27 MART TİYATROLAR GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ 2019 - PROF. DR. HÜLYA NUTKU

27 mart tiyatro günü ulusal bildirisi 2019 hülya nutku

Merhaba…

Sizlere Egenin incisi, ülkemin üçüncü büyük kenti, yeni oluşan gökdelenlerinin yanında, Büyükşehir’e yakışan şehir tiyatroları bile olmayan İzmir’den sesleniyorum. 
 

Tiyatro sanatının toplumları sağıltan, bireyleri düşündüren, topluca katılımı sağlayan, takım ruhuyla yapılan, bir o kadar da izleyenleri ortak paydada birleştiren yapıcı gücünü reddedenler, bugünün gelişmemiş toplumlarıdır.
 

Yüzyılın önemli yazarlarından biri olan Anna Seghers “Sanatın gücünü bildiğimiz içindir ki, sorumluluğumuz o denli büyük” demiştir. Bunu sadece sanatı üretenler ve icra edenler için değil, o ülkeyi yönetenlerin de bu sorumluluğu duymaları için söylemiştir.

 Yönetici erkin, sanat üzerindeki baskısı da bu  sanatın yapıcı gücünün hissedildiği süreçten bu yana ağırlığını hissettirmektedir. Tiyatromuzun  mimarı Muhsin Ertuğrul ustamızın dediği gibi, kısaca, “fırın açmayan ülkede insanlar aç kalır, ölür ama tiyatro açmayan bir ülkede insanlar ruhen aç kalır, birbirini öldürür.” Bu nedenle, şiddete eğilimli bir yüzyıldan geçtiğimiz gerçeğini baz alırsak, bunun ne kadar doğru olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bir süre sonra insanoğlunun anlamsız bir yokediciye dönüşmesi tehlikesine karşılık yine Muhsin Ertuğrul, insanoğlunu “hoyratlıktan kurtarıp insanlık düzeyine” çıkarmanın da yolunun tiyatrodan geçtiğini belirtmiştir.
 

Ülkemizde bölge tiyatrolarına duyulan gereksinim her geçen yıl ağırlığını hissettirmektedir. Yazarları ve oyuncuları dizilere yönelten de bu eksikliktir. Dizi- Sinema- seslendirme ve reklam sektörünün olduğu merkezde toplanmak ve iş çıkacak diye beklemek zordur. Oysa oyuncular bilir ki, tiyatro canlı yapılan bir sanattır, süreklilik ister, oyuncu-seyirci birlikteliği de bu sanatın özünü oluşturur.

Durmadan televizyona, boyalı basına, tablete, bilgisayara bakan gözler, tiyatroya çevrildiğinde orada hayat vardır. Üstelik, gerçek hayat oradadır çünkü günlerce prova edilmiş, emek verilmiş, estetize edilerek sunulmuş, gerçek hayattan daha gerçek bir paylaşım sözkonusudur. Bu yüzden tiyatro izleyeni manüple etmez, algı operasyonu yapmaz, inançlarla oynamaz, hatta tiyatro gerçeği gizleyen örtüleri kaldıran bir sanattır.
 

27 mart tiyatro günü ulusal bildirisi 2019 hülya nutku

Ekonomisini düzeltmek isteyen toplumlar, sanatın kalıcılığını bildikleri için sanata, tiyatroya verdikleri değerle yücelmişlerdir. Klasikleşen yapıtlar, adı yüzyıllardır yaşayan yazarlar, efsane oyuncular bunun kanıtıdır.
 

Tam tersine yönelen toplumların arkada bırakacağı birşeyleri yoktur. Sanat toplumlara bir armağandır. Sanatın yaratıcı gücü dünyaya renk ve anlam katar. Durup düşünecekleri, konuşup paylaşacakları, eleştirip düzeltecekleri bir dünya yaratır onlara… Tanış olma fırsatı verir. “İnsanın olduğu yerde yine insanı kurtaracak olanın insan olduğu” bilincine vardırır. Bu nedenle Peter Brook’un dediği gibi “tiyatro saniyelerle gelişen bir devrimdir.” Yaşamın kırılma noktalarını ilham alarak, eskimeden yoluna devam eder.. Bizler bugün insanların farkındalığa sahip olması ve empati kurması gereken bir çağdayız.
 

