PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ - Uzm. Ece Türkmut

PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ            

Bale tarihinin ilk temsili İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

  Cumhuriyetin kuruluşuna kadar eğlence ve şenlik düzenleme önemli bir Osmanlı geleneğiydi. Padişah, çocukların doğumları, sünnetleri ya da düğünleri gibi vesilelerle meydan kurdurarak günlerce süren şenlikler hazırlatırdı. Osmanlıların bale ile tanışması, bu şenliklerde düzenlenen dans gösterileriyle oldu. İstanbul’da bilinen ilk bale gösterisi 1524 yılında gerçekleşmiş, İstanbulda’ki İtalyanlar Venedik elçisinin evinde bir bale gösterisi düzenlemişler, şarkılı ve konulu bu bale kayıtlara ‘dramma per musica(müzikli dram)’ olarak geçmiştir. Burada yer alan 1524 tarihi özellikle önemlidir; çünkü mevcut bütün bale tarihlerinde, ilk önemli bale gösterisi olarak 1581’de Fransız Sarayı’nda gerçekleştirilen ‘Balet Comique de la Royne’  belirtilir. Ayrıca, tam aydınlatılmamış olmasına karşın, Fransız Sarayı’ndaki eğlencelerde 1564,1565 ve 1575 yıllarında bazı bale yapıtlarının sergilendiğini gösteren ipuçları vardır. İstanbul’da 1524 tarihini taşıyan gösteri ise hepsinden öncedir. Aslında, bale tarihinde ‘ilk temsili’ olarak bilinen bu olgunun İstanbul’da gerçekleşmiş olması pek şaşırtıcı değildir: Çünkü İstanbul’un Galata semtinde 12. Yüzyıldan başlayarak Venedikliler, Floransalılar ve Cenevizliler, daha çok ‘tecimsel amaçlar’ kapsamında yerleşmiş bulunuyordu. Söz konusu 1524 tarihli gösteri olgusu ise bu azınlıkların Türk dostlarıyla birlikte Fransa Kralı 1. François’nın İtalya’daki yenilgisini kutlama kapsamında gerçekleştirilmişti. Daha sonraları, örneğin 17. Yüzyılda, Türkler Batı’nın çeşitli sahne sanatlarıyla değişik fırsatlarla tanışmışlardır.  Aynı zamanda geniş müzik bilgisi de olan İtalyan gezgini Pietro Della Vale, İstanbul’da 1614 yılında Venedik elçisinin konağında, Türklerin dans ve benzeri gösterilere katıldığını yazmaktadır. Sünnet şenliklerinden birinde gerçek anlamıyla ilk balenin sergilenişi ise Hammer Purgstall’ın ‘Osmanlı Devleti Tarihi’ adlı eserinde anlatılır. 3. Murat 14 Haziran 1582’de şehzadeleriyle birlikte yoksul çocukları da sünnet ettirdiği şenlik için 900 kişiden oluşan bir oyuncu topluluğu getirmiş, bu topluluk ‘Aya Yorgi’nin Ejderle Kavgası’ başlıklı bir bale sergilemiş ve aşk tanrısı Eros’un hikayesini canlandırmıştı.

 

Haremde dans

   Osmanlılarda ilk yerleşik bale çalışmaları 2. Mahmut(1784-1839) ve Abdülmecit (1823-1861) dönemlerinde ‘Osmanlı Devleti Muzikaları Umum Mürebbisi’ Donizetti Paşa’nın(Giuseppe Donizetti) çabalarıyla başlamıştır. Donizetti, Osmanlı sarayına Batı müziği ilkelerinin yanı sıra, opera, operet ve bale örneklerini de getirmiştir. Abdülmecit’in sarayında oluşturulan ‘Ehli Fennü Marifet Kız Fanfarı ve Bale Heyeti’ çalışmalarını haremde gerçekleştiriyordu, Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarında birer bölüm meşkane olarak ayrılmıştı. Donizetti’nin İtalya’dan çağırdığı eğitmenler kızlara ‘Garp musikisiyle dans dersleri’ veriyordu. ‘Opera Sanatı ile İlk Temaslarımız’ kitabında tiyatro tarihçisi Refik Ahmet Sevengil o dönemin atmosferini şöyle anlatmaktaydı: ‘’Abdülmecit sarayında musiki çalışmalarından biri de erkek sanatkarların teşkil ettiği fanfarlardan başka, genç kızların mürekkep bir fanfar ve bir de bale vücuda getirmesidir.Donizetti’nin idaresinde olmak ve değişik sazları öğrenmek üzere ayrı ayrı  İtalyan hocalar tuttuğu gibi, dans dersleriyle meşgul olan ustalar da vardı. Kız Bale Heyetinin haremde vereceği temsillerin musikilerini kızların icra etmesi, hareme erkek musikicilerin girmemesi maksadıylaydı ki, bu kadın fanfarları teşkil etmişti.’

