YENİ DÖNEM KAYITLARIMIZ BAŞLADI! - MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ

OYUNCULUK EĞİTİMİ, DOĞAÇLAMA EĞİTİMİ, FİZİKSEL TİYATRO VE ÇOCUKLAR İÇİN YARATICI DRAMA EĞİTİMLERİMİZ İÇİN KAYITLARIMIZ BAŞLADI!

tiyatrohane ailesi banner-min-min.jpg

Tiyatrohane Sanat Okulu olarak 2017-2018 eğitim sezonunu açmaya hazırlanıyoruz.

Ege Üniversitesi ile yaptığımız iş birliği sayesinde bu zamana kadar yüzlerce tiyatro sevdalısını, akademik bir alt yapı ile mezun ettik. Kuruluşumuzun beşinci yılında bu sayının katlanarak artmasıyla ailemizin kalabalıklaşmasından heyecan duyuyoruz.

Alanında uzman eğitimlerimiz ve açık iletişim tarzımızla dersler süresinde ve sosyal hayatta yüzlerce hayata dokunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi bu sene de gerçekleştirdiğimiz "Eğitmen Kampı" ile yeni sezonun müfredatı hazırlandı. Değişen ve gelişen eğitim biliminin yeni yollarını keşfederek daha doğru eğitim planlarının peşinde hiç yılmadan koşan değerli eğitimenlerimize teşekkür ederiz.

Yeni sezon kayıtlarımız için bizlere 0232 422 2631 ve 0507 132 2632 numaralı telefonlardan ulaşarak bilgi ve randevu alabilirsiniz.

Melike Çerçioğlu Bilgiç / Halka İlişkiler Uzmanı

Detaylı bilgi için;

TİYATROHANE’DEN POLİSİYE BİR OYUN “ YALANIN ARDINDAKİ”

BİLİNEN YALANLARIN SAKLANDIĞI, İNKÂR EDİLEN GERÇEKLERİN SU YÜZÜNE ÇIKTIĞI VE İKİ KİŞİNİN YÜZLEŞTİĞİ SESSİZ BİR SATRANÇ OYUNU...

“Sevgi, çok ikiyüzlü bir kelime...”

“Aşk, tanrıların bize verdiği bir oyuncak...”

Bünyesinde üç farklı tiyatro ekibi barındıran ve Ege Üniversitesi ile işbirliği halinde akademik kadrosu ile oyunculuk eğitimi veren Tiyatrohane Sanat Okulu, profesyonel oyuncuların yer aldığı “Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu” ile bu sezon perdesini bir polisiye oyunuyla açtı. Son iki oyunları kalan ekip ve 29 Nisan ve 13 Mayıs tarihlerinde Cumartesi günleri seyircisi ile buluşacak.

yalanın ardındaki Tiyatrohane

Tiyatroya farklı bakış açısı ile seyirciye yeni bir deneyim yaşatacak olan oyun Tiyatrohane’nin Alsancak Kıbrıs Şehitleri’ndeki Black Box (Kara Kutu) salonunda, seçilen otuz kişiye özel olarak sergileniyor. Başrollerinde ekrandan ve beyaz perdeden aşina olduğumuz ama gönlünü tiyatroya veren Erk Bilgiç ve Burak Çimen rol alıyor. Sorgu odasında geçen oyun boyunca seyircilerin tüm olayın ortasında yer aldığı ve yaşanan tüm anlara yakından şahitlik ettikleri oyunda; karısını öldürmekle suçlanan bir psikiyatristle, kendini bu cinayete çözmeye adamış bir dedektif arasında geçen kedi-fare oyunu işleniyor. Oyun ile ilgili özel sorularımıza aldığımız cevaplar sizlerle...

·         Seyirci ile iç içe oynamak nasıl bir duygu oldu sizler için? Bu kadar yakın olmak performansınızı olumlu mu olumsuz mu etkiliyor?

Erk Bilgiç: İlginç bir duygu... Seyircinin ne hissettiğini anlayabiliyoruz ve ne kadar dikkatli izlediklerini. O yüzden keyifli oluyor. Seyirciden geri dönüşü de çok net olarak algılayabiliyoruz. Oyunculuk anlamında kendimizi geliştirmeyi sağlayan bir deneyim oldu.

Burak Çimen: Seyircinin enerjisini hissetmek ve oyuna aktarmak çok büyük avantaj... Bu anlamda klasik sahnelerde oynanan oyunlarla aramızdaki fark, seyirci ve oyuncu arasındaki duvarın ortadan kaybolması ve oyunun hepimize ait olması diyebiliriz. Bu da oyuncuların performansını tabi ki olumlu anlamda çok yükselten bir durum. Seyircinin yakın olması oyuncu olarak daha çok konsantre olmamızı sağlıyor. Tabi bu seyirci açısından bir konsantrasyon getiriyor çünkü kendi dünyaları dışında bir gerçekliği izlemek yerine o gerçekliğin tam da içinde oluyorlar.

·         Karakterlerinizde sizi heyecanlandıran şey neydi? Nasıl hazırlandınız?

yalanın ardındaki zeynep nutku

Erk Bilgiç: Benim oynadığım karakter bir psikiyatrist ve mesleğinin getirdiği avantajlarını diğer karakter üzerinde kullanıyor. Bu yüzden derinliği çok fazla olan bir karakter. Eylemleriyle sözleri birbiriyle tezatlık barındırıyor. Role hazırlanırken mesleki anlamda bir gözlem yaptım. Psikiyatristlerin sakinliği ve söylediklerinin altında hep başka bir amaca yönelik hedefleri olmasını temel alarak bir karakter yarattım.

Burak Çimen: İşine bağlı ve onu her şeyin üstünde tutan bir cinayet bürosu komiserini canlandırıyorum. Kendi iç dünyasında ve özel hayatında aslında birçok problemi olan ve mutsuz diyebileceğimiz bir karakter. Lakin bu mutsuzluğunu iş yaşamına aktarmaktan imtina ediyor. Karaktere çalışırken kafamızdaki yerleşmiş standart polis imajının dışında kalmaya gayret ettim. Bazı durumlarda karşısındaki suçluyla empati kurma yoluna giden bir polisi canlandırmaya çalıştım. Bunun için de her ne mesleği yapıyor olursak olalım öncelikle insan olduğumuz duygusunu unutmamaya çalıştım karakteri yaratırken. Ve insan olmanın bize bahşettiği naiflik ve duygu geçişlerini oynadığım sert karakterle harmanlamaya çalıştım.

 

·         Oyun içindeki şiddet sahneleri seyircinin çok yakınında oynanıyor. Doğal gözükmesi için neler yaptınız?