Ülkemizde 12 Eylül’ün yarattığı içe dönük bir toplum, giderek daha hoşgörüsüz ve sevecen yaklaşımlardan uzaklaşmaktadır. Ve giderek bilimden sanattan uzaklaşan toplum sistemsizliği, bilgisizliği, sıradanlığı öneren bir sistem içinde uyutulmaktadır. Oysa tiyatro toplum bilinci aşılar.
 

Bilgi bir hazinedir ama makineleşen dünyada bilgi teknolojiye kazandırdığı ivme ile insanı geri plana itmektedir. İnsanlığın kurtuluşu bu nedenle onlara sanat yoluyla ekip olmayı, yaptığına inanmayı, becerisinin sınırlarını, unuttuğu değerleri, belleksiz toplumlara hafızasını yeniden yoklamayı, özgün olmanın önemini, hepsinden daha fazla da şişmiş egolarımızdan kurtulup başka insanlarla bu dünyayı paylaştığımız gerçeğini öğretir. 
 

27 mart tiyatro günü ulusal bildirisi 2019 hülya nutku

Aksi takdirde makineler, robotlar dünyayı ele geçirirken, biz hala ilkel olanla uğraşıp, dünyayı dinin, ekonominin ya da rant peşinde koşan kapitalist sermayenin veyahut da başa geçen iktidarların kurtaracağı sanrısı içinde seyirci iken bu güçler, medya aktörleri yoluyla hikayemize son noktayı koyarlarken, bizler sadece seyirci olarak kalırız. Şunu bilmeliyiz ki, başka bir dünya yok. Bu yüzden, inadına tiyatro yapan, sanat yoluyla tüm olumsuzluklara direnen başarılı sanatçılarımız sayesinde dünyamızın güzelleşmekte olduğunu bizler biliyoruz ve bildirmek istiyoruz.
 

Bir ülkede yaşayan insanları geliştirecek olan sanatın gücünü farkeden liderler sanatı destekler, bu gerçeği gören Atatürk sanatı bir ulusun “can damarı”olarak nitelendirmiştir ve tiyatro için “Bir milletin kültür seviyesinin aynasıdır” demiştir.
 

Bu sanata emek veren tüm dostlarımızın bu güzel günlerinin, yalnızca bugün değil, yılın tüm günlerine yayılması dileğiyle bu anlamlı günü fırsat bilerek, sahnede oynayanlar kadar, dünyadaki rollerini barış ve mutluluk adına üstlenmiş tüm insanların  27 Mart’larını içtenlikle kutluyorum.

Prof. Dr. HÜLYA NUTKU

TİYATRODA KADININ OTO SANSÜRÜ - ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

ZEYNEP NUTKU

Sansür nedir? Oto sansür nedir? Öncelikle sansür kavramına bir göz atmak gerektiğini düşünüyorum. TDK’nın tanımıyla sansür; Sinema ve tiyatro yapıtlarının, her türlü yayımın ve yayının hükümetçe önceden denetlenmesi işi, bunların oynanmasının, gösterilmesinin, yayımlanmasının izne bağlı olması. Eş anlamlısı sıkıdenetim. Diğer bir anlamı ise; bu denetleme işini yapan kimse ya da kurul. Ancak İngilizce kaynaklara baktığınızda örneğin, güvenilir bir sözlük olan Cambridge’e baktığınızda, sansürün anlamı, onaylamama, sert eleştiri ya da kınama olarak geçmekte. Sakıncalı, zararlı ve uygunsuz görülen   kamuya açık bir konuşmanın, topluluk içindeki iletişimin ya da farklı bilgilendirmenin sindirilmesi ya da önlenmesidir. Burada elbette kuramsal tanımlardan ziyade hayat pratiğinde sansürün yerine bakmak gerektiğimi düşünüyorum.

 

Öncelikle sansür ile ilgili, sanırım en ironik durum sansür uygulayan kişilerin asla sansür uygulamadıklarını iddia etmesi, buna oto sansür uygulayanlar da dahil.

 

Sansür, bakış açısına göre, iyi amaçlarla yapılan bir eylem gibi görülebilir. Sansür uygulayan tarafın kendi bakış açısına göre, kendi doğrularına göre, “kendince” bir yanlışı engellemek için, toplumun, bir kurumun ya da kişilerin sözüm ona zarar görmemesi için yaptığı bir eylem gibi görülebilir. Ancak sansür, tam anlamıyla yasaklamak, engellemek, bezdirmektir.

