TİYATRODA KADININ OTO SANSÜRÜ - ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

Sansür nedir? Oto sansür nedir? Öncelikle sansür kavramına bir göz atmak gerektiğini düşünüyorum. TDK’nın tanımıyla sansür; Sinema ve tiyatro yapıtlarının, her türlü yayımın ve yayının hükümetçe önceden denetlenmesi işi, bunların oynanmasının, gösterilmesinin, yayımlanmasının izne bağlı olması. Eş anlamlısı sıkıdenetim. Diğer bir anlamı ise; bu denetleme işini yapan kimse ya da kurul. Ancak İngilizce kaynaklara baktığınızda örneğin, güvenilir bir sözlük olan Cambridge’e baktığınızda, sansürün anlamı, onaylamama, sert eleştiri ya da kınama olarak geçmekte. Sakıncalı, zararlı ve uygunsuz görülen   kamuya açık bir konuşmanın, topluluk içindeki iletişimin ya da farklı bilgilendirmenin sindirilmesi ya da önlenmesidir. Burada elbette kuramsal tanımlardan ziyade hayat pratiğinde sansürün yerine bakmak gerektiğimi düşünüyorum.

 

Öncelikle sansür ile ilgili, sanırım en ironik durum sansür uygulayan kişilerin asla sansür uygulamadıklarını iddia etmesi, buna oto sansür uygulayanlar da dahil.

 

Sansür, bakış açısına göre, iyi amaçlarla yapılan bir eylem gibi görülebilir. Sansür uygulayan tarafın kendi bakış açısına göre, kendi doğrularına göre, “kendince” bir yanlışı engellemek için, toplumun, bir kurumun ya da kişilerin sözüm ona zarar görmemesi için yaptığı bir eylem gibi görülebilir. Ancak sansür, tam anlamıyla yasaklamak, engellemek, bezdirmektir.

 

Oto sansüre gelince, bir kişinin ya da bir kurumun, herhangi bir dış etken olmaksızın kendi kendine yaptığı işi engellemesi, sınırlandırması anlamına gelmektedir. Oto sansür, kimi zaman birtakım hassasiyetler ve bu hassasiyetleri gösterebilecek kişi ve topluluklara saygı amacıyla uygulanmaktadır. Ancak oto sansürün özünde korku ve kendini koruma içgüdüsü yatmaktadır. 

 

Sansür, kişiler ve topluluklar üzerinde baskı yaratmaktadır. Baskıcı sistemler sansürü sever, sansürler ile beslenmektedir. Ve sansür, oto sansürü yaratmaktadır. Sansür, bilgi alışverişini, iletişimi, estetiği, muhalif olmayı engellerken, oto sansür, sansürün yarattığı baskı ve korku ile bir süre sonra kişinin öz saygısını ve öz güvenini yitirmesine neden olmaktadır.

 

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

Sansürün ya da oto sansürün cinsiyeti yoktur. Ancak oto sansür, kadının üzerindeki toplumsal baskı ve kadına bakış açısı nedeniyle, kadın kimliğine bakış açısı ile ilgili gelişmemiş toplumlarda, kadının kendi kendine daha çok baskı uygulamasına, ket vurmasına, kendi kendini sindirmesine neden olmaktadır. Kadın, önce aile içindeki ayrım ile, sürekli “sen kız çocuğusun”, “sen kadınsın” gibi kemikleşmiş laflar ile, çalışma hayatında, özel ilişkilerinde, toplum içindeki duruşu ile sindirilmeye, daha sonra, kendi kurduğu aile içinde, kimi zaman yine ebeveynlerinin, kocasının ya da kocasının ebeveynleri tarafından şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Kadının giyimi, konuşması, gülmesi, yürüyüşü, duruşu kadının hep dikkat çekmemesi, “edepli” olması, kadınlığını bilmesi üzerine bir sürü sınırlandırmalar üzerinedir. Aksi takdirde, kadın “kendisine yakıştırılacak ya da yapıştırılacak etiketlere katlanmak zorundadır” gibi de bir tehdit altındadır.

