HERKES DEPRESYONDAYKEN MUTLU OLABİLMEYİ BAŞARMAK: ZEYNEP NUTKU

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku   Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku

Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

Bugünlerde karşıma çok sık çıkan bir durum bu, herkes mutsuz, yorgun, bıkkın. Ve aslında bu insanların çok haklı sebepleri var. Geçim sıkıntısı, her gün yorgun bir iş çıkışı akmayan o trafik keşmekeşi, kimi için işsizlik kimi için iş hayatının acımasızlığı, kiminin derdi gerçekten çok büyük, kiminin tek derdi sadece internetten aldığı o rujun renginin yanlış olması, kimi vitrinde gördüğü o pahalı çantayı alamadığı için dertli, kimi akşam evine ekmek götüremediği için, kimisi hayatın farkında bile değil, sabah kalkıp işe gidip, akşama kadar bir masanın başında işini yapıp, evine döndüğünde sadece uyumaya vakti var.  Rutine binmiş ve sadece hayatta kalmak için geçirilen günü birlik hayatlar.  Oysa bir sağlık sorunu ya da beklenmeyen genç bir ölüm karşısında ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi tüm bunlar? O zaman herkesin ağzından “Sağlık her şeyin başı, aman sağlığımız yerinde olsun da…” sözleri dökülüyor. Gerçekten sağlık her şeyin başı. Tüm hastalıklar hepimizden uzak dursun.

Ancak sağlık sadece fiziksel sağlığımız değil elbette, akıl sağlığımız ve ruh sağlığımız da son derece önemli. Ruhumuz ve zihnimiz sağlıklı olduğunda bedenimize, cildimize, bakışlarımıza, hayata bakış açımıza yansıyor bu güzel durum. Böylesine acımasız bir dünyada, bu kaos içinde akıl ve ruh sağlığımızı korumak ise ayrı bir başarı ! Dünyaya gelmek için ipi göğüsleyerek birinci gelen o mücadeleci genimizin devam eden bir başarısı. Peki herkes mutsuzken mutlu olabilen bizden midir? Değildir. Peki bizler de mi mutsuz olup, soldan sağa, sağdan sola devrilelim. Elbette hayır. Aslında formül çok basit. Öncelikle hayata karşı duyarlı olmak, etrafımızdaki parlayan ve mutlu olan insanları görmek kadar, bakışları sönmüş ve mutsuz insanları görmek, buna dair çözüm aramakla başlamak gerekiyor.

aycicek-yili-.jpg

Yolda yürürken kaldırımın kenarında açan güzel bir çiçeği görmek, restoranda yemek yerken gözünüzün içine bakan aç bir kediyi ya da köpeği görüp lokmanızı paylaşmak, size sevgisini sunan bir hayvana sevgi göstermek, parkta gezinirken başınızı göğe kaldırıp, size o hoş serinliği sağlayan ağaçların yüceliğini görmek, arada bir toprağa basmak, tabanlarınızla toprağın serinliğini, engebelerini algılamak, sizinle oyun oynamak isteyen bir çocuğu reddetmemek, onunla bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, şehir trafiğinde, arabanın arka koltuğundaki sevimli bir bebeğe gülümsemek, hava kirliliğinin içinde uçup giden bir kelebeği fark etmek, ihtiyacı olanlara illa ki maddi değil, manevi olarak da yardım edebilmek. Aslında basit şeyler. Sadece farkında olmak, hayatın size sunduğu detayları kaçırmamak sanırım mutluluğun bir sırrı. Sevgi ve mutluluk sunan küçük şeyleri es geçmemek, her gün yaptığınız rutinleri kırmak, bakış açılarını değiştirmek, sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünmek bu işin sırrı. 