Bale Halka Açılıyor

   Balenin halka açık bir gösteri sanatına dönüşmesi 19. yy sonlarına doğru gerçekleşebildi. Halepli Tütüncüoğlu Mihail Naum Efendi’nin Beyoğlu Tiyatro’sunda 1860 yılında İtalya’dan çağrılan toplulukların bale gösterileri halka açık ilk etkinliktir. Ardından Güllü Agop, Concordia, Amfi, Varyete, Tepebaşı ve Verdi tiyatrolarında Avrupa’dan gelen bale topluluklarının gösterileri, hemen hemen Avrupa’yla aynı tarihlerde sahnelenmeye başladı. Osmanlı Tiyatrosu’nun 8 Şubat 1866 tarihli program dergisi, ‘Hint Balesi’, İki Balerina, yani oyuncu kızın Amerikan dansları’ gibi notlara ve 12 Şubat 1866 günü yayımladığı tanıtım yazısında ise ‘Çin Balesi’, ‘Balerin Kızlardan Birinin Halka Dehşet Verir Surette Gülle Üzerine Latif Oyunları’ gibi açıklamalara yer verir. Ceride-i Havadis’te 1841 yılında yayımlanan bale tanımı  ise oldukça ilginç tarihsel bir belgedir: ‘’Ve bale bütün bütün raks ile icra olunur bir nevi pandomima gibiyse de, rakkasların nezaket-i vücud ve latafet-i şuhüd ile hareketleri iktiza eder ki, görenlere zevk ve lezzet versin. Gerçi bu oyun Avrupa’da avami nas indinde pek mergubü muteber değil ise de, havas nezdinde ziyade makbulterdir.’’ Meşrutiyet Döneminde ise müzikli oyunlar sergileyen bazı tiyatrolar, gösterimlerinde dans yer verse de balelere yer vermemiştir.  

             Ve Cumhuriyet Balesi

   Cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllarda açılan ilk bale okulu ya da kursu, 20. yy başlarında 1917 Rus Devrimi’nden sonra İstanbul’a yerleşen Madam Arzumanova tarafından gerçekleştirilmiştir.1897 doğumlu sanatçı Lydia Krassa Arzumanova’nın1921’de Türkiye’ye gelip İstanbul’da açtığı bale okulu, birçok yönüyle belgelenmiştir. Bu değerli bale öğretmeninin yıllarca çalışmalarını sürdürdüğü okulda, öğrencilerden oluşan topluluğun, Adnan Saygun’un ‘Bir Orman Masalı’ adlı bale müziğini Arzumanova’nın koreografisiyle 59 kız ve bir erkek öğrencinin sergilediği bilinmektedir. Daha sonra Leyla Arzuman adını alan sanatçı klasik ve folklorik pek çok eser sahnelemiştir. 1940 yılında Türkiye’ye gelen Macar göçmeni Olga Nuray Olcay, 1943 yılında İstanbul Belediye Konservatuarını kurarak Chopin, Beethoven, Schubert, Çaykovski, Strauss, Bellini, Liszt, Saint-Saens gibi bestecilerin eserlerini sahnelemiş ve pek çok sanatçı yetiştirmiştir. 20. yy başlarında, 1917 yılında Rus Devrimi’nden sonra Türkiye’ye gelen Beyaz Ruslar’ın bireysel çabalarıyla etkinliğini sürdüren bale sanatı, 1940 sonrası kurumsallaşmaya başlamış ve yaklaşık yarım yüzyıldan fazla bir zamandır düzenli olarak perde açmaktadır. Cumhuriyet döneminde bale sanatının akademik bir kuruluşa yönelmesinin köklü adımı 1948 yılında atılmıştır: Devlet tarafından davet edilen ve Batılı anlamda bir ‘bale okulu’nun açılmasına öncülük eden Dame Ninette de Valois, İstanbul’da ‘Yeşilköy Bale Okulu’ olarak bilinen ‘çekirdek kuruluş’ özelliğindeki okulla dans stüdyolarının çekirdeğini oluşturmuştur. Çağımızın önde gelen balecilerinden olan ve İngiliz Kraliyet Balesi’nin (o dönemdeki adıyla Sadler’s Wells Balesi’nin) yöneticileri arasında bulunan Madam de Valois Ankara ve İstanbul’daki ilkokulları gezerek çocukların bedensel yapılarını ve yeteneklerini incelemiş, okulun kuruculuğunu üstlenmiş ayrıca İngiltere’den iki bale öğretmeninin getirilmesini sağlamıştır. Yine Sadler’s Wells’in kurucularından öğretmen Joy Newton okulun yöneticiliğine, Londra Kraliyet Dans Akademisi’nden Audrey Knight ise eğitmenliğe atanmıştır. On yedisi kız, on biri erkek 28 öğrencisiyle 6 Ocak 1948 yılında açılan Yeşilköy Bale Akademisi, Sadler’s Wells Bale Okulu’nun çalışma programını örnek alarak öğretime başlamıştır. Bu okulun ilk öğrencileri arasında, yıllar sonra Türk Balesi’nde yönetici, yönetmen, öğretmen ve dansçı olarak görev yapacak olan Hüsnü Sunal, Tenasüp Onat, Engin Akaoğlu, Güzide Kalın Noyan ve Kaya Akkoyunlu bulunmaktaydı. Okul, çalışma programının yanı sıra, sahne etkinlikleri de gerçekleştirmiş, Bülent Arel, Ulvi Cemal Erkin ve yabancı bestecilerin müzikleriyle Newton ve Volais’nin koreografisini yaptığı danslar ve bilinen bale yapıtlarından oluşan küçük bölümler sunmuştur. 