Erk Bilgiç: Seyircinin uzak olmaması nedeniyle gerçeğe yakın olması bizim için çok önemliydi. Gerçeklik hissinin yaratılması için tıbbi gerekçelerden doğan fiziksel reaksiyonların, vücuda yansımasının belli bir eforla seyirciye aktarılması gerekiyordu. Bu anlamda kondisyonel çalışmalarla bunu gerçekleştirmek için çok uzun bir prova sürecimiz oldu.

Burak Çimen: Gerçekten şiddet uyguluyoruz. (Gülüyor) Birbirimize zarar verme olasılığı yüksek olduğu için bu sahneler için mümkün olduğunca çok çalıştık.. Seyirci ile iç içe olduğumuz için “mış gibi” yapmak oyununun bütün gerçekçiliğimizi alıp götürebileceğinden bazı teknik hareket çalışmaları, ses ve nefes tekniklerini kullanarak bu sahnelerin üstesinden gelmeyi başardığımız düşünüyorum.

·         Büyük şehirlerdeki yalnızlık ve aşk olgularını inceleyen bu oyunda şehir olarak İzmir’i nasıl değerlendiriyorsunuz? İkiniz de bir süre İstanbul’da yaşayan ve çalışan kişiler olarak İzmir’den kopmamayı neden tercih ettiniz?

Burak Çimen: Hiç düşünmeden bu soruya verilebilecek tek cevap; “Huzur arıyoruz”. Nefes alma ihtiyacımızı İstanbul’da gideremediğimiz için İzmir ile bağımızı hiçbir zaman kopartmayı da düşünmüyoruz. Oyundaki karmaşık durumların ve insanların birbirine güvensizliği ve entrikaları, İzmir’e oranla İstanbul’daki yaşam ve hayat şartlarına daha çok benzerlik gösteriyor. Bu bağlamda baktığımızda İzmirli olmak ve hayatımızın büyük kısmını İzmir’de geçirmek kişisel olarak daha huzurlu ve sevgi dolu olmamı sağlıyor. Şehirdeki aşk hayatı sorusuna gelirsek, 16 senedir aynı insanla mutlu bir beraberliği olan bir adam olarak benim bu soruyu cevaplamam mümkün değil. (Gülüyor)

Erk Bilgiç: 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu yalnızlık. Oyunun yazarı Nick Rongjun Yu, bunu aşk teması üzerinden oldukça iyi ele almış. Elbette İzmir Türkiye’nin en yaşanabilir şehri ama eminim pek çok insan böylesine güzel bir şehirde bile kendini yalnız ve sevgisiz hissedebilir. İstanbul, gri ve mutsuz bir şehir... İzmir’se benim için mavilik ve huzur. Bende sonsuzluk hissi yaratıyor. Burada doğup büyüdüğüm için sanki bu şehirle organik bir bağım varmış gibi hissediyorum.

OYUN KÜNYESİ:

Yazan: Nick Rongjun Yu

Çeviren-Yöneten: Zeynep Nutku

Sahne Tasarımı: Cenk Oral

Reji Asistanı: Buse Demirel

Işık Kumanda: Mustafa Özer:

Oyuncular: Burak Çimen – Erk Bilgiç

Yapım Sorumlusu: Melike Çerçioğlu Bilgiç

Teknik Destek: Vahap Polat

ERK BİLGİÇ KİMDİR?

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan mezun olduktan sonra profesyonel tiyatrolarda oyuncu olarak görev almıştır.2007- 2008 yılında "Karayılan", 2008 "Bir Varmış Bir Yokmuş", 2009-2010 "Kavak Yelleri", 2010-2011 "Bitmeyen Şarkı" ve "İzmir Çetesi" gibi dizilerde ve "Veda" sinema filminde performans göstermiştir. 2009-2011 yılları arasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde akşam okulları bölüm başkanlığı yapmış, 2011-2013 yılları arasında ise İzmir Akkademi Tiyatro’da oyunculuk, seslendirme eğitimi vermiş ve yönetmenlik yapmıştır. Erk Bilgiç 2013 yılında Tiyatrohane’yi kurmuştur. Eğitimlerine ve sahne çalışmalarına Tiyatrohane’ de devam etmektedir.

BURAK ÇİMEN KİMDİR?

 Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olmuştur. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ve Hollanda’da Rast Tiyatrosu’nda “Gülün Öpüşü” oyununda oyuncu olarak görev almıştır. “Şubat”, “Fatih”, “Diriliş Ertuğrul”, Kış Güneşi”  televizyon dizilerinde yer alan Çimen, “Bamsı Beyrek” ve “Salur Kazan” isimli televizyon filmlerinde de rol almıştır. Yer aldığı sinema filmleri “10 Adım”, “Dabbe 6”, “Kaçış” ve “Beyaz Balina” dır. Çimen 2016 yılında provaları başlayan Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oynadığı “Yalanın Ardındaki” oyunu ile sahne çalışmalarına Tiyatrohane bünyesinde devam etmektedir.

 

İLETİŞİM: Melike Çerçioğlu Bilgiç

0232 422 2631 – 0507 132 2632

www.tiyatrohane.net

bilgi@tiyatrohane.net

Kıbrıs Şehitleri Cad. No:48 Kat:1 D:101-102 Alsancak/İzmir

YAZIN VE TİYATRO -Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatro bütün sanatların bireşimidir. Ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmesi gereken beş temel alanı vardır: yapıt, oyuncular, tasarımcılar, yönetmen ve seyirciler… Yüzyıllar boyu güzel sanatlar kapsamı içinde dans, müzik, şiir ve yazın, yontu, resim ve mimarlık ele alınmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından bu yana tiyatro alanında olan gelişmeler ve özellikle uygulama alanındaki atılımlar yukarıdaki listeye bir yenisini ekledi: tiyatro. Oysa eskiden, tiyatro, yazının bir dalı olarak düşünülürdü. Bunun böyle olmadığı, yani tiyatronun bir yazının dalı değil de, başlı başına bir sanat olduğu sonunda anlaşıldı. Zaten tiyatro sanatına şöyle dikkatlice bir bakarsak, bütün sanatları kullanan ve bunları uyumlu bir bireşime götüren tek sanat olduğunu izleriz.

Dansın gövdesel hareketleri ve anlatımları, müziğin tartımı, melodisi ve uyumsal bütünlüğü, yazının ölçüleri ve sözcükleri, plastik sanatların çizgi, biçim, yığın ve renk uyumları tiyatro dediğimiz olgunun tamamlanmasında yer alır. Tiyatronun güç kaynakları resim, müzik, yazın, sinema, fotoğraf, mimarlık, yontu, dans, vb. gibi sanat, toplumbilim, ruhbilim, tarih, felsefe, dil halkbilim gibi bilim, dekor, giysi, ışıklama, oyunculuk vb. gibi teknik dallardır. Bütün bunların tamamlanmış bir tiyatro gösterisinde tiyatro tarafından özümlenebilmesi için bir bütünlük, gerekli vurgular, tartımlar, dengeler, oranlamalar, uyum ve çekicilik içinde birleştirilmiş olmaları zorunludur. Bunun için tiyatro, yazından farklıdır. Tiyatro yapıtı, yazın kurallarından apayrı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır.