 

Genellikle karşılaşılan bir örnek üzerinden gidelim. Erkek, karısının makyajını, giyimini, kahkahasını, kadını kadın yapan, dişilik barındıran özelliklerini eleştirir gerek sosyal anlamda gerekse dış görünüm olarak çevreye kapalı olmasını ister. Kadın buna uymaya çalışır. Bu istekleri uygulayarak kendi isteklerinden ödün verir. Kendi kimliğini kaybeder. Bakımsız ve silik olmanın kadınlığın gerekliliği olduğuna kendisini de inandırır. Ancak bir süre sonra kocasını onu bakımsız ve silik olmakla suçlayarak, daha renkli, daha dekolteli, daha neşeli başka bir kadına gitmeyi tercih eder. Başka bir örnek. Kadın, çalışmaya başlar, evden desteklense bile bu kez iş yerinde mobinge ve tacizlere uğrar. Kadın, erkek egemen iş dünyasında yükselmek için çok daha büyük bir çaba göstermek, farklı engellerle karşılaşmak durumunda kalır. Şayet taciz ya da mobinge uğrarsa bu yine büyük ihtimalle kadının “adam gibi” davranmamasından kaynaklanmaktadır.

 

 Kadın, boşandığı zaman kötü yola düşmeye müsait, evlenmediği zaman evde kalmış, marazlı, bozuk, çocuğu olmadığı zaman arızalı etiketlerine maruz kalıyor. Evlenmemiş bir kadın “sahipsiz” kabul ediliyor. Sosyal çevredeki itibarı ve ona bakış açısı bile değişiyor. Bugün, televizyonda, medya organlarında, hatta internette tütün maddeleri, alkol, markalar ve kan mozaiklenerek sansürlenirken, kadına şiddet ve bu şiddete neden olan silahlar açık açık, özellikle gençleri özendirecek şekilde gösteriliyor. Kadın cinayetleri, namus ve erkeklik gösterisi olarak tanımlanıyor. Sansür kime ve neye hizmet ediyor? Ya da sansürlenmeyen bu kötülükler, silahlar birbirini vuran çeteler neye hizmet ediyor anlamak mümkün değil!

 

sandalim-kiyiya-bagli ZEYNEP NUTKU TİYATROHANE

Oto sansüre gelince, unutmamamız gereken en önemli şey, kadına şiddet ve fiziksel/psikolojik taciz uygulayan erkekleri de, kendini ezdiren ya da erkeği üstün görerek, egemenliği altına giren kadınları da, kadının yetiştirdiği. Elbette bir çocuğun yetişmesinde baba kavramı çok değerli, baba da çocuk yetiştiriyor ama bir çocuğun anne ile doğumdan itibaren geliştirdiği bağ, birlikte geçirdiği zaman, yeme-içme gibi hayati ihtiyaçlarının karşılanması, özellikle Türkiye baz alındığında, babadan daha fazla. Annenin ya da babanın kız çocuğu ve erkek çocuğu arasında ayrım yapması, cinsiyetlerini öne sürerek kurallar koyması, aile içindeki sansürün başlangıcı oluyor. Bu noktada kadının yani annenin kızına yaptığı cinsiyet ayrımcı baskı ve sınırlandırmalar ise, farkında olmadan oto sansürün anneden kız çocuğuna geçişinin temellerini atıyor.

 

Ne kadar aydın, eğitimli, açık görüşlü bir aileden gelirseniz gelin, hemen herkes mutlaka bir kere bile olsa ailesinden “bu saatte kız başına”, “bu kadar kısa etekle mi”, “sana güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum” gibi laflar duymuşsunuzdur. Aslında çocuklarımızı korumak için sarf ettiğimiz bu sözler, farkında olmadan kız çocuklarının, “kadın”, “dişi” kimliklerini ilk özgüvensizlik tohumlarını ve sansür uygulamasının başlangıcı oluyor. Sansürsüz kız çocukları yetiştirmek için, onları önce cinsel kimlikleri ile değil, insan olma, her işin üstesinden gelebilme inancı ile yetiştirmek gerektiğine inanıyorum. Mesela babam ehliyetimi ilk aldığımda bana külüstür bir araba almıştı. Bana dedi ki, su kaynatır, yağ biter, kimseye muhtaç olma. Yarın sanayiye gidiyoruz. Gittik, tanıdığı boyacı, kaportacı, yedek parçası hepsi ile beni tanıştırdı. Bundan sonra bir ihtiyacı olursa size gelecek, yardımcı olursunuz dedi. Bunun bende yarattığı özgüven şahaneydi. Arabamla ilgilenmek için ne beceremem hissi ne kadınım yapamam hissi, ne de bir başkasına ihtiyacım var hissi… hepsi uçtu gitti.