Türk Balesinde İngiliz Etkileri

       Yeşilköy Bale Okulu, 1950 Mart ayında yürürlüğe giren bir yasayla Ankara Devlet Konservatuarı’na taşınmış, böylece konservatuarın bale bölümü kurulmuştur. 1950’de yine Sadler’s Well Balesi’nden Beatrice Appleyard, Lorna Munfortve Robert Lunnon öğretmen olarak gelmişlerdir.  Konservatuar ‘bale bölümü’nün ilk gösterisi 1950’de gerçekleşmiş, Ulvi Cemal Erkin’in müziği üzerine Joy Newton’un koreografisini yaptığı ‘Pastoral Süit’ ve ‘Keloğlan’ sergilenmiştir. 1954-74 yılları arasında Travis Kremp ve Molly Lake çifti, konservatuar bale bölümünün yöneticiliğini ve öğretmenliğini yapmışlar, Türk Balesi’nin temel taşlarından Meriç Sümen, Sait Gökmen, Gülcan Tunççekiç, Evinç Sunal, Binay Okurer, Jale Kazbek, Tanju Tüzer, Rengin Taş, Özkan Aslan, Oytun Turfanda gibi birçok dansçıyı yetiştirmişlerdir. 1960-1964 yılları arasındaki dönem Türk balesinde yoğun bir İngiliz etkisinin görüldüğü dönem olmuştur. Başta Ninette de Valois olmak üzere Margot Fonteyn, Nadia Nerina, Anya Linden, Marion Lane, Michael Soames, David Blair, Alexis Rassino, Peter Clegg gibi İngiliz pek çok önemli sanatçı Türkiye’ye gelerek eğitim ve koreografi çalışmalarına katılmıştır. Ninette de Valois 1977 yılında yazdığı ‘Adım Adım’ adlı kitabında ‘’Türk Balesi, İngiltere tarafından kurulan ilk ulusal baledir.’’ Sözüyle İngiliz etkisini vurgulamıştır. 1965 yılında ilk kez bir Türk eseriyle perde açan Devlet bale topluluğu için Türk bale eserlerinin en yoğun ve zirvede sergilendiği dönem ise 1980-1982 yılları arasıdır. 1969 yılının sonlarında, opera ile bale bölümü, Devlet Tiyatroları’ndan ayrılarak bağımsız bir çatı altında birleşmiş, 1309 sayılı Opera ve Bale Genel Müdürlüğü Yasası’yla etkinliklerini bu ad altında sürdürmüştür. Bu yeni dönemde, Geyvan McMillan, Oytun Turfanda, Altan Tekin, Güloya Aruoba, Aydın Teker, Duygu Aykal, Aysun Aslan ve Binnaz Aydan başarılı koreografilerle Çetin Işıközlü, Bülent Tarcan, Nevit Kodallı, Muammer Sun, Kemal Çağlar ve Cengi Tanç gibi bestecilerimizin bale müziklerini sergilemişlerdir.

   İstanbul Devlet Balesi’nin etkinlikleri 1969-70 sezonunda başlamıştır. İzmir Devlet Balesi ise 1982’de perdelerini açmıştır. 1992’de Mersin Devlet Balesi açılmış, genç kadrosunun gerçekleştirdiği turne programlarıyla bu yeni topluluğumuz, opera ve balenin Anadolu’daki ilk başarılarını gerçekleştirmiştir. Yine 1922’de genel müdürlük bünyesinde kurulan Modern Dans Topluluğu (MDT) 1993’te etkinliklerine başlamıştır. 