Metin, tiyatronun yalnızca bir parçasıdır. Tiyatro metinsiz de var olabilir. Tiyatronun başlangıcında yazı değil, hareket vardır. Ancak metin, tiyatro olgusu içinde önemli bir öğedir. Tiyatro metni aşarak, ama yine de ona dayanarak, oyuna, birtakım bağımsız, yaratıcı öğeleri getirir: söze can katar, sözü bir görünüşe, düşünceyi bir eyleme sokar. Kısacası, tiyatro yazının değil, yazın, tiyatronun bir parçasıdır. Tiyatral yapıt, daha doğarken yazınsal yapıttan ayrılır. Her şeyden önce, sözcük biçimleri içinde saptanmış yazın, tek kişinin yaratıcılığına dayanır. Tiyatro ise birliktelik başarısı ile ortaya çıkabilir; çünkü bir çok gücün birlikte, uyumlu yaratısına bağlıdır.

Oyun yazarının, dramaturgun, yönetmenin, tasarımcıların (dekor, giysi, ışıklama vb.), oyuncuların, dansçıların, bestecilerin, çalgıcıların, sahne teknisyenlerinin, fıslayıcıların, çağırıcıların ve daha birçoklarının hep birlikte, uyumlu ve dikkatli çalışmaları ile tiyatro gerçekleşebilir. Ancak bu birliktelik de yeterli değildir; tiyatronun var olması için seyirci gereklidir. Tiyatronun anlamı seyirci ile ortaya çıkar; çünkü tiyatronun yaşaması, sahneden seyirciye, seyirciden sahneye olan kan dolaşımına bağlıdır. Bunun içinde, seyirci topluluğunun yapısı, sahneye koyuş biçimi ve oyuncuların özellikleri oranında önem kazanır. Kısacası tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin iç içe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un dediği gibi ‘’Tiyatro, sürekli devrim demektir.’’ . Durmadan gelişen ve değişen insanoğlu ile iç içe bir sanat olan tiyatro, aynı zamanda bir insan bilimidir de…

Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültür ve sanatı kapsayan ‘’sistematik bir ruh bilimi’’ olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, ‘’özel kültür bilimi’’ deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır. Bu devinim içinde, tiyatro yapıtının geçici niteliği, kişiyi, tiyatro sanatını yeniden kurmak için ön çalışmalara zorlar. Tiyatro, yazından çok arkeolojinin yöntemlerine benzerlik gösterir. Örneğin, tiyatro araştırmaları (yazından çok başka bir yolda) birçok çizgiyi bir araya getirerek, isterse binlerce yıl öncesinden olsun, tümünde düşünceyi, üslup tarihini, tekniğini, toplumsal sonuçları çıkarabilmek için canlandırmak zorundadır. Söz gelimi, dekor yorumu, söz yorumu kadar önemlidir. Dekor ise, maske sanatını, hareketlerin simgelerini, giysi özelliklerine olan ilişkiyi, ışıklamanın büyüsünü ve sahne etmenlerini kapsayacak biçimde hazırlanmalıdır. Yazın alanının değerlendirme ölçütleriyle tiyatronun ölçütleri arasında önemli bir fark vardır. Yazınsal yapıtın değerlendirilmesinde verilen yargıda zaman aşımı en önemli ölçüttür. Yüzyılları aşarak gelen yazınsal bir yapıtın etki gücü bu değerlendirmede önemlidir; bunun için, göreceli de olsa, o yapıtın yazın açısından yetkin olması gerekir. Oysa bu bir sahne yapıtını değerlendirmede söz konusu değildir.

Tiyatroda metin yalnızca ateşleyici bir öğedir. Tiyatro sanatını değerlendirebilmek için yalnızca metin dili değil, yaratıcı bir oyun düzeninin, dekorun, giysinin ve ışıklamanın ve benzerlerinin dili de önemlidir. Bu saydıklarımızın değer ölçütleri ise birbirinden değişiktir. Bir sahne yapıtı, yazın tarihçisinin ya da incelenmesinin güzelduyusal ölçütleri açısından değerli bulunmayabilir, ama aynı yapıt, tiyatro incelemecileri tarafından – tiyatro tarihi ve getirdiği güncel katkı açısından sahneleme yönünden ya da oyunculuk sanatında önemli bir yapı değişikliğine olanak tanıdığından- değerli görülebilir. Buna bir örnek, Musahipzade Celal’in oyunlarıdır. Bunlar yazınsal değerlendirmede ‘’hafif’’ ya da ‘’değersiz’’ görülmesine karşılık, tiyatro incelemecileri açısından ‘’ilginç birer model’’ olarak ele alınmışlardır. Tiyatro incelemecisinin klasik yapıtları değerlendirmesi de, yazın incelemecisinin değerlendirmesinden farklıdır. Seyirci, tiyatronun iki temel alanından biri olduğu için, incelemeci, o başyapıtları güncellikleri açısından ele alır. Aiskhilos’un Prometheus’u ya da Shakespeare’in Macbeth’i bugünün seyircisi için neler getirir ve hangi açıdan günceldir, sorusunun yanıtı tiyatro açısından yaşamsaldır. Ayrıca, bir de bu oyunların hangi seyirci için oynanacağı göz önünde tutulur; çünkü tiyatro sanatının tamamlanması için seyirci önemlidir; oyuncusuz tiyatro olamayacağı gibi, seyircisiz de tiyatro olamaz! Yazın alanında, yazarın yazdığı metin kendi tarafından tamamlanır; basılıp kitap durumuna gelir ve okuyucu önüne çıkar. Oysa tiyatroda yazarın metni, ancak birçok çalışanın yaratısı ile hazırlanır ve seyirci karşısına çıkınca tamamlanır. Oyun yazarı, yönetmene, oyuncuya, dekor ve giysi sanatçısına, ışıklama uzmanına, çeşitli teknik ve yönetsel öğelere bağımlıdır. Bunun için, oyun yazarının ortaya çıkardığı metin, genellikle olduğu gibi oynanabilecek bir metin değildir. Çoğu kez, zorunlu olarak, bu metin üzerinde dramaturgi çalışması yapılarak, metin oynanabilecek duruma getirilir. Metni, ille de yazarın istediği biçimde oynamak kişiyi yanlışa götürebilir. Çünkü az önce de açıkladığım gibi, yazın alanının değer ölçütlerini, tiyatro alanında kullanmak yanlıştır.

