen en zor görev; çocuğunuzu objektif olarak değerlendirebilmektir. Nelerden hoşlanır, nelerden korkar, damarı nedir? Kendinizden bağımsız, annelik duygusunu kenara bırakarak değerlendirmelisiniz. Karşınızdaki bireyi tanıdığınızda doğru iletişim yöntemini de bulacaksınız.

Uzm. Başak Fındıkçıoğlu

Tiyatrohane Yaratıcı Drama Eğitmeni 

Doğaçlama Üzerine - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

Tulûat Üzerine Notlardan Biri

Her şeyden önce, tulûat sanatçılarının çevrelerinde olup bitene, dünyadaki insan ve toplum ilişkilerine, siyasal gelişmelere karşı duyarlı olmaları gerekir. Bu duyarlık kültür birikimi ile çağdaş gelişimin sentezi olarak bilinç aşamasına varmalıdır. Bundan başka, tulûat sanatçısı, tekniğini, içinde yaşadığı halkın özelliklerini gözden yitirmeden ve çağdaş oyunculuk yöntemlerini bir kenara itmeden ortaya çıkartmalıdır. Ayrıca, tulûat sahnesinin bir çadır tiyatrosu olmadığını, tulûat tiyatrosunun da kendine özgü sanatsal kuralları ve bütünlüğü olduğunu sanatçı dikkatinden kaçırmamalıdır. Eğer tulûat tiyatrosunun ciddiyetine inanıyorsak, bu işin ciddilikle yapılması ve topluma yararlı olabilecek niteliklerin elde edilmesi gerekir. Artık teneke yuvarlayıp göz süzmekle tulûat olmuyor. ‘Boş vermişim dünyaya,’ düşüncesinde yatan yozlaşma, kaçış ve karamsarlık, tiyatro gibi büyük etkinliği olan yaşam sanatında görülmemelidir; çünkü boşvermişliğin ne yanından bakarsak bakalım, zavallılığı ve çaresizliği içinde insanoğluna hiçbir yararı yoktur; üstelik insanları manen uyuşturduğundan, onları farkında olmadan öldürdüğünden bir toplum için de tehlikeli bir zehirdir.

TİYATROHANE DOĞAÇLAMA TİYATRO - 1 (6).jpg

Tiyatrohane Eğitmen Kampı

   YENİ SEZONA BAŞLARKEN...  

Tiyatrohane eğitmenleri yeni sezon için yapılması gerekenleri konuşmak için bir araya geldi. Oyunculuk eğitmenleri, doğaçlama ve drama eğitmenleri ile yapılan 3 günlük kamp sonucunda yeni sezona yeni sürprizlerle gireceğiz.

      Tiyatrohane olarak her zaman en doğrusunu yapma isteğimiz, mükemmeliyetçiliğimiz bizleri bazen fazlasıyla yorsa da en başta insan sonrasında sanatçı olmanın gerekliliğinin farkında olan Tiyatrohaneliler değerlerinden ödün vermeden yollarına aynı umutla yürümeye devam ediyor. Bizlerle bu yolda yürüyen dostlarımızın yani eğitmenlerimizin varlığı bizim için büyük bir şans... Sanata ve insana bakış açıları, iş yapış şekilleri, etik ve ahlak değerleri bir kenara işlerindeki uzmanlıkları ile tüm Tiyatrohane Ailesini kendilerine hayran bırakmayı başarıyorlar. Öğrencilere gösterdikleri özel ilgi, işlerine olan saygıları ve kendilerini her daim geliştirmeye açık parlak zihinleri ile bizi biz yapan değerleri yani kurum kültürünün en temel taşlarını oluşturuyorlar.

       Kamp süresince planlanan projeleri düşündükçe anlıyorum ki ayakları bu kadar sağlam yere basan,  temelinde bilgi yatan ve özenli çalışılmış tüm planlar hak ettikleri değeri bulacaktır.

10408047_721776927913524_6292311793194603052_n.jpg

Ticari kaygıların güdüldüğü, paranın araç değil amaç olduğu sanat kurumları kendilerini tekrar etmeye mahkumdur. Daha iyi bir eğitim, daha iyi öğretim, daha iyi yetişmiş bir nesil sağlamak için her zaman daha fazlasını istemek, denemek ve tiyatroyu içi boşaltılmış bir kavram haline getirenlerle yeri geldiğinde savaşmak için var olan Tiyatrohane, ailesinde yer alan herkese teşekkür eder...