 

Oto sansüre gelince, bir kişinin ya da bir kurumun, herhangi bir dış etken olmaksızın kendi kendine yaptığı işi engellemesi, sınırlandırması anlamına gelmektedir. Oto sansür, kimi zaman birtakım hassasiyetler ve bu hassasiyetleri gösterebilecek kişi ve topluluklara saygı amacıyla uygulanmaktadır. Ancak oto sansürün özünde korku ve kendini koruma içgüdüsü yatmaktadır. 

 

Sansür, kişiler ve topluluklar üzerinde baskı yaratmaktadır. Baskıcı sistemler sansürü sever, sansürler ile beslenmektedir. Ve sansür, oto sansürü yaratmaktadır. Sansür, bilgi alışverişini, iletişimi, estetiği, muhalif olmayı engellerken, oto sansür, sansürün yarattığı baskı ve korku ile bir süre sonra kişinin öz saygısını ve öz güvenini yitirmesine neden olmaktadır.

 

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

İZMİR DEVLET TİYATROSU - SANDALIM KIYIYA BAĞLI

Sansürün ya da oto sansürün cinsiyeti yoktur. Ancak oto sansür, kadının üzerindeki toplumsal baskı ve kadına bakış açısı nedeniyle, kadın kimliğine bakış açısı ile ilgili gelişmemiş toplumlarda, kadının kendi kendine daha çok baskı uygulamasına, ket vurmasına, kendi kendini sindirmesine neden olmaktadır. Kadın, önce aile içindeki ayrım ile, sürekli “sen kız çocuğusun”, “sen kadınsın” gibi kemikleşmiş laflar ile, çalışma hayatında, özel ilişkilerinde, toplum içindeki duruşu ile sindirilmeye, daha sonra, kendi kurduğu aile içinde, kimi zaman yine ebeveynlerinin, kocasının ya da kocasının ebeveynleri tarafından şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Kadının giyimi, konuşması, gülmesi, yürüyüşü, duruşu kadının hep dikkat çekmemesi, “edepli” olması, kadınlığını bilmesi üzerine bir sürü sınırlandırmalar üzerinedir. Aksi takdirde, kadın “kendisine yakıştırılacak ya da yapıştırılacak etiketlere katlanmak zorundadır” gibi de bir tehdit altındadır.

 

Genellikle karşılaşılan bir örnek üzerinden gidelim. Erkek, karısının makyajını, giyimini, kahkahasını, kadını kadın yapan, dişilik barındıran özelliklerini eleştirir gerek sosyal anlamda gerekse dış görünüm olarak çevreye kapalı olmasını ister. Kadın buna uymaya çalışır. Bu istekleri uygulayarak kendi isteklerinden ödün verir. Kendi kimliğini kaybeder. Bakımsız ve silik olmanın kadınlığın gerekliliği olduğuna kendisini de inandırır. Ancak bir süre sonra kocasını onu bakımsız ve silik olmakla suçlayarak, daha renkli, daha dekolteli, daha neşeli başka bir kadına gitmeyi tercih eder. Başka bir örnek. Kadın, çalışmaya başlar, evden desteklense bile bu kez iş yerinde mobinge ve tacizlere uğrar. Kadın, erkek egemen iş dünyasında yükselmek için çok daha büyük bir çaba göstermek, farklı engellerle karşılaşmak durumunda kalır. Şayet taciz ya da mobinge uğrarsa bu yine büyük ihtimalle kadının “adam gibi” davranmamasından kaynaklanmaktadır.

 

 Kadın, boşandığı zaman kötü yola düşmeye müsait, evlenmediği zaman evde kalmış, marazlı, bozuk, çocuğu olmadığı zaman arızalı etiketlerine maruz kalıyor. Evlenmemiş bir kadın “sahipsiz” kabul ediliyor. Sosyal çevredeki itibarı ve ona bakış açısı bile değişiyor. Bugün, televizyonda, medya organlarında, hatta internette tütün maddeleri, alkol, markalar ve kan mozaiklenerek sansürlenirken, kadına şiddet ve bu şiddete neden olan silahlar açık açık, özellikle gençleri özendirecek şekilde gösteriliyor. Kadın cinayetleri, namus ve erkeklik gösterisi olarak tanımlanıyor. Sansür kime ve neye hizmet ediyor? Ya da sansürlenmeyen bu kötülükler, silahlar birbirini vuran çeteler neye hizmet ediyor anlamak mümkün değil!