TİYATRO NEDİR? - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

GENEL BAKIŞ-DRAM SANATI - TİYATROYA GİRİŞ

DRAM SANATI - TİYATROYA GİRİŞ

1.BÖLÜM 

Tiyatro nedir? Ya onu ölümsüz yapan? Taş devrinden bu yana insanoğlu ne için bu kadar değer vermiştir? Oyuna, taklide ve onu birlikte yaşamaya? Bunun iki temel nedeni vardır: biri, insanın kendinden ötede olmayan yönelik içgüdüsel eğilimi, öteki de onun bilinmeyen şeyleri kutsal ve gizemli olana karşı duyduğu korkuyla karışık özlemidir. Tiyatronun kaynağı, yaşamsal gereksinimlerini sağlayan ilkel insanların, onları yaşatan, üreten ve geliştiren eylemlere, duygulara ve düşüncelere karşı takındıkları tavırdadır. Onların avladıkları hayvanlar, dalından koparıp yedikleri meyveler, yağmura, baskına karşı kurdukları evler, ısınmak için kestikleri ağaçlar, suyu geçmek için yaptıkları sallar, ağaçlara tırmanmak için yaptıkları saz ipler onların doğaya sağladıkları üstünlüğün birer göstergesidir. Bunun da bilincine varmış ilkel insan, bu bilgisini tartımlı hareketler yapıp sesler çıkararak, dans ederek topluca değerlendirmiştir. Doğanın durmadan insan yaşamını etki altında tutmasına karşı insan da doğal olanı değiştirerek üstünlük sağlama yoluna gitmiştir. Bu üstünlüğü anlatımı ise, ilkel insanın topluca düzenlediği yalın ve yabanıl oyunlarla var olmuştur. Bu ilkel oyunlar giderek daha belirgin ve düzenli bir duruma gelmiş ve ritüeller ortaya çıkmıştır. Böylece insanın doğa ile ilişkisinde büyü varolmuş; çeşitli giysiler, maskeler, tartımlı hareketler, gizemli sesler doğal olanın dışında kalan üsluplaştırmayı, başka deyişle sanatsal anlatımı getirmiştir.

        Öbür yanda, insan oğlunun dinlenmek, vakit geçirmek, eğlenmek ve düşünmek için bulduğu topluca oyunlar, güncel sorunları ve olayları yansıtmıştır. Doğa ile ilişkisinde Büyücü’nün yönetiminde törensel gösteriye giren insanoğlu, güncel olayları yansıtan oyunlarda da homo ludens, yani ‘’oynayan insanı’’ var etmiştir. Ritüel, insanın doğayla çatışmasını simgelerken, ilkel insanın günlük işlerini yansıtan oyunlar da onun öteki insanlarla olan ilişkilerini ya da çatışmalarını anlatmıştır.

        Öyleyse ilkel insan, birlikte ortaya çıkardığı anlatım biçimlerinde iki kaynaktan hareket etmiştir; anlatım biçimini düzenleyen konu (ki güncel bir olayı yansılar) ve bu konunun insan doğasına ilişkin büyü yanı (ki yaşamın evrensel özdeğerlerini ortaya çıkarır.

        Tiyatro olgusunun iki yarım küresi, yani sahne ile seyirci arasındaki birleşmede, insanoğlunun yaşamında doğrulara yönelik bir artış sağlama işlemi hiçbir zaman yaşamın kuru ve katı tanımlaması değildir. Tiyatronun görevi her an insanı bütünlüğü içinde düşünürken heyecanlandırmak, kendisini bir başkasının yaşamı ile görebilmesini sağlamaktır. Brecht gibi, öğreticiliğe önem veren bir kuramcı yazar bile yalnız aklı, yalnız düşünceyi değil duyguyla ve sezgiyle de seyircisini etkileme yolunu tutmuştur. Çünkü seyircinin karşısına yalnızca bir tiyatro yapıtıyla çıkmak mümkün değildir, o tiyatro yapıtına seyircinin aktif katılımı da gereklidir. Çağımızın en büyük kültür tarihçilerinden biri olan Avusturyalı Ernst Fischer şöyle der: ‘’Alın yazısı dünyayı değiştirmek olan bir sınıf için sanatın yalnızca büyülemek yerine, aydınlatmak, eyleme itmek olması ne denli doğruysa, sanatta büyünün payının da bütünü ile bir yana bırakılamayacağı o denli doğrudur. Gelişiminin bütün evrelerinde, ağırbaşlıyken de, eğlendiriciyken de, inandırırken de, abartırken de, anlamlıyken de, anlamsızken de, düşleri işlerken de büyünün her zaman payı olmuştur sanatta. Sanat, insanın, dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir; ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat.’’ Fischer’in bu sözlerinde, az önce değinmiş olduğum, tiyatronun kaynağındaki, birbirinden koparılamayacak olan ikili öz’ün uzantısını belirlenmektedir. Bunların biri anlatım biçimini düzenleyen, düşünce açısını saptayan ve güncel bir olayı yansıtan konudur: bunu tarihsel öz deyimiyle karşılayabiliriz. Öbürü ise, insan yaşamının evrensel özdeğerlerini ve varoluşun nedenlerini araştıran büyüdür: buna da evrensel öz diyebiliriz.

        Tiyatronun kaynağındaki bu ikili özü kısaca ele almak gerekir. Tarihsel öz, güncel olma niteliği içinde tarih boyunca değişerek, her çağın gereksinimlerine göre dönüşüme giren, dinamik, genellemesine olan bir yönelimdir. Evrensel öz, insanın varoluşunu, değişmeyen özellikleri içinde değerlendiren, ama bunları tarihsel gelişimin boyutları kapsamında ele alan statik, derinlemesine olan bir yönelimdir.

        Tarihsel öz, topluca yaşayan insanı, o insanın ilişkilerini ve onun daha iyi yaşama olanaklarını araştırır; insanın düşünsel, siyasal, toplumsal ve kültürel çabaları üzerinde bir incelemeye girer; insanı ve yaşamını değişkenliği ve gelecekteki olasılığı içinde göstererek eleştiriye yönelir. Estetik varoluşu temeli olarak tarihsel gerçeği kabul ettiğinden insanı oluşum durumunda gösterir. Bu düzeyde davranışlar ve olaylar vurgulanır; bunun için de, genel sorunlar başlangıç noktası olur. Bu genellemesine yönelişte seyircinin akıl yoluyla tepkisi sağlanır. Seyirci, düşünme, yargılama ve karar verme olanağını elde eder.