blog-cropped.jpg

Mutluluk, zincirleme bir durum. Siz mutlu olursanız başkaları da mutlu olur. Başka insanları mutlu ederseniz, bu mutluluk size de dönecektir. Düşünsenize eğer herkes, sadece kendini düşünen, tüm dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden insanlar olsaydı - ki bu tip insanlarla her gün, hayatın her anında ve alanında sıklıkla karşılaşıyoruz – dünya gerçekten yaşanılmaz hale gelirdi. Keşke herkes, başkalarını düşünerek hareket etse ve yaşasa, o zaman zaten bu zincirleme hareket sayesinde herkesin hayatı kolaylaşabilirdi. Bu duruma oyunculukta kullandığımız, odak-koordinasyon amaçlı yaptığımız bir ekip çalışması ile örnek vermek istiyorum. Herkesin elinde bir minik yastık, daire halinde yürürler. Ve herkes belli bir ritim içinde, aynı anda, yürürken yastığı arkasındaki arkadaşına atar ama yine aynı anda kendisine atılan yastığı da yakalamaya çalışır. İnsanların yastığı yakalama içgüdüsü bu çalışmada ağır basar. Herkesin tek derdi kendisine atılan yastığı yakalamaktır. Kimse arkasındaki ne yapıyor, yastığı nasıl yakalıyor düşünmez. Böylece sonuç bir kaos, yerlerde yastıklar, birbirine çarpan insanlar, daire bozulur, ritim kaçar, yürüme, koşmaya ya da durmaya dönüşür, bir süre sonra gerilen sinirler ve sinir bozukluğu ile kıkırdamalar, kahkahalar, haydi bir daha baştan. Bu durum asıl yapılması gereken şey keşfedilene kadar böyle devam eder. Bu süreç gerçekten de tam bir kaostur. Ne zaman ekip, aslında yapması gereken şeyin yastığı yakalamak değil, arkasındaki arkadaşının o yastığı rahatça yakalayabilmesini sağlayacak şekilde arkaya atmak olduğunu kavrar, işte o zaman, muhteşem bir uyum, bozulmayan bir ritim, harika bir odak, neşe ve başarı sağlanır. Herkes birbirinin hayatını kolaylaştırmak için çabaladığında zaten otomatik olarak hayat hepimiz için, sizin için, benim için bizler için kolaylaşmış olur. Bu nedenle, hepimiz, başkalarının alanına saygı duyar, bu hayatta hep beraber yaşadığımızı unutmazsak, inanın hayatı son derece kolaylaştırmış olur ve mutsuzluğumuzu bir nebze de olsa kırabiliriz.

Mutluluk, tüketmekle değil, üretmekle başlar. Fikir üretmek, iyilik üretmek, kendinizi yeniden var edecek yollar üretmek/bulmak…Bilgisayarın önünden kalkıp, telefonlara gömülmekten vazgeçip, gerçek hayatın güzelliklerini görmekle başlıyor mutluluk. Anları yakalayın, detayları yaşayın, farkında olun, farkındalık yaratın. ☺ 

Bir şarkı seçin kendinize. İçinizde bu şarkı hep çalsın, siz dans edin bu şarkı ile ve üretmeye başlayın! Mutlu günler dilerim hepimize. 

Zeynep Nutku

PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ - Uzm. Ece Türkmut

PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ            

Bale tarihinin ilk temsili İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

  Cumhuriyetin kuruluşuna kadar eğlence ve şenlik düzenleme önemli bir Osmanlı geleneğiydi. Padişah, çocukların doğumları, sünnetleri ya da düğünleri gibi vesilelerle meydan kurdurarak günlerce süren şenlikler hazırlatırdı. Osmanlıların bale ile tanışması, bu şenliklerde düzenlenen dans gösterileriyle oldu. İstanbul’da bilinen ilk bale gösterisi 1524 yılında gerçekleşmiş, İstanbulda’ki İtalyanlar Venedik elçisinin evinde bir bale gösterisi düzenlemişler, şarkılı ve konulu bu bale kayıtlara ‘dramma per musica(müzikli dram)’ olarak geçmiştir. Burada yer alan 1524 tarihi özellikle önemlidir; çünkü mevcut bütün bale tarihlerinde, ilk önemli bale gösterisi olarak 1581’de Fransız Sarayı’nda gerçekleştirilen ‘Balet Comique de la Royne’  belirtilir. Ayrıca, tam aydınlatılmamış olmasına karşın, Fransız Sarayı’ndaki eğlencelerde 1564,1565 ve 1575 yıllarında bazı bale yapıtlarının sergilendiğini gösteren ipuçları vardır. İstanbul’da 1524 tarihini taşıyan gösteri ise hepsinden öncedir. Aslında, bale tarihinde ‘ilk temsili’ olarak bilinen bu olgunun İstanbul’da gerçekleşmiş olması pek şaşırtıcı değildir: Çünkü İstanbul’un Galata semtinde 12. Yüzyıldan başlayarak Venedikliler, Floransalılar ve Cenevizliler, daha çok ‘tecimsel amaçlar’ kapsamında yerleşmiş bulunuyordu. Söz konusu 1524 tarihli gösteri olgusu ise bu azınlıkların Türk dostlarıyla birlikte Fransa Kralı 1. François’nın İtalya’daki yenilgisini kutlama kapsamında gerçekleştirilmişti. Daha sonraları, örneğin 17. Yüzyılda, Türkler Batı’nın çeşitli sahne sanatlarıyla değişik fırsatlarla tanışmışlardır.  Aynı zamanda geniş müzik bilgisi de olan İtalyan gezgini Pietro Della Vale, İstanbul’da 1614 yılında Venedik elçisinin konağında, Türklerin dans ve benzeri gösterilere katıldığını yazmaktadır. Sünnet şenliklerinden birinde gerçek anlamıyla ilk balenin sergilenişi ise Hammer Purgstall’ın ‘Osmanlı Devleti Tarihi’ adlı eserinde anlatılır. 3. Murat 14 Haziran 1582’de şehzadeleriyle birlikte yoksul çocukları da sünnet ettirdiği şenlik için 900 kişiden oluşan bir oyuncu topluluğu getirmiş, bu topluluk ‘Aya Yorgi’nin Ejderle Kavgası’ başlıklı bir bale sergilemiş ve aşk tanrısı Eros’un hikayesini canlandırmıştı.