 

sandalim-kiyiya-bagli ZEYNEP NUTKU TİYATROHANE

Oto sansüre gelince, unutmamamız gereken en önemli şey, kadına şiddet ve fiziksel/psikolojik taciz uygulayan erkekleri de, kendini ezdiren ya da erkeği üstün görerek, egemenliği altına giren kadınları da, kadının yetiştirdiği. Elbette bir çocuğun yetişmesinde baba kavramı çok değerli, baba da çocuk yetiştiriyor ama bir çocuğun anne ile doğumdan itibaren geliştirdiği bağ, birlikte geçirdiği zaman, yeme-içme gibi hayati ihtiyaçlarının karşılanması, özellikle Türkiye baz alındığında, babadan daha fazla. Annenin ya da babanın kız çocuğu ve erkek çocuğu arasında ayrım yapması, cinsiyetlerini öne sürerek kurallar koyması, aile içindeki sansürün başlangıcı oluyor. Bu noktada kadının yani annenin kızına yaptığı cinsiyet ayrımcı baskı ve sınırlandırmalar ise, farkında olmadan oto sansürün anneden kız çocuğuna geçişinin temellerini atıyor.

 

Ne kadar aydın, eğitimli, açık görüşlü bir aileden gelirseniz gelin, hemen herkes mutlaka bir kere bile olsa ailesinden “bu saatte kız başına”, “bu kadar kısa etekle mi”, “sana güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum” gibi laflar duymuşsunuzdur. Aslında çocuklarımızı korumak için sarf ettiğimiz bu sözler, farkında olmadan kız çocuklarının, “kadın”, “dişi” kimliklerini ilk özgüvensizlik tohumlarını ve sansür uygulamasının başlangıcı oluyor. Sansürsüz kız çocukları yetiştirmek için, onları önce cinsel kimlikleri ile değil, insan olma, her işin üstesinden gelebilme inancı ile yetiştirmek gerektiğine inanıyorum. Mesela babam ehliyetimi ilk aldığımda bana külüstür bir araba almıştı. Bana dedi ki, su kaynatır, yağ biter, kimseye muhtaç olma. Yarın sanayiye gidiyoruz. Gittik, tanıdığı boyacı, kaportacı, yedek parçası hepsi ile beni tanıştırdı. Bundan sonra bir ihtiyacı olursa size gelecek, yardımcı olursunuz dedi. Bunun bende yarattığı özgüven şahaneydi. Arabamla ilgilenmek için ne beceremem hissi ne kadınım yapamam hissi, ne de bir başkasına ihtiyacım var hissi… hepsi uçtu gitti.

 

Bu noktada altını çizmekte yarar görüyorum, şunu da belirtmeliyim ki, her şeyi yapabilmesine rağmen kendi cinsiyetine ve kadınlığına sığınarak, yapamayacağını söyleyen bir kadın da kendisine oto sansür uygulamaktadır.

 

Kadının, toplum içindeki sansür ya da oto sansürü ile ilgili bu kadar konuştum çünkü, tiyatroya ve kadın oyuncuya geçmeden önce, oyuncunun mesleki kimliğinden önce toplum içinde bir kadın olarak yaşadıkları ve aslında hepimizin bildiği sıkıntılara değinmek istedim. Kadın oyuncu, yaşadığı toplum ve yakın çevre içinde özgür olamadığı sürece, mesleki anlamda da özgür olamaz ya da özgür olabilmek için ciddi bir mücadele vermek zorunda olur diye düşünüyorum.