        Ancak seyircinin etkilenip aktif duruma gelebilmesi, kendi içinde artmaya, çoğalmaya gidebilmesi için, bu genellemesine yönelişe sıkı sıkıya bağlı olan derinlemesine yönelişi yaşaması zorunludur. Bu derinlemesine yöneliş de evrensel öz ile sağlanır. Bu düzeyde estetik, etik ve yapısal özellileriyle birer açımlanır; bunun için de başlangıç noktası özel sorunlar olur. Bu derinlemesine yönelişte, seyircinin duygu yoluyla tepkisi sağlanır; seyirci bu kez sezgi ve algılama ile aklı destekler. Bu ikili özün örtüşmesiyle tiyatronun içeriği var olur.

        Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür. Tiyatro genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı fark etmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare oyuncularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle söz etmiştir: ‘’İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çeki düzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.’’ Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, ‘’insanoğlunun canlı yansısı’’ olarak deyimler.

        Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın cinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez. Bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

        Oyunlarına yazdığı önsözlerle büyük düşünce hareketleri getiren George Bernard Shaw ‘’Niçin Puritanlara’’ adlı yazısında, tiyatroyu bir büyü yeri olarak görür. Bu büyü yerinin cezalı yığınları, ellerinde olmadan kendini aramanın yıkılışını gerçekleştirirler. Tiyatro bugün yeniden bir büyü yeri olmaktadır; çünkü tiyatro, çağımızın bocalayan insanlarına çoktandır kaybolmuş bir töreni getirmektedir. Bu törende, seyirciyi, büyüleyici bir düzenle aynalar tutulur. Büyü, yaşam gerçeğini tiyatral gerçek ile vermektir. Tiyatral gerçek ise, birçok sanatçının birlikte yaşaması, birlikte çalışması ve uyumlu bir sanatsal sonuca ulaşmasıdır.

        Tiyatro, eskiden bir yazın dalı olarak kabul edilirdi. Sonunda bunun böyle olmadığı ve tiyatronun başlıbaşına bir sanat olduğu anlaşıldı. Nitekim tiyatro sanatına dikkatlice baktığımızda, bunun bütün sanatları kullanıp bunları uyumlu bir bireşime götüren tek sanat olduğunu izleriz. Dansın gövdesel hareketleri ve anlatımları, müziğin tartımları, yazının ölçüleri ve sözcükleri, plastik sanatların çizgi, biçim, yığın ve renk uyumları tiyatro dediğimiz olgunun tamamlanmasında yer alır.

        Tiyatronun güç kaynakları resim, müzik, yazın, sinema, fotoğraf, mimarlık, yontu, grafik, dans, vb. gibi sanat; toplubilim, ruhbilim, tarih, felsefe, dil, halkbilim, göstergebilim, vb. gibi bilim; dekor, giysi, ışıklama, oyunculuk, vb. gibi estetik-teknik dallardır. Bütün bunların, tamamlanmış bir tiyatro gösterisinde özümlenebilmesi için, bir bütünlük, gerekli vurgular, dengelemeler, oranlamalar, uyum ve çekicilik içinde birleşmiş olmaları gerekir.

        Bunun için de, tiyatro yazından farklıdır. Tiyatro yapıtı, yazın kurallarından apayrı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır. Metin tiyatronun yalnızca bir parçasıdır. Tiyatro metinsiz de var olabilir. Tiyatronun başlangıcında da, özünde de söz değil, hareket vardır. Ancak metin tiyatro olgusu içinde önemli bir öğedir. Tiyatro metni aşarak, ama yine de ona dayanarak, oyuna birtakım bağımsız, yaratıcı öğeleri getirir: söze can katar, sözü bir görünüşe, düşünceyi bir eyleme sokar. Kısacası, tiyatro sanatında, tiyatro yazının değil, yazın tiyatronun bir parçasıdır.

        Tiyatral yapıt daha doğarken yazınsal yapıttan ayrılır. Her şeyden önce, sözcük biçimleri içinde saptanmış yazın tek kişinin yaratıcılığına dayanır. Tiyatro ise birliktelik başarısı ile ortaya çıkabilir; çünkü birçok gücün birlikte, uyum yaratısına bağlıdır. Oyun yazarının, yönetmenin, tasarımcıların(dekorcu, giysici, ışıklama uzmanı vb.) oyuncuların, dansçıların, bestecilerin, çalgıcıların, sahne teknisyenlerinin ve daha birçoklarının hep birlikte, uyumlu ve dikkatli çalışmalarıyla birlikte tiyatro gerçekleşebilir. Ancak bu birliktelik de yeterli değildir; tiyatronun var olması için seyirci gereklidir. Tiyatronun var oluşunu seyirci gerçekleştirir. Tiyatro, sahne ile seyirci arasındaki organik kan dolaşımını sağladığı anda yaşama geçer. Bunun için de seyirci topluluğunun yapısı, sahneleme biçimine ve oyuncuların özelliklerine göre biçimlenir. Kısacası, tiyatro yapıtı yaratıcı özelliğini, her oynayışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin iç içe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü ‘’doğum-gelişme-ölüm’’ çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, ‘’Tiyatro, sürekli devrim demektir. Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile iç içe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir ‘’insan bilimi’’dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültür ve sanatı kapsayan ‘’sistematik bir ruh bilimi’’ olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, ‘’özel kültür bilimi’’ deyimini kullanmıştır.

        Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır. Bu devinim içinde, tiyatro yapıtının geçici niteliği, kişiyi, tiyatro sanatını yeniden kurmak için ön çalışmalara zorlar. Tiyatro, yazından çok arkeolojinin yöntemlerine benzerlik gösterir. Örneğin, tiyatro araştırmaları (yazından çok başka bir yolda) birçok çizgiyi bir araya getirerek, isterse binlerce yıl öncesinden olsun, tümünde düşünceyi, üslup tarihini, tekniğini, toplumsal sonuçları çıkarabilmek için canlandırmak zorundadır. Söz gelimi, dekor yorumu, söz yorumu kadar önemlidir. Dekor ise, maske sanatını, hareketlerin simgelerini, giysi özelliklerine olan ilişkiyi, ışıklamanın büyüsünü ve sahne etmenlerini kapsayacak biçimde hazırlanmalıdır.