 

Haremde dans

   Osmanlılarda ilk yerleşik bale çalışmaları 2. Mahmut(1784-1839) ve Abdülmecit (1823-1861) dönemlerinde ‘Osmanlı Devleti Muzikaları Umum Mürebbisi’ Donizetti Paşa’nın(Giuseppe Donizetti) çabalarıyla başlamıştır. Donizetti, Osmanlı sarayına Batı müziği ilkelerinin yanı sıra, opera, operet ve bale örneklerini de getirmiştir. Abdülmecit’in sarayında oluşturulan ‘Ehli Fennü Marifet Kız Fanfarı ve Bale Heyeti’ çalışmalarını haremde gerçekleştiriyordu, Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarında birer bölüm meşkane olarak ayrılmıştı. Donizetti’nin İtalya’dan çağırdığı eğitmenler kızlara ‘Garp musikisiyle dans dersleri’ veriyordu. ‘Opera Sanatı ile İlk Temaslarımız’ kitabında tiyatro tarihçisi Refik Ahmet Sevengil o dönemin atmosferini şöyle anlatmaktaydı: ‘’Abdülmecit sarayında musiki çalışmalarından biri de erkek sanatkarların teşkil ettiği fanfarlardan başka, genç kızların mürekkep bir fanfar ve bir de bale vücuda getirmesidir.Donizetti’nin idaresinde olmak ve değişik sazları öğrenmek üzere ayrı ayrı  İtalyan hocalar tuttuğu gibi, dans dersleriyle meşgul olan ustalar da vardı. Kız Bale Heyetinin haremde vereceği temsillerin musikilerini kızların icra etmesi, hareme erkek musikicilerin girmemesi maksadıylaydı ki, bu kadın fanfarları teşkil etmişti.’

Bale Halka Açılıyor

   Balenin halka açık bir gösteri sanatına dönüşmesi 19. yy sonlarına doğru gerçekleşebildi. Halepli Tütüncüoğlu Mihail Naum Efendi’nin Beyoğlu Tiyatro’sunda 1860 yılında İtalya’dan çağrılan toplulukların bale gösterileri halka açık ilk etkinliktir. Ardından Güllü Agop, Concordia, Amfi, Varyete, Tepebaşı ve Verdi tiyatrolarında Avrupa’dan gelen bale topluluklarının gösterileri, hemen hemen Avrupa’yla aynı tarihlerde sahnelenmeye başladı. Osmanlı Tiyatrosu’nun 8 Şubat 1866 tarihli program dergisi, ‘Hint Balesi’, İki Balerina, yani oyuncu kızın Amerikan dansları’ gibi notlara ve 12 Şubat 1866 günü yayımladığı tanıtım yazısında ise ‘Çin Balesi’, ‘Balerin Kızlardan Birinin Halka Dehşet Verir Surette Gülle Üzerine Latif Oyunları’ gibi açıklamalara yer verir. Ceride-i Havadis’te 1841 yılında yayımlanan bale tanımı  ise oldukça ilginç tarihsel bir belgedir: ‘’Ve bale bütün bütün raks ile icra olunur bir nevi pandomima gibiyse de, rakkasların nezaket-i vücud ve latafet-i şuhüd ile hareketleri iktiza eder ki, görenlere zevk ve lezzet versin. Gerçi bu oyun Avrupa’da avami nas indinde pek mergubü muteber değil ise de, havas nezdinde ziyade makbulterdir.’’ Meşrutiyet Döneminde ise müzikli oyunlar sergileyen bazı tiyatrolar, gösterimlerinde dans yer verse de balelere yer vermemiştir.  