 

Tiyatroda kadın oyuncu çok geç yerini bulmuştur. Antik Yunan’da tiyatro tarihinin başlangıcı sayılan yıllarda kadın sahneye çıkmamaktaydı. Daha sonra tiyatronun en kötü zamanları, en aşağılık bir meslek olarak görüldüğü Antik Roma’da daha çok erkeklere eğlence olsun diye köle olan kadınlar sahneye çıkarılıyordu. Ortaçağda kadınların sahneye çıkması kesinlikle yasaktı. Daha sonra Fransa’da soylu kişilerin metresleri, hayat kadınları sahneye çıkmaya başladı. İlerleyen yıllarda evli olan ve ancak kocası ile sahneye çıkabilen kadın oyuncular oldu. Kısacası tiyatroda kadının kendisi bir sansür unsuruydu. Türk tiyatrosu tarihine bakıldığında ise, Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmıştır. Çünkü tiyatro, sahneye çıkmak namuslu kadınların icra edebileceği bir şey değildir. 1920 yılında sahneye ilk çıkan ve türlü zorluklarla, yasaklar, sansürler, sahneye çıkma yasağı ile mücadele eden Afife Jale’yi, sonrasında yine ilk kadın oyunculardan Cahide Sonku’yu, Bedia Muhavvit’i ve onların ışığında sahneye çıkan, bugün bizlere çok daha rahat ve özgür bir alan sağlayan kadın oyuncularımızı da saygıyla anmak gerektiğini düşünüyorum.    

 

Aslında tiyatroya ve sahneye çıkma fikrine bakış açısı bu sansürü doğurmuştur. Tiyatro çok uzun yıllar sadece bir eğlence malzemesi, hafif bir iş olarak görülmüştür. Halen kimi çevreler bu gözle bakmaktadır. Bu nedenle zaten tiyatronun kendisi ve oyuncular bu bakış açısı ile ve sansür ile yıllardır mücadele vermektedirler.

 

Daha önce de belirttiğim gibi, sansürün etkisi, ister istemez oto sansüre dönüştüğü için kimi zaman, toplumdaki kimlik kaygısı ile kadın oyuncu kendisine sansür uygulayabilmektedir. Bunun nedenleri, yine kendini ve toplumsal itibarını korumak içgüdüsü ile gerçekleşmektedir.

 

Ancak oto sansür ile denetimli olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Sahne üzerinde gerekçeleri sağlam, mantıklı temellere oturtulmuş bir rolün, mizansenin aksi bir duruma itiraz etmek, reddetmek oto sansür değil, rolün, oynanan karakterin mantıklı ve inandırıcı bir çizgide olması içindir.

 

Kendi karakterine uymadığı ya da toplum içinde itibarsızlaşmaktan korktuğu için, birtakım rollerin ya da mizansenlerin reddedilmesi ise oto sansürdür. “Ben hayat kadını oynamam” (!!!) Sebep? Çünkü ailem izleyecek, çünkü ben öyle basit bir kadın değilim, ben eşcinsel oynamam, sahnede küfretmem vs. bunların hepsi maalesef kendi sahne deneyimlerimden aktardığım gerçek örnekler. İşte bu noktada maalesef kadın oyuncumuz ya da erkek fark etmez, kendisine bu oto sansürü uygulayarak, kimliği ile mesleki kimliğini, karakterin kimliğini birbirine karıştırarak mesleğine saygısızlık etmiş tabiri caizse mecazi anlamda şizofrenik bir yanılsamanın içine düşmüştür.

 

Ancak kimi zaman, sizi o baskı altına alan toplumsal bakış, maalesef mecburen bir oto sansüre sürüklemektedir. Özellikle turne yapan sanatçı arkadaşlarım bilir. Çok farklı yerlere gidilir, çok farklı kesimlerden insanların karşısına çıkılır. Bazen hayatında hiç tiyatroya gitmemiş oyun izlememiş insanların karşısına çıkarsınız. Bazen hayatındaki tiyatro algısı, askerlik yıllarındaki aç-aç gecelerinden ibaret olan insanların karşısında oyun oynamaya çalışırsınız. İşte benim için o anlarda, kendimi korumaktan çok mesleğimi ya da kurumumu, özel tiyatro ise tiyatromu korumak içgüdüsü ile bir iç oto sansür başlar. Bunu sahneye yansıtmam, yansıtan da yoktur sanırım ama o baskı üzerimde arttıkça artar. Belki de izleyici keyifle oyunu izliyor ve hiç de negatif şeyler düşünmüyordur ama ben kendi içimde kurgular yaparım. Sonra bu psikolojik baskı için kendime kızarım.