 

Bu noktada altını çizmekte yarar görüyorum, şunu da belirtmeliyim ki, her şeyi yapabilmesine rağmen kendi cinsiyetine ve kadınlığına sığınarak, yapamayacağını söyleyen bir kadın da kendisine oto sansür uygulamaktadır.

 

Kadının, toplum içindeki sansür ya da oto sansürü ile ilgili bu kadar konuştum çünkü, tiyatroya ve kadın oyuncuya geçmeden önce, oyuncunun mesleki kimliğinden önce toplum içinde bir kadın olarak yaşadıkları ve aslında hepimizin bildiği sıkıntılara değinmek istedim. Kadın oyuncu, yaşadığı toplum ve yakın çevre içinde özgür olamadığı sürece, mesleki anlamda da özgür olamaz ya da özgür olabilmek için ciddi bir mücadele vermek zorunda olur diye düşünüyorum.

 

Tiyatroda kadın oyuncu çok geç yerini bulmuştur. Antik Yunan’da tiyatro tarihinin başlangıcı sayılan yıllarda kadın sahneye çıkmamaktaydı. Daha sonra tiyatronun en kötü zamanları, en aşağılık bir meslek olarak görüldüğü Antik Roma’da daha çok erkeklere eğlence olsun diye köle olan kadınlar sahneye çıkarılıyordu. Ortaçağda kadınların sahneye çıkması kesinlikle yasaktı. Daha sonra Fransa’da soylu kişilerin metresleri, hayat kadınları sahneye çıkmaya başladı. İlerleyen yıllarda evli olan ve ancak kocası ile sahneye çıkabilen kadın oyuncular oldu. Kısacası tiyatroda kadının kendisi bir sansür unsuruydu. Türk tiyatrosu tarihine bakıldığında ise, Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmıştır. Çünkü tiyatro, sahneye çıkmak namuslu kadınların icra edebileceği bir şey değildir. 1920 yılında sahneye ilk çıkan ve türlü zorluklarla, yasaklar, sansürler, sahneye çıkma yasağı ile mücadele eden Afife Jale’yi, sonrasında yine ilk kadın oyunculardan Cahide Sonku’yu, Bedia Muhavvit’i ve onların ışığında sahneye çıkan, bugün bizlere çok daha rahat ve özgür bir alan sağlayan kadın oyuncularımızı da saygıyla anmak gerektiğini düşünüyorum.    

 

Aslında tiyatroya ve sahneye çıkma fikrine bakış açısı bu sansürü doğurmuştur. Tiyatro çok uzun yıllar sadece bir eğlence malzemesi, hafif bir iş olarak görülmüştür. Halen kimi çevreler bu gözle bakmaktadır. Bu nedenle zaten tiyatronun kendisi ve oyuncular bu bakış açısı ile ve sansür ile yıllardır mücadele vermektedirler.

 

Daha önce de belirttiğim gibi, sansürün etkisi, ister istemez oto sansüre dönüştüğü için kimi zaman, toplumdaki kimlik kaygısı ile kadın oyuncu kendisine sansür uygulayabilmektedir. Bunun nedenleri, yine kendini ve toplumsal itibarını korumak içgüdüsü ile gerçekleşmektedir.

 

Ancak oto sansür ile denetimli olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Sahne üzerinde gerekçeleri sağlam, mantıklı temellere oturtulmuş bir rolün, mizansenin aksi bir duruma itiraz etmek, reddetmek oto sansür değil, rolün, oynanan karakterin mantıklı ve inandırıcı bir çizgide olması içindir.

 

Kendi karakterine uymadığı ya da toplum içinde itibarsızlaşmaktan korktuğu için, birtakım rollerin ya da mizansenlerin reddedilmesi ise oto sansürdür. “Ben hayat kadını oynamam” (!!!) Sebep? Çünkü ailem izleyecek, çünkü ben öyle basit bir kadın değilim, ben eşcinsel oynamam, sahnede küfretmem vs. bunların hepsi maalesef kendi sahne deneyimlerimden aktardığım gerçek örnekler. İşte bu noktada maalesef kadın oyuncumuz ya da erkek fark etmez, kendisine bu oto sansürü uygulayarak, kimliği ile mesleki kimliğini, karakterin kimliğini birbirine karıştırarak mesleğine saygısızlık etmiş tabiri caizse mecazi anlamda şizofrenik bir yanılsamanın içine düşmüştür.