             Ve Cumhuriyet Balesi

   Cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllarda açılan ilk bale okulu ya da kursu, 20. yy başlarında 1917 Rus Devrimi’nden sonra İstanbul’a yerleşen Madam Arzumanova tarafından gerçekleştirilmiştir.1897 doğumlu sanatçı Lydia Krassa Arzumanova’nın1921’de Türkiye’ye gelip İstanbul’da açtığı bale okulu, birçok yönüyle belgelenmiştir. Bu değerli bale öğretmeninin yıllarca çalışmalarını sürdürdüğü okulda, öğrencilerden oluşan topluluğun, Adnan Saygun’un ‘Bir Orman Masalı’ adlı bale müziğini Arzumanova’nın koreografisiyle 59 kız ve bir erkek öğrencinin sergilediği bilinmektedir. Daha sonra Leyla Arzuman adını alan sanatçı klasik ve folklorik pek çok eser sahnelemiştir. 1940 yılında Türkiye’ye gelen Macar göçmeni Olga Nuray Olcay, 1943 yılında İstanbul Belediye Konservatuarını kurarak Chopin, Beethoven, Schubert, Çaykovski, Strauss, Bellini, Liszt, Saint-Saens gibi bestecilerin eserlerini sahnelemiş ve pek çok sanatçı yetiştirmiştir. 20. yy başlarında, 1917 yılında Rus Devrimi’nden sonra Türkiye’ye gelen Beyaz Ruslar’ın bireysel çabalarıyla etkinliğini sürdüren bale sanatı, 1940 sonrası kurumsallaşmaya başlamış ve yaklaşık yarım yüzyıldan fazla bir zamandır düzenli olarak perde açmaktadır. Cumhuriyet döneminde bale sanatının akademik bir kuruluşa yönelmesinin köklü adımı 1948 yılında atılmıştır: Devlet tarafından davet edilen ve Batılı anlamda bir ‘bale okulu’nun açılmasına öncülük eden Dame Ninette de Valois, İstanbul’da ‘Yeşilköy Bale Okulu’ olarak bilinen ‘çekirdek kuruluş’ özelliğindeki okulla dans stüdyolarının çekirdeğini oluşturmuştur. Çağımızın önde gelen balecilerinden olan ve İngiliz Kraliyet Balesi’nin (o dönemdeki adıyla Sadler’s Wells Balesi’nin) yöneticileri arasında bulunan Madam de Valois Ankara ve İstanbul’daki ilkokulları gezerek çocukların bedensel yapılarını ve yeteneklerini incelemiş, okulun kuruculuğunu üstlenmiş ayrıca İngiltere’den iki bale öğretmeninin getirilmesini sağlamıştır. Yine Sadler’s Wells’in kurucularından öğretmen Joy Newton okulun yöneticiliğine, Londra Kraliyet Dans Akademisi’nden Audrey Knight ise eğitmenliğe atanmıştır. On yedisi kız, on biri erkek 28 öğrencisiyle 6 Ocak 1948 yılında açılan Yeşilköy Bale Akademisi, Sadler’s Wells Bale Okulu’nun çalışma programını örnek alarak öğretime başlamıştır. Bu okulun ilk öğrencileri arasında, yıllar sonra Türk Balesi’nde yönetici, yönetmen, öğretmen ve dansçı olarak görev yapacak olan Hüsnü Sunal, Tenasüp Onat, Engin Akaoğlu, Güzide Kalın Noyan ve Kaya Akkoyunlu bulunmaktaydı. Okul, çalışma programının yanı sıra, sahne etkinlikleri de gerçekleştirmiş, Bülent Arel, Ulvi Cemal Erkin ve yabancı bestecilerin müzikleriyle Newton ve Volais’nin koreografisini yaptığı danslar ve bilinen bale yapıtlarından oluşan küçük bölümler sunmuştur. 