       Yazın alanının değerlendirme ölçütleriyle tiyatronun ölçütleri arasında önemli bir fark vardır. Yazınsal yapıtın değerlendirilmesinde verilen yargıda zaman aşımı en önemli ölçüttür. Yüzyılları aşarak gelen yazınsal bir yapıtın etki gücü bu değerlendirmede önemlidir; bunun için, göreceli de olsa, o yapıtın yazın açısından yetkin olması gerekir. Oysa bu bir sahne yapıtını değerlendirmede söz konusu değildir. Tiyatroda metin yalnızca ateşleyici bir öğedir. Tiyatro sanatını değerlendirebilmek için yalnızca metin dili değil, yaratıcı bir oyun düzeninin, dekorun, giysinin ve ışıklamanın ve benzerlerinin dili de önemlidir. Bu saydıklarımızın değer ölçütleri ise birbirinden değişiktir. Bir sahne yapıtı, yazın tarihçisinin ya da incelenmesinin güzelduyusal ölçütleri açısından değerli bulunmayabilir, ama aynı yapıt, tiyatro incelemecileri tarafından – tiyatro tarihi ve getirdiği güncel katkı açısından sahneleme yönünden ya da oyunculuk sanatında önemli bir yapı değişikliğine olanak tanıdığından- değerli görülebilir. Buna bir örnek, Musahipzade Celal’in oyunlarıdır. Bunlar yazınsal değerlendirmede ‘’hafif’’ ya da ‘’değersiz’’ görülmesine karşılık, tiyatro incelemecileri açısından ‘’ilginç birer model’’ olarak ele alınmışlardır.

       Tiyatro incelemecisinin klasik yapıtları değerlendirmesi de, yazın incelemecisinin değerlendirmesinden farklıdır. Seyirci, tiyatronun iki temel alanından biri olduğu için, incelemeci, o başyapıtları güncellikleri açısından ele alır. Aiskhilos’un Prometheus’u ya da Shakespeare’in Macbeth’i bugünün seyircisi için neler getirir ve hangi açıdan günceldir, sorusunun yanıtı tiyatro açısından yaşamsaldır. Ayrıca, bir de bu oyunların hangi seyirci için oynanacağı göz önünde tutulur; çünkü tiyatro sanatının tamamlanması için seyirci önemlidir; oyuncusuz tiyatro olamayacağı gibi, seyircisiz de tiyatro olamaz!

        Bir yazın yapıtı, yazarın kendi tarafından tamamlanır; basılıp kitap durumuna gelir ve okuyucu önüne çıkar. Oysa tiyatroda yazarın metni ancak birçok çalışanın yaratısı ile hazırlanır ve seyirci karşısına çıkınca tamamlanır. Oyun yazarı, yönetmene, oyuncuya, dekor ve giysi tasarımcısına, ışıklama uzmanına, çeşitli teknik ve yönetsel öğelere bağımlıdır. Bunun için, oyun yazarının yazdığı metin, genellikle, olduğu gibi oynayabilecek bir metin değildir. Çoğu kez, zorunlu olarak, bu metin üzerinde dramaturgi çalışması yapılarak metin oynanabilir duruma getirilir. Metni ille de yazarın istediği biçimde oynamak gerekir diye bir kural yoktur. (Ancak burada, ülkemizde çoğu kez iyi bir oyunu bile bozan kötü yönetmene prim verdiğimiz sanılmasın.) Çünkü az önce de açıkladığım gibi, yazın alanının değer ölçütlerini tiyatro alanında kullanmak yanlıştır.

        Viyana Saray Tiyatrosu’nun sanat yöneticiliğini yapmış olan Heinrich Laube’nin 1847 yılında ‘’Tiyatro, kendi çağında gerçekten yaşayanı göstermekle sorumludur,’’ sözlerini anımsayarak, tiyatronun güncelliği konusunu öyle yeni bir şey olmadığını belirtmemizde yarar var. Yirminci yüzyılda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: ‘’Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar,’’ yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ‘’ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin’’ dilemektedirler. Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne ‘’çağının aynası ve kısaltılmış tarihi’’dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılayabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, ‘’çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa’’ daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır.

        Tiyatronun ‘’yaratıcı birlikteliği’’nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyunda genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı tözü taşır. Bir oyunun sahne üzerinde gerçekleştirilmesi için, yorumun, oyun düzenini, dekorun ve oyunculuğun ufukları da buna ekleniyor. Böylece, ya uyumlu ve doğru bir sonuç ya da bozulmuş bir görünüş sağlanıyor. Barok üslubun yükselişi ve sanatçıların aydınlanması için bir zamanlar Leibnitz’in kullandığı ‘’küçük Tanrı’’ deyimini, oyuncuların, tasarımcıların ve sahne teknik adamlarının yardımlarıyla soluk alabilen dünyayı yaratan ve buna bir de anlam katan tiyatro yönetmeni için kullanabiliriz.

       Tiyatro sanatının gerçek bireşimcisi yönetmendir. Sahne üzerindeki oyunun tamamlanmasında hem bir düşünür, yorumcu, düzeltici, hem de içerikle biçimi, biçimle tekniği uyumlu bir yolda bir araya getirerek bütünlüğü kazandıran kişi odur. Onun güç kaynakları, dünya görüşü, sanatsal yaratıcılık ve bilimsel yetenektir. Yönetmenin üç yönlü ilişkisi vardır; yazarla, sahneyle ve seyirciyle. O, her üç kesime karşı da birinci derecede sorumlu kişidir.

      Oyuncu, tiyatronun iki temel öğesinden biridir(öteki de seyirci). Tiyatro sahne olmadan da, dekor ve giysi olmadan da, ışıklama, müzik ve metin olmadan da var olabilir. Ama oyuncu olmadan var olmasına olanak yoktur. Kukla ve gölge oyununu düşünsek bile, burada da kulakları ya da tasvirleri oynatan bir oyuncu vardır. Oyuncu ile seyirci arasındaki akım, etki-tepki bağı, tiyatroyu yaşatan temel ilkedir. Oyuncu-seyirci bileşkeni ile tiyatronun en üstün özelliğini, başka deyişle yaşayan organizmalar ilişkisini buluruz.

        Eichendorf’un ‘’ozan dünyanın yüreğidir’’ sözü en belirgin biçimde, oyun yazarı için de geçerlidir. Oyun yazarı, bugün her yerde şiddetin yaşandığı, acımasız bir dünyanın en yakın tanıdığıdır. O, duyguların saklandığı bir dünyada yaşar; çünkü bizler, sevgilerin bilinçli bir biçimde ayrı düştüğü ve yaşamı ‘’gizliden oynayan’’ bir çağda yaşıyoruz. Fransız düşünür Pierre Emmanuel bir toplantıda şöyle demiştir: ‘’Oyun yazarı, dünyanın belirsiz korkusunu olumlu bir huysuzluğa çevirmelidir; bir yandan da yeniliğin doğruluğunu denemelidir. Çünkü dünyamız, yeni bir şey getirmek için hedefini sık sık kendi elleriyle yıkıyor. (…) Tüm değerlerimiz parçalandı. Bundan da kolayca anlaşılabilicek korkumuz doğdu. Ama bu korku, inançlarıyla korunmuş olan insanları yaratıcı bir huzursuzluğa geçirdi ve böylece sonsuza olan duyguyla birleştirdi.