 

Ancak kimi zaman, sizi o baskı altına alan toplumsal bakış, maalesef mecburen bir oto sansüre sürüklemektedir. Özellikle turne yapan sanatçı arkadaşlarım bilir. Çok farklı yerlere gidilir, çok farklı kesimlerden insanların karşısına çıkılır. Bazen hayatında hiç tiyatroya gitmemiş oyun izlememiş insanların karşısına çıkarsınız. Bazen hayatındaki tiyatro algısı, askerlik yıllarındaki aç-aç gecelerinden ibaret olan insanların karşısında oyun oynamaya çalışırsınız. İşte benim için o anlarda, kendimi korumaktan çok mesleğimi ya da kurumumu, özel tiyatro ise tiyatromu korumak içgüdüsü ile bir iç oto sansür başlar. Bunu sahneye yansıtmam, yansıtan da yoktur sanırım ama o baskı üzerimde arttıkça artar. Belki de izleyici keyifle oyunu izliyor ve hiç de negatif şeyler düşünmüyordur ama ben kendi içimde kurgular yaparım. Sonra bu psikolojik baskı için kendime kızarım.

 

Sonuç olarak toparlamam gerekirse, oyuncunun oto sansür uygulaması yaratıcılığına ket vurmakta, sahneden ve oyundan keyif almasını engellemektedir. Oto sansür bir kimlik kaybıdır. Elbette seyirci, oyuncunun velinimetidir, ancak sadece toplumun ve seyircinin ne düşündüğünü ön planda tutarak var olmamak ve oto sansür uygulamamak gerekir.  Yinelemek istiyorum, eğer doğru ve mantıklı bir temele oturuyorsa, rolün/oyunun gerektirdiklerini verilmek istenen mesajı ya da karakterin alt metnini, kendisine oto sansür, seyirci ise sansür uygulamadan, akıllıca ve inandırıcı yollar arayarak, zekice seyirciye sunmalıdır.

 

Oto sansürsüz, özgür günler dilerim herkese. Teşekkürler.

 

HERKES DEPRESYONDAYKEN MUTLU OLABİLMEYİ BAŞARMAK: ZEYNEP NUTKU

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku   Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku

Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

Bugünlerde karşıma çok sık çıkan bir durum bu, herkes mutsuz, yorgun, bıkkın. Ve aslında bu insanların çok haklı sebepleri var. Geçim sıkıntısı, her gün yorgun bir iş çıkışı akmayan o trafik keşmekeşi, kimi için işsizlik kimi için iş hayatının acımasızlığı, kiminin derdi gerçekten çok büyük, kiminin tek derdi sadece internetten aldığı o rujun renginin yanlış olması, kimi vitrinde gördüğü o pahalı çantayı alamadığı için dertli, kimi akşam evine ekmek götüremediği için, kimisi hayatın farkında bile değil, sabah kalkıp işe gidip, akşama kadar bir masanın başında işini yapıp, evine döndüğünde sadece uyumaya vakti var.  Rutine binmiş ve sadece hayatta kalmak için geçirilen günü birlik hayatlar.  Oysa bir sağlık sorunu ya da beklenmeyen genç bir ölüm karşısında ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi tüm bunlar? O zaman herkesin ağzından “Sağlık her şeyin başı, aman sağlığımız yerinde olsun da…” sözleri dökülüyor. Gerçekten sağlık her şeyin başı. Tüm hastalıklar hepimizden uzak dursun.

Ancak sağlık sadece fiziksel sağlığımız değil elbette, akıl sağlığımız ve ruh sağlığımız da son derece önemli. Ruhumuz ve zihnimiz sağlıklı olduğunda bedenimize, cildimize, bakışlarımıza, hayata bakış açımıza yansıyor bu güzel durum. Böylesine acımasız bir dünyada, bu kaos içinde akıl ve ruh sağlığımızı korumak ise ayrı bir başarı ! Dünyaya gelmek için ipi göğüsleyerek birinci gelen o mücadeleci genimizin devam eden bir başarısı. Peki herkes mutsuzken mutlu olabilen bizden midir? Değildir. Peki bizler de mi mutsuz olup, soldan sağa, sağdan sola devrilelim. Elbette hayır. Aslında formül çok basit. Öncelikle hayata karşı duyarlı olmak, etrafımızdaki parlayan ve mutlu olan insanları görmek kadar, bakışları sönmüş ve mutsuz insanları görmek, buna dair çözüm aramakla başlamak gerekiyor.