 

Sonuç olarak toparlamam gerekirse, oyuncunun oto sansür uygulaması yaratıcılığına ket vurmakta, sahneden ve oyundan keyif almasını engellemektedir. Oto sansür bir kimlik kaybıdır. Elbette seyirci, oyuncunun velinimetidir, ancak sadece toplumun ve seyircinin ne düşündüğünü ön planda tutarak var olmamak ve oto sansür uygulamamak gerekir.  Yinelemek istiyorum, eğer doğru ve mantıklı bir temele oturuyorsa, rolün/oyunun gerektirdiklerini verilmek istenen mesajı ya da karakterin alt metnini, kendisine oto sansür, seyirci ise sansür uygulamadan, akıllıca ve inandırıcı yollar arayarak, zekice seyirciye sunmalıdır.

 

Oto sansürsüz, özgür günler dilerim herkese. Teşekkürler.

 

TİYATRO SANATINDA KADININ ROLÜ - MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ

OYUN YAZARLARI VE ÇEVİRMENLERİ DERNEĞİ (OYÇED) TARAFINDAN DÜZENLENEN SEMPOZYUMDA HALKA İLİŞKİLER UZMANIMIZIN YAPTIĞI KONUŞMANIN TAM METNİ

melike çerçioğlu bilgiç oyçed tiyatro sanatında kadının yeri

KADININ ROL KARMAŞASI

Dünyanın, cevabı en karışık sorusu: Ben kimim? 

Bazı durumlarda kendimizi tanıtmamız, sonrasında anlatacaklarımızın anlamlı hale gelmesi için ilk adımdır. Ben Elmas Melike Çerçioğlu Bilgiç. Anlatacaklarımın anlamlı hale gelmesi için kendimle ile ilgili söyleyebileceğim yüzlerce şeyden seçtiklerim şunlar: 2010 yılında Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi,  Halka İlişkiler ve Tanıtım bölümünden mezun oldum. Eğitimim süresince ve mezun olduktan sonra da  kurumsal firmalarda ve basında çalıştım. 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Oyunculuk Bölümü mezunu eşim Erk Bilgiç ile Tiyatrohane adındaki tiyatro atölyemizi açtık. O tarihten beri atölyemizde iletişim, kayıt, reklam, tanıtım ve koordinasyon gibi yönetimsel süreçle ilgileniyor ve bünyemizde bulunun Doğaçhane isimli doğaçlama tiyatro grubumuzda oyunculuk yapıyorum. Yani hem patron, hem öğrenci, hem halka ilişkiler uzmanı, hem de oyuncu olmakla birlikte eşimin karısı, katılımcıların annesi - ablası hem de kadromuzdaki atölye liderlerinin arkadaşıyım. İşte bu noktada, bir kadınını rol karışmasının ve kadınlardan beklenen sorumlulukların  bir örneği haline geliyorum. 

MODERN ZAMAN KADINLARI 

Tiyatro sanatında ister oyuncu, ister yazar, yönetici yada yönetmen olsun kadınların, önsezilerine, detaycılığına ve merhametli tarafına çok ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Bu özelliklere sahip bir çok erkek meslektaşımız olsa da doğanın, kadın beynine ve bedenine bu özellikler konusunda daha cömert davrandığı bilimsel bir gerçek. 

Modern zaman kadınlarının dünyayı feth etmek için doğru topuklu ayakkabılara ihtiyacı yok. Pek çoğu benim gibi fetih hazırlığı yaparken, interneti sınırsız olan bir telefona, şarj aletine ve kahveye ihtiyaç duyuyorlar. 

YABANCILAŞMA

Kurumsal firmalarda, satış sektöründe ya da basında çalışırken pozitif ayrımcılığı fark edip bu durumu kullanmak pek çok kadın meslektaşımın yaptığı bir şeydi. Bir ürün satarken, bir problem çözmeye çalışırken kişilerin kadınlara yaklaşımının daha ılımlı olduğunu pek çok gözlemledim. Benim için ilk yabancılaşma orada başladı. Neden karşılarında sarışın ve makyajlı bir kadın gördüklerinde bağırmayı kesen erkekler vardı? Neden gergin bir kadın müşteriyi gülümseyerek dinleyen yakışıklı bir erkek daha ılımlı karşılıyordu? 