Halkla İlişkiler Uzmanı - Melike Çerçioğlu Bilgiç

Tiyatro Her Yerde Yapılır - Prof. Dr. Özdemir Nutku

Toplumcu tiyatronun işlevsel estetiğini saptarken üzerinde en önce durulması gereken halktır. Bir ülkenin halkının niteliklerini açık ve seçik ortaya koyarken, o ülkenin toplumsal yapısı üzerinde durmak ne kadar gerekliyse, tiyatronun yaşayabilmesi için de bu yapıyı bütün özellikleri ile dikkate almak gereklidir. Ozan ve düşünür Viyaçeslav İvanov, bir denemesinde, çağımızda tiyatro sanatının ‘statik kutuptan dinamik kutba doğru’ gelişme olanaklarını elde etmeye başladığını belirtir. İvanov, ’dinamik kutba’ doğru gelişmeyi seyircinin tiyatroya aktif yolda katılma olanaklarıyla elde etmesiyle açıklar. Tiyatro müziğin ruhunda, koro halinde söylenen ditrambların dinamik enerjisi ile doğdu. Antik Yunan’da ‘orkestra’ seyirciyi aktif olarak oyuna katıyordu; çünkü bu oyun alanı seyircinin ortasına kadar giriyordu. Ancak daha sonra burası bir orkestra çukuru olunca ve daha da kötüsü, ramp ışıklaması ile seyirci ile sahne arasına kesin bir sınır çekilince seyirci kaynaktaki dinamizminden uzak kaldı. İvanov denemesini şöyle bağlıyor: ‘Şimdi bizim en önce yapacağımız iş, bu ayrılan iki parçayı tekrar birleştirmek olmalıdır.’ İvanov’un yukardaki sözleri doğrudur; Rönesans’ta yeniden halktan kopuk bir çerçevenin içine sokulan tiyatro olayı yalnızca uzaktan seyredilebilen bir sanat oldu.

Ancak yirminci yüzyılın başlarında dünyanın çeşitli yerlerinde başlayan sahne-seyirci ilişkisini yenileme çabası, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da yoğunlaştı: ön sahnenin önemi, Meyerhold ile gelen “her yer tiyatro” anlayışı, Reinhardt ’ın sirklerde, spor salonlarında hazırladığı ve on binlerce kişiye yöneldiği uygulamalar, Piscator’un Pazar yeri uygulamaları, Brecht’in boks ringlerinde, işçi yemekhanelerinde, konser salonlarında hazırladığı gösteriler, Muhsin Ertuğrul’un kahve tiyatroları vb.… Bunların tümü sahne ile seyirci yakınlaşmasını, seyircinin aktif bir rol oynamasını sağlayan çabalardı. (…) Türkiye özellikle tiyatronun yoğun olduğu büyük kentlerimizde sahne-seyirci ilişkisi yapmacıktır, yüzeydedir; seyirci cicilerini giyip çevresine mekanik gülücükler göndererek kırmızı perdenin ardından çıkmasını umud ettiği yaylı palyaço kafasını uslu uslu bekleyen, perde açıldıktan sonra da yalnızca seyrettiği bir oyuna nöbetçilik etmek durumuyla karşı karşıya bırakılan bir insan topluluğudur bugün.

(…) Tiyatroyu etkin kılmak için işe en önce seyirci sorunundan başlamak doğru olur. Tiyatronun bizzat içinde olan seyirci yetiştirmekle, tiyatronun bütünlüğü sağlanabilecek ve tiyatro ancak o zaman gerçek işlevsel niteliğini elde edebilecektir. Bunun için de, kanımca, çeşitli halk sınıflarına uygun düşecek tiyatro biçimleri ile çağdaş içeriği saptamak yolunu tutmak gerekir. Yarı bağımlı, ekonomik ve siyasal özerkliğini henüz sağlayamamış bir ülkenin sanatçıları olarak, halkına dinamo olan, çağdaş dünya görüşü içinde ve maddeci diyalektiğin ışığında görevinin yerine getiren tiyatro anlayışından başkasını düşünemeyiz.

Artık seyirci gündemden çekilmeli, aktif izleyici devreye girmelidir.

Özdemir Nutku