        Bizler, şuanda, ileri bilimsel, uzay çağının ilk aşamalarını yaşamaktayız. Bu ileri bilimsel çağa teknolojik gelişme egemendir… Ve yaşamımız her gün biraz daha artan bir hızla, teknik adamlar ve istatistikçiler tarafından yönetilmektedir. Böyle bir dünyada, insanlar, yaratıcı bir dünyaya katılma şanslarını her gün biraz daha yitirmektedirler; çünkü her şey daha önceden hazırlanıp önümüze konmaktadır ve biz çoğu zaman bu mekanizmayı anlamakta güçlük çekiyoruz. Makineler giderek yaratıcı ustaların yerini alıyor, istatistikçiler ise düşüncenin… Kendi başımıza düşünemez duruma geliyoruz. Bilgisayarlar tarafından doğrulanmadıkça kendi çözümümüzü kabul ettiremez olduk. Özgün yaratıcılığın yerini, sentetik yaratıcılık aldı. Artık evlerimizde müzik yapmıyoruz, bunu bizim için yapan elektronik aletlerimiz var. Yüksek sesle konuşamıyoruz, tartışamıyoruz, iletişim kuramıyoruz, çünkü televizyonun donuk camından dünyayı anlamaya çalışıyoruz. Sanat olaylarına daha az katılır olduk. Ve giderek başka insanlara onların yaptıklarına katılma sevincimizi, daha doğrusu yaşama sevincimizi yitiriyoruz. Sonuçta, bir arada yaşamanın, birlikte üretmenin sevincini yok etmeye başladığımızda yaratıcı varlık olma durumundaki amaçlarımızı da unutuyoruz. Giderek yaşamı seyredenler olmaktayız. Ve böylece kendi öz değerlerimize de yabancılaşıyoruz.

        Tiyatronun amacı, bu yozlaşmayı engellemek, hiç olmazsa geciktirmektir. Nükleer savaş tehlikesinden, çevre kirliliğinden, hatta bazı toplumlardaki açlık sorunundan bir gün kurtulabiliriz. Ancak dikkatli olmadığımız takdirde boşlukta kalmış insanların çoğalmasıyla, başka deyişle, ‘’ölüm içgüdüsü’’nün çoğalmasıyla, yok olmaktan kurtulamayız. Sanatın sınırsız toprakları üzerinde, tiyatro, yarının dünyasını kurtarmak adına estetik dünyayı yaratmak zorundadır. Tiyatro, asla ölmediği için değil, sürekli yeniden doğduğu için ölümsüzdür. Gelecekte bizim küllerimiz üzerinde, efsanevi kuş Zümrüdüanka gibi yeni bir dünya, daha mutlu bir dünya yaratmada, tiyatro da bu önemli görevini sürdürecektir. (...)

Özdemir Nutku 

Kabalcı Yayınları:7 Bilgi Dizisi:2 İkinci Basım: Temmuz 1990

 

AT - Bir Caligula Taşlaması - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

İMPARATOR İSTEDİĞİ HER ŞEYİ ALIR. GYULA HAY-AT
 

Gyula Hay’ın Brecht’in ölümü dolayısıyla 18 Ağustos 1956 tarihli Neue Deutschland gazetesinde yayımlanan yazısı şöyle: ‘’Biz Macar yazarları, günlük çalışmalarımız içinde yazınsal gelişmenin siyasete ne kadar bağlı olduğunu açıklamak için son günlerde epeyi olanak elde ettik. Düşüncelerimde sık sık Brecht’e yöneldiğimi söyleyebilirim. Onun yapıtlarından öğrendiğim ilke: Bir yazarın, ne olursa olsun, gerçekleri yansıtmaktan şaşmaması gerektiğidir; gerçekleri yazmak bir yazarın dinidir. Ondan öğrendiğim başka bir şey de bir yazarın gerçeğe bağlı kaldığı sürece, gerçeğin de o yazarı yarı yolda bırakmayacağıdır.’’ Hay, bu sözleriyle kendi tutumunu da ortaya koymuştur. Onun için de, Çağdaş Macar Tiyatrosu’nun en önde gelen oyun yazarıdır. At onun 1960 yılında, hapisteyken yazmaya başladığı bir oyundur. Hay, bazı tarihçileri yazdığı Caligula’nın konsüllüğe bir atı getirmesi olayını, aksiyonun merkezi yaparak totaliter devlet anlayışını , kara mizah yoluyla eleştirmiştir. Bir makalesinde belirttiği gibi, o dünyayı insanlara zindan eden, insanlık tarihinin karanlık güçlerine karşı şakayla karışık ciddi bir oyun yazmıştır. Hitler Almanyası’nda ve Stalin Rusyası’nda soluk alamayan Hay, her türlü totaliterizme karşıdır. Caligula’nın konsüllüğe bir at getirmiş olduğu tarihsel gerçek midir, değil midir bu hiç de önemli değildir. Önemli olan, uygarlığın tehlikeli bir dönemece girdiği çağımızda Caligula’ların yaşamlarını hala sürdürebilmeleridir. Caligula gibi, devlet kasasını bile soymaktan çekinmeyen yöneticileri eğlenceli, ama gizli bir burukluk içinde gösteren yazar, aynı zamanda yöneticilerin büyüklük hastalığını körükleyen çıkarcı şakşakçıları da ele alır. At, ezen ve ezileni naiv bir biçimde gösteren, ama değindiği gerçeklerle çağımızın ciddi sorunlarına yönelen bir oyundur. Hay’ın bu çocuksu görünümü ardında yılların acı deneyimlerinin ve dehşet verici olaylarının bir yakınsı vardır. Bu oyunda kumar yoluyla devlet yönetimi, halkın körü körüne modaya uyması, yönetici kadronun yozlaşmışlığı, yalnızca paranın önem kazandığı bir düzen ve cinsel sapmalar yer alır. At’taki dramatik olay, duyguları kötüye kullanılarak uyutulan halkın, başına geçirilen bir atı bile konsül olarak kabul etmesi, bu atı putlaştırması ve hatta bu ata kızlarını peşkeş çekmek için birbirleriyle yarış etmesidir. Bu, oyundaki tek suçsuz yaratık, olup bitenden haberi olmayan, otunu yiyip kaşağılanan konsül hazretleri attır. Ancak at bu suçsuzluğunda, suçlular tarafından kötüye kullanıldığından, bir ‘’at olmanın’’ verdiği masum bir yaşam yerine, suçluların suç ortağı yaptıkları bir yönetici durumuna girer. Caligula’nın dünyasına ve mantığına uyan ‘’bilinçli saçmalık’’tır bu. Grotesk öğeler, oyunun çağdaş bir persiflaj olarak ele alınmasını gerektirir. Oyunun amacı yalnızca güldürmek değildir; güldürürken, eğlendirirken çağımızın dehşet veren Caligula’larını da akıldan çıkarmamız gerektiğini bir kez daha anımsatmaktadır.