aycicek-yili-.jpg

Yolda yürürken kaldırımın kenarında açan güzel bir çiçeği görmek, restoranda yemek yerken gözünüzün içine bakan aç bir kediyi ya da köpeği görüp lokmanızı paylaşmak, size sevgisini sunan bir hayvana sevgi göstermek, parkta gezinirken başınızı göğe kaldırıp, size o hoş serinliği sağlayan ağaçların yüceliğini görmek, arada bir toprağa basmak, tabanlarınızla toprağın serinliğini, engebelerini algılamak, sizinle oyun oynamak isteyen bir çocuğu reddetmemek, onunla bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, şehir trafiğinde, arabanın arka koltuğundaki sevimli bir bebeğe gülümsemek, hava kirliliğinin içinde uçup giden bir kelebeği fark etmek, ihtiyacı olanlara illa ki maddi değil, manevi olarak da yardım edebilmek. Aslında basit şeyler. Sadece farkında olmak, hayatın size sunduğu detayları kaçırmamak sanırım mutluluğun bir sırrı. Sevgi ve mutluluk sunan küçük şeyleri es geçmemek, her gün yaptığınız rutinleri kırmak, bakış açılarını değiştirmek, sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünmek bu işin sırrı. 

blog-cropped.jpg

Mutluluk, zincirleme bir durum. Siz mutlu olursanız başkaları da mutlu olur. Başka insanları mutlu ederseniz, bu mutluluk size de dönecektir. Düşünsenize eğer herkes, sadece kendini düşünen, tüm dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden insanlar olsaydı - ki bu tip insanlarla her gün, hayatın her anında ve alanında sıklıkla karşılaşıyoruz – dünya gerçekten yaşanılmaz hale gelirdi. Keşke herkes, başkalarını düşünerek hareket etse ve yaşasa, o zaman zaten bu zincirleme hareket sayesinde herkesin hayatı kolaylaşabilirdi. Bu duruma oyunculukta kullandığımız, odak-koordinasyon amaçlı yaptığımız bir ekip çalışması ile örnek vermek istiyorum. Herkesin elinde bir minik yastık, daire halinde yürürler. Ve herkes belli bir ritim içinde, aynı anda, yürürken yastığı arkasındaki arkadaşına atar ama yine aynı anda kendisine atılan yastığı da yakalamaya çalışır. İnsanların yastığı yakalama içgüdüsü bu çalışmada ağır basar. Herkesin tek derdi kendisine atılan yastığı yakalamaktır. Kimse arkasındaki ne yapıyor, yastığı nasıl yakalıyor düşünmez. Böylece sonuç bir kaos, yerlerde yastıklar, birbirine çarpan insanlar, daire bozulur, ritim kaçar, yürüme, koşmaya ya da durmaya dönüşür, bir süre sonra gerilen sinirler ve sinir bozukluğu ile kıkırdamalar, kahkahalar, haydi bir daha baştan. Bu durum asıl yapılması gereken şey keşfedilene kadar böyle devam eder. Bu süreç gerçekten de tam bir kaostur. Ne zaman ekip, aslında yapması gereken şeyin yastığı yakalamak değil, arkasındaki arkadaşının o yastığı rahatça yakalayabilmesini sağlayacak şekilde arkaya atmak olduğunu kavrar, işte o zaman, muhteşem bir uyum, bozulmayan bir ritim, harika bir odak, neşe ve başarı sağlanır. Herkes birbirinin hayatını kolaylaştırmak için çabaladığında zaten otomatik olarak hayat hepimiz için, sizin için, benim için bizler için kolaylaşmış olur. Bu nedenle, hepimiz, başkalarının alanına saygı duyar, bu hayatta hep beraber yaşadığımızı unutmazsak, inanın hayatı son derece kolaylaştırmış olur ve mutsuzluğumuzu bir nebze de olsa kırabiliriz.

Mutluluk, tüketmekle değil, üretmekle başlar. Fikir üretmek, iyilik üretmek, kendinizi yeniden var edecek yollar üretmek/bulmak…Bilgisayarın önünden kalkıp, telefonlara gömülmekten vazgeçip, gerçek hayatın güzelliklerini görmekle başlıyor mutluluk. Anları yakalayın, detayları yaşayın, farkında olun, farkındalık yaratın. ☺ 

Bir şarkı seçin kendinize. İçinizde bu şarkı hep çalsın, siz dans edin bu şarkı ile ve üretmeye başlayın! Mutlu günler dilerim hepimize. 