Yıllar içerisinde doğaçlama tiyatro yöntemiyle sahneye çıktığım onlarca oyunda farklı ip uçları yakaladım. Hem komedi türündeki tiyatro sporu gösterilerinde, hem de dram türündeki Forum Tiyatro performansında bu sorulara cevap almak için seyircileri, onların beni izlediğinden daha dikkatli izledim. Yönergeleri alırken kadın erkek fark etmeksizin kullandıkları eril dili gördüm. Belli noktalarda sadece kadınların, belli noktalarda da sadece erkeklerin anladığı esprilere şahit oldum. Ama bu deneyimlerden beni en çok sarsan “Şirket” isimli mobbing (iş yerinde psikolojik baskı) ve taciz üzerine performans sergilediğimiz forum tiyatro oyunuydu. 


KADINLAR KADINLARA KARŞI

Kısaca “Forum Tiyatro” türünde oyuncular önceden çalışılmış on beş dakikalık bir ön oyun sergilerler ve bu ön oyunda ortada konan ana sorunu forum mantığında seyirciler ile birlikte tartışarak ve doğaçlamalarla tekrar önerilen şekillerle oynayarak baskı altındaki kişi ya da kişilerin sorunun çözmeye çalışırlar. Forum tiyatro türünde performans sergileyen doğaçlama oyuncusu ve moderatör her türlü tartışmayı yönetmeye açık ve donanımlı olmalıdır. 

ŞİRKET - MOBBING VE TACİZ

“Şirket” bir önceki sene oynadığımız “Domino” isimli aile içi şiddeti konu alan forum tiyatro oyunumuzun devamı niteliğinde olmasa da ortak karakterler içeren bir yan hikayeydi. Şirket isimli oyunda başrol karakterimiz Banu medikal ürünler satan büyük bir firmada yeni işe başlayan bir satış sorumlusuydu ve müşterisi büyük bir hastanesin baş hakimi olan ve “Domino” isimli oyundan tanıdığımız baskıcı baba karekteri Murat Beye büyük bir satış üzerine çalışıyordu. Bu süreçte Murat Bey’in sözlü ve fiziksel tacizine maruz kalmaktaydı. Banu’nun satış müdürü Tülay ise ona bunun normal olduğunu ve gerekirse kadınlığını kullanarak bu işi bitirmesi gerektiğini söylemekteydi. Banu, gazi olmuş babasına ve ev hanımı annesine bakmaktaydı ve çok hırslı bir insan olduğu için işinde yükselmek istiyordu. Ve sonunda kendisinin yükseldiğini ve müdür olduğunu, ailesine çok sert davrandığını ve altındaki elemanlara da fazlasıyla baskı uyguladığını görüyorduk.

DOMİNO - AİLE İÇİ ŞİDDET


Seyirciler ön oyun sonrasında Banu hariç, karakterlerden yalnızca bir tanesinin karakteri üzerinde değişiklik yaparak istedikleri biz zamana dönüp tekrar oynamamızı istiyorlar yada kendileri sahneye gelip oynayabiliyorlardı. Hatta izlemedikleri bir sahneyi tarif edip ilgili karakterleri bir araya toplayarak baskıyı azaltmak için yeni anlar yaratabiliyorlardı.

Bir oyuncu olarak perde arkasında, Banu karakterini oynarken içimde bir yerde hala Melike olarak düşünüp Banu olarak cevap verdiğimden benim için bazı durumlarda sakin kalabilmek çok zor oldu. Bu metinli tiyatro oyunlarında oynadığımdan çok farklı bir deneyimdi. 

Her yeniden başlatma sürecinde gelen önerileri deniyor ve çözüm bulamıyorduk. Çünkü çözümün Banu’nun değişmesi olduğunu biliyordum. Yine oyunu oynadığımız bir gece seyircilerden birinden gelen önerileri sizinle  direkt alıntılayarak paylaşıyorum:

Banu, Murat Bey’in tacizlerinde sıkılmıştır ama işini de kaybetmek istememektedir.  Seyircilerden biri iş arkadaşlarından birini oynamak üzere sahneye gelir. Kahve molası odasında oynamaya başlarlar. Ve arkadaşının öneri şu olur:

  • Banu,  Madem Murat Bey seni bu kadar rahatsız ediyor ona birini yönlendirelim. Biliyorsun bu işi yapan Rus profesyoneller var.

Moderatör düdüğü çalıp oyunu durdurdu. Salondaki yüzlerce insan kahkahayla gülüyordu. Sonra seyircilerden başka biri sonuçta bunun onların mesleği olduğunu söyledi. 