Türk Balesinde İngiliz Etkileri

       Yeşilköy Bale Okulu, 1950 Mart ayında yürürlüğe giren bir yasayla Ankara Devlet Konservatuarı’na taşınmış, böylece konservatuarın bale bölümü kurulmuştur. 1950’de yine Sadler’s Well Balesi’nden Beatrice Appleyard, Lorna Munfortve Robert Lunnon öğretmen olarak gelmişlerdir.  Konservatuar ‘bale bölümü’nün ilk gösterisi 1950’de gerçekleşmiş, Ulvi Cemal Erkin’in müziği üzerine Joy Newton’un koreografisini yaptığı ‘Pastoral Süit’ ve ‘Keloğlan’ sergilenmiştir. 1954-74 yılları arasında Travis Kremp ve Molly Lake çifti, konservatuar bale bölümünün yöneticiliğini ve öğretmenliğini yapmışlar, Türk Balesi’nin temel taşlarından Meriç Sümen, Sait Gökmen, Gülcan Tunççekiç, Evinç Sunal, Binay Okurer, Jale Kazbek, Tanju Tüzer, Rengin Taş, Özkan Aslan, Oytun Turfanda gibi birçok dansçıyı yetiştirmişlerdir. 1960-1964 yılları arasındaki dönem Türk balesinde yoğun bir İngiliz etkisinin görüldüğü dönem olmuştur. Başta Ninette de Valois olmak üzere Margot Fonteyn, Nadia Nerina, Anya Linden, Marion Lane, Michael Soames, David Blair, Alexis Rassino, Peter Clegg gibi İngiliz pek çok önemli sanatçı Türkiye’ye gelerek eğitim ve koreografi çalışmalarına katılmıştır. Ninette de Valois 1977 yılında yazdığı ‘Adım Adım’ adlı kitabında ‘’Türk Balesi, İngiltere tarafından kurulan ilk ulusal baledir.’’ Sözüyle İngiliz etkisini vurgulamıştır. 1965 yılında ilk kez bir Türk eseriyle perde açan Devlet bale topluluğu için Türk bale eserlerinin en yoğun ve zirvede sergilendiği dönem ise 1980-1982 yılları arasıdır. 1969 yılının sonlarında, opera ile bale bölümü, Devlet Tiyatroları’ndan ayrılarak bağımsız bir çatı altında birleşmiş, 1309 sayılı Opera ve Bale Genel Müdürlüğü Yasası’yla etkinliklerini bu ad altında sürdürmüştür. Bu yeni dönemde, Geyvan McMillan, Oytun Turfanda, Altan Tekin, Güloya Aruoba, Aydın Teker, Duygu Aykal, Aysun Aslan ve Binnaz Aydan başarılı koreografilerle Çetin Işıközlü, Bülent Tarcan, Nevit Kodallı, Muammer Sun, Kemal Çağlar ve Cengi Tanç gibi bestecilerimizin bale müziklerini sergilemişlerdir.

   İstanbul Devlet Balesi’nin etkinlikleri 1969-70 sezonunda başlamıştır. İzmir Devlet Balesi ise 1982’de perdelerini açmıştır. 1992’de Mersin Devlet Balesi açılmış, genç kadrosunun gerçekleştirdiği turne programlarıyla bu yeni topluluğumuz, opera ve balenin Anadolu’daki ilk başarılarını gerçekleştirmiştir. Yine 1922’de genel müdürlük bünyesinde kurulan Modern Dans Topluluğu (MDT) 1993’te etkinliklerine başlamıştır. 

Bitirirken…

       Özetlediğimiz bu sanatsal serüveniyle Türk Balesi, 1948’de Yeşilköy Bale Okulu’nun öğrencileriyle başlayıp bu güne kadar pek çok ilimizde görkemli yapıtlarla perdelerini açmakta, çağdaş sanatın gelişimini geleceğe taşımaktadır. Türk balesi, kısa ama başarılı serüveninde sayısız uluslar arası değerler yetiştirdi. Başlangıçtan bugüne Türk Bale sanatçıları klasik, modern, yerli ve yabancı pek çok eseri ulusal ve uluslararası platformlarda başarıyla sahnelemeye devam ediyor.

       Bu yolculukta bir şeyi anımsamak gerekiyor: İnsanı mutlu etmeye yönelik hiçbir değerli estetik buluş rastlantının insafına bırakılamaz… Büyük emek gerektirir. Dansa gönül vermiş herkese bir hatırlatma, maalesef sıradan olana göstereceğiniz her hoşgörü ülkemizde sanata yönelik saldırganlığı cesaretlendirmekte. Şimdi kendinize sorun lütfen en son ne zaman baleye gittiniz?

ECE TÜRKMUT

 Sempatik Dans- Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı:7-8