 

 

TİYATRO VE TOPLUMUMUZ - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Türk halkı sanata açık, ama ne yazık ki sanatı, genellikle, medyanın yönlendirdiği popülist yaklaşımla değerlendirebiliyor. Sanatı seven gerçek aydınların değerlendirmeleri, bu popülist yaklaşım tarafından gölgeleniyor. Bunun bir nedeni, halkımızın çoğunluğunda ailelerin sanatı ve özellikle de tiyatroyu bir gereksinim olarak görmemeleri. Halkın çoğunluğu sanatı, daha çok bir eğlence aracı olarak kabul ediyor. Ülkemizde felsefenin ve felsefi ortamın geri planda kalmasından dolayı ciddi, düşünceye yönelik oyunlardan pek hoşlanmıyor. Varsa yoksa eğlencelik kabilinden oyunlar. Sağ olsun, görsel medyanın büyük bir kısmı da buna çanak tutuyor. Bir başka neden de, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, Atatürk sayesinde, sanatın toplum için hayati değer taşıdığı anlayışı egemendi; oysa bugün bu anlayıştan uzaklaşıldığı gibi, yönetici kadroların bu konuda nasır bağlamış olmaları, hantal ve hastalıklı bir toplum yaratmalarına neden olmuştur. Bilindiği gibi, günümüzde hiçbir siyasal parti, programında, sanata ilişkin doğru dürüst bir proje üretmemiştir. Ülkeyi yönetenlerin, halkın hayati gereksinimlerinden biri olan sanatsal yaşama, mutlaka bir katkısı olmak zorundadır. 
Büyük kentler dışında, tiyatro açısından yoksul olan yüzlerce Anadolu kenti, tiyatroyu yalnızca turne yapan topluluklarla tanıyor. Bunların bir bölümü, kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışıyor, amatörce girişimlerde bulunuyor; ama büyük bir bölümü ise gerçek tiyatroyu hiç yaşamamış durumda. Türk halkının tiyatroya nasıl baktığı belli; çoğunluğu hiç bakmıyor bile!

Atatürk Antlaya'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nu incelerken. 9 Mart 1930

Atatürk Antlaya'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nu incelerken. 9 Mart 1930

Yaşamımızda Tiyatronun Yeri - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür.

Tiyatro, genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı farketmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare yorumcularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle sözetmiştir: “İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çekidüzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.” Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, “insanoğlunun canlı yansısı” olarak deyimler.

Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın tinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi, maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

Kısacası, tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin içiçe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü «doğum-gelişme-ölüm» çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, “Tiyatro, sürekli devrim demektir.” Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile içiçe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir «insan bilimi» dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister, tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültürü ve sanatı kapsayan «sistematik bir ruh bilimi» olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, «özel kültür bilimi» deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır.

Çağımızda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluğu vardır. Bundan kırk yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: “Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar, yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin” dilemektedirler.

Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne «çağının aynası ve kısaltılmış tarihi» dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılıyabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, “çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa” daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır. Tiyatronun «yaratıcı birlikteliği»nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyun da genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı özü taşır.

Özdemir Nutku

Doğaçlama Üzerine - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

Tulûat Üzerine Notlardan Biri

Her şeyden önce, tulûat sanatçılarının çevrelerinde olup bitene, dünyadaki insan ve toplum ilişkilerine, siyasal gelişmelere karşı duyarlı olmaları gerekir. Bu duyarlık kültür birikimi ile çağdaş gelişimin sentezi olarak bilinç aşamasına varmalıdır. Bundan başka, tulûat sanatçısı, tekniğini, içinde yaşadığı halkın özelliklerini gözden yitirmeden ve çağdaş oyunculuk yöntemlerini bir kenara itmeden ortaya çıkartmalıdır. Ayrıca, tulûat sahnesinin bir çadır tiyatrosu olmadığını, tulûat tiyatrosunun da kendine özgü sanatsal kuralları ve bütünlüğü olduğunu sanatçı dikkatinden kaçırmamalıdır. Eğer tulûat tiyatrosunun ciddiyetine inanıyorsak, bu işin ciddilikle yapılması ve topluma yararlı olabilecek niteliklerin elde edilmesi gerekir. Artık teneke yuvarlayıp göz süzmekle tulûat olmuyor. ‘Boş vermişim dünyaya,’ düşüncesinde yatan yozlaşma, kaçış ve karamsarlık, tiyatro gibi büyük etkinliği olan yaşam sanatında görülmemelidir; çünkü boşvermişliğin ne yanından bakarsak bakalım, zavallılığı ve çaresizliği içinde insanoğluna hiçbir yararı yoktur; üstelik insanları manen uyuşturduğundan, onları farkında olmadan öldürdüğünden bir toplum için de tehlikeli bir zehirdir.

TİYATROHANE DOĞAÇLAMA TİYATRO - 1 (6).jpg

Siz tatildesiniz ama biz yeni sezon için çalışmaya başladık bile.

Yeni sezona hazırlanıyoruz! Ağustos ayının bu ilk günlerinde Afrika sıcakları hepimizi buharlaştırırken usanmadan yaratmaya çabaladığımız dünya için kolları sıvadık. Oyunculuk eğitimi için eğitmenlerimizle yapacağımız toplantıda yeni ders programımız belirlenecek. Yaratıcı drama eğitmenimiz ile bu sene gerçekleşecek çocuklar için yaratıcı drama derslerimizde izlenecek yolu konuşacağız. Doğaçlama tiyatro topluluğu ile yaptığımız tiyatro sporu oyunumuz bizi heyecanlandırdı, seneye nasıl bir yol izleyeceğimiz ile ilgili farklı düşüncelerimizi paylaşacağız. Tiyatro topluluklarımız ile ilgili oyun seçimleri hepimizi heyecanlandırıyor. Geçtiğimiz sezon İzmir'de seyircinin karşısına Veresiye Tekli Etmeyin Lütfen! isimli kara komedi oyunumuz ve At isimli komedi oyunumuz ile çıktık. Bakalım bu sene İzmir seyircisi için neler hazırlayacağız. Eğitimlerimiz ve kayıt görüşmelerimiz başlayana kadar size iyi tatiller bize de iyi çalışmalar.