Burada tartışmak istediğim bedenini satan kadınların yaptıklarını eleştirmek isteğim değil, bir satış sorumlusunun yaşadığı baskıyı ve tacizi çözmek için baskıcıyı profesyonel seks hizmeti ile ödüllendirme fikri.

Şirket oyunu oynadığımız başka bir gece seyircilerden birinden gelen yorumu sizinle  paylaşıyorum:

Banu Murat Bey’e zorla satış yapmasını isteyen müdürü Tülay Hanım’a istifasını verir ve babasının bir arkadaşının aracılığıyla gayrimenkul emlak danışmanı olarak işe başlar. Bir müşterisi ile ev turu yaptığı sırada müşterisi kendisini sözle taciz eder ve ısrarcı olur. Moderatör düdüğü çalar ve oyunu durdurur.

Seyircilerden bir kadın Banu’nun başına hep bunun geldiğini, çünkü onun sarışın olduğunu ve sonuçta şık giyinmekle şuh giyinmek arasında fark olduğunu belirtti. Belki de Banu’nun üzerindekilerin öyle bir mesaj verdiğini söyledi. Tabi ben oyuncu olarak siyah bir tişört ve kot ile sahnedeyim ama kendisi hayal dünyasında Banu’nun kırmızı ve dekolte elbise giydiğini hayal ediyor olabilir. 

Burada da tartışmak istediğim bu kadın seyircimizin aslında bunları söylerken kadınlara karşı bir düşmanlığını sezmiş olmam ve onun için çok üzülmem.

Bir oyuncu olarak bu olay gibi karşılaştığım onlarca olay var. Ve hepsi bana genel olara toplumumuzda kadın erkek eşitsizliği ile şu fikri veriyor. 

Sorun sadece erkelerin düşünme tarzı değil. Hem kadınların hem erkeklerin düşünme tarzında

Tiyatro sporu türünde sahneye çıktığım zamanlarda komedi üzerine çalışıyorum. Ama bir kadın olarak benden beklenen ahlaklı bir komedi anlayışı . Bunu seyircilerin yüzünden sezebiliyorum. Yıllarca seyirci ile iç içe oynamanın insanda yarattığı muazzam bir sezi var. Bel altı espri diyebileceğim ama kesinlikle küfür olmadan yaptığım şakalarda nasıl da kızardıklarını, kahkaha atarken bu üstü kapalı şakayı anlamalarını yanlarındakilere nasıl açıklayacaklarını düşündükleri için bıyık altı gülen kadınları gördüm. 


Türkiye’de stand-up çok nadir yapılıyor ve dünyada da olduğu gibi erkekler daha baskın. Çünkü bizim kültürümüzde de erkekler akıllarına gelen her şeyi söyleme konusunda daha özgür yetiştiriliyor. Ve stand- up tarzı komediler mutlaka cinsel şakalar içeriyor ama kadınlar hayatlarında hiç cinsel ilişkiye girmemiş ve çocuklarının mikser yada blendırda yapmışlar gibi davranılıyor. 

Fotoğraf: Hakan Dere

Fotoğraf: Hakan Dere

RAKAMLAR 

Dünya’daki araştırmaları incelediğim veriler güncel olsun, olmasın tiyatro sanatında erkeklere oranla kadınlar ne kadar az yer aldığını gördüm. Türkiye’de ise ne kadar derine inersem ineyim böyle bir araştırma bulamadım. Ama türkiye istatistik kurumundan aldığım verilere göre;

2017 yılında Türkiye’deki sahne sayısı: 783

2017 yılında Türkiye’deki eser sayısı: 8.948

2017 yılında İzmir’deki eser sayısı: 624

2017 yılında Türkiye’deki seyirci sayısı: 7.006.410

2017 yılında İzmir’deki seyirci sayısı: 365.480

(KAYNAK: http://www.tuik.gov.tr/Start.do)


Kadınını rol karışmasının ve kadınlardan beklenen sorumluluklarına bir yenisini daha ekliyorum. Bu konuda kim araştırma yapacak? Biz! 

Peki bu sahnelerden kaçının sahibi bir kadın, kaç eseri bir kadın yazar yazdı ve bu oyunları izleyenlerin ne kadarı kadın? 

Bilmiyoruz. Ve öğrenmek için çaba sarf etmediğimiz her şey gibi öğrenene kadar ne kadar kötü durumda olduğumuzu asla öğrenemeyeceğiz!