Zeynep Nutku

HERKES Mİ YÖNETMEN? PROF. DR. ÖZDEMİR NUTKU

IMG_2680.JPG

 Oyunculuk sanatında nasıl bazı nitelikler aranıyorsa, rejisör olacak kişinin de kendine özgü birikimi ve nitelikleri olmalıdır. Bunlar oyunculuktan biraz daha farklı niteliklerdir. Yaşam, güzel olabilir, ama hiçbir biçimi yoktur. Sanatın amacı bu yaşama biçim vermektir. Sanat bunu yaparken yaşamın göründüğünden daha gerçek olduğunu kanıtlıyabilmek için belli bir estetik çizgide her yola başvurur. Sürekli bir devrim olan tiyatroda, rejisörün konumu, görevleri önemlidir ve bir haylidir. Büyük rejisör Max Reinhardt'ın dediği gibi, onun temel görevi, "gerçeğin görüntüsünü değiştirmek değil, gerçeği gizleyen örtüleri kaldırmaktır."

 

O, bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan yazara, oyuncuya ve seyirciye önderlik eder. Bunun için de gerçek yönetmen kişiliğinde rejisör-eğitmen, rejisör-sanatçı ve rejisör idareci niteliklerini kaynaştırmıştır. O, bir yandan yaratırken, aynı anda bir bilim adamı gibi bulgulara yönelirken sahne tasarımında son sözü söyliyebilen bir estet durumundadır.

 

Rejisörün bir ozan, bir yazar, bir ressam kadar yaratıcı olması gerektiğini düşünüyorum. O, bir yazar gibi metni değerlendiririp yorumlarken, bir ozan gibi oyunun atmosferini kurar, bir mimar ve ressam gibi sahnedeki plastik bütünlüğü sağlıyarak görevini tamamlar. Tiyatro, büyüsü yani evrenselliği ile yaşar, güncelliği yani tarihselliği ile etkileşimi sağlar. Gerçek rejisör, yazarın yaratısını aktarmakla kalmaz, ona doğru bir biçimde kendi yaratısını da katar.

 

Yönetmenin güç kaynakları dünya görüşü, kişisel yaratıcılık  ve bilimsel tavır 'dır. Rejisörün, edebiyat, müzik, plastik sanatlar konularında yeterli bilgisi olmalı; ruhbilim, toplumbilim, tarih, felsefe, dil, folklor ve benzeri disiplinlerle ve dekor, giysi, ışıklama, ses tekniği, oyunculuk ve benzeri teknik bilgilerle donanımlı olması şarttır. Kısacası, rejisör, tam donanımlı, yol gösterici bir kültür adamıdır. Bunun için de, çok okuyan gerçek bir entelektüel tavrı içinde organik bütünlüğü edinmiş olmalıdır. Onun güç kaynaklarını vareden yapısı da kendine özgüdür: genişlemesine bir görüş açısı ile antenleri açık olan rejisör, çevresindeki ve dünya yüzündeki olayları yakından izleyen bilinçli ve bunları özümleyebilen bir sanatçıdır; bunun için de geniş ve kesin bir kiltür birikimi 'ni, dolayısıyle üstün bir beğeni  (zevk) düzeyini  içerir. O, oyuncular, tasarımcılar ve sahne teknisyenleriyle olan ilişkilerinde başarı sağlıyabilmek için sanatçı karakterinden anlayan bir pedagog ve aynı zamanda onları yönetebilecek disiplini olan bir otorite  olmalıdır.

 

Tiyatronun gelişmesi açısından, bizde rejisörün nekadar önemli olduğu, çok az sayıda kişi dışında, bugün de kavrandığı düşüncesinde değilim. Rejisör üzerine söylenecek daha bir araba gerçek var. Ben şimdillik bukadarla yetiniyorum. Peter Brook, yönetmenler için şöyle der: "Öldürücülük her zaman tekrarla birlikte gelir; öldürücü tiyatronun rejisörü eskimiş formülleri, eski yöntemleri, aşınmış esprileri, yıpranmış etkileri, köhnemiş sahne başlangıçlarını ve bitişlerini kullanır". Öyleyse, sahneye oyun koymanın temel ilkelerini bilmek de yeterli değildir. Hiçbir şey varolmadan yenilenemez, yenilenmedikçe de varlığını sürdüremez. Bir şeyin yenilenebilmesi, geliştirilebilmesi ve yeni bulgularla değiştirilebilmesi için herşeyden önce varolması gerekir. Varolduktan sonra da sürekli olarak kendini yenilemesi ve değiştirmesi zorunludur.

 

Özdemir Nutku