Bitirirken…

       Özetlediğimiz bu sanatsal serüveniyle Türk Balesi, 1948’de Yeşilköy Bale Okulu’nun öğrencileriyle başlayıp bu güne kadar pek çok ilimizde görkemli yapıtlarla perdelerini açmakta, çağdaş sanatın gelişimini geleceğe taşımaktadır. Türk balesi, kısa ama başarılı serüveninde sayısız uluslar arası değerler yetiştirdi. Başlangıçtan bugüne Türk Bale sanatçıları klasik, modern, yerli ve yabancı pek çok eseri ulusal ve uluslararası platformlarda başarıyla sahnelemeye devam ediyor.

       Bu yolculukta bir şeyi anımsamak gerekiyor: İnsanı mutlu etmeye yönelik hiçbir değerli estetik buluş rastlantının insafına bırakılamaz… Büyük emek gerektirir. Dansa gönül vermiş herkese bir hatırlatma, maalesef sıradan olana göstereceğiniz her hoşgörü ülkemizde sanata yönelik saldırganlığı cesaretlendirmekte. Şimdi kendinize sorun lütfen en son ne zaman baleye gittiniz?

ECE TÜRKMUT

 Sempatik Dans- Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı:7-8

                 

TİYATRO NEDİR? - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

GENEL BAKIŞ-DRAM SANATI - TİYATROYA GİRİŞ

DRAM SANATI - TİYATROYA GİRİŞ

1.BÖLÜM 

Tiyatro nedir? Ya onu ölümsüz yapan? Taş devrinden bu yana insanoğlu ne için bu kadar değer vermiştir? Oyuna, taklide ve onu birlikte yaşamaya? Bunun iki temel nedeni vardır: biri, insanın kendinden ötede olmayan yönelik içgüdüsel eğilimi, öteki de onun bilinmeyen şeyleri kutsal ve gizemli olana karşı duyduğu korkuyla karışık özlemidir. Tiyatronun kaynağı, yaşamsal gereksinimlerini sağlayan ilkel insanların, onları yaşatan, üreten ve geliştiren eylemlere, duygulara ve düşüncelere karşı takındıkları tavırdadır. Onların avladıkları hayvanlar, dalından koparıp yedikleri meyveler, yağmura, baskına karşı kurdukları evler, ısınmak için kestikleri ağaçlar, suyu geçmek için yaptıkları sallar, ağaçlara tırmanmak için yaptıkları saz ipler onların doğaya sağladıkları üstünlüğün birer göstergesidir. Bunun da bilincine varmış ilkel insan, bu bilgisini tartımlı hareketler yapıp sesler çıkararak, dans ederek topluca değerlendirmiştir. Doğanın durmadan insan yaşamını etki altında tutmasına karşı insan da doğal olanı değiştirerek üstünlük sağlama yoluna gitmiştir. Bu üstünlüğü anlatımı ise, ilkel insanın topluca düzenlediği yalın ve yabanıl oyunlarla var olmuştur. Bu ilkel oyunlar giderek daha belirgin ve düzenli bir duruma gelmiş ve ritüeller ortaya çıkmıştır. Böylece insanın doğa ile ilişkisinde büyü varolmuş; çeşitli giysiler, maskeler, tartımlı hareketler, gizemli sesler doğal olanın dışında kalan üsluplaştırmayı, başka deyişle sanatsal anlatımı getirmiştir.

        Öbür yanda, insan oğlunun dinlenmek, vakit geçirmek, eğlenmek ve düşünmek için bulduğu topluca oyunlar, güncel sorunları ve olayları yansıtmıştır. Doğa ile ilişkisinde Büyücü’nün yönetiminde törensel gösteriye giren insanoğlu, güncel olayları yansıtan oyunlarda da homo ludens, yani ‘’oynayan insanı’’ var etmiştir. Ritüel, insanın doğayla çatışmasını simgelerken, ilkel insanın günlük işlerini yansıtan oyunlar da onun öteki insanlarla olan ilişkilerini ya da çatışmalarını anlatmıştır.

        Öyleyse ilkel insan, birlikte ortaya çıkardığı anlatım biçimlerinde iki kaynaktan hareket etmiştir; anlatım biçimini düzenleyen konu (ki güncel bir olayı yansılar) ve bu konunun insan doğasına ilişkin büyü yanı (ki yaşamın evrensel özdeğerlerini ortaya çıkarır.

        Tiyatro olgusunun iki yarım küresi, yani sahne ile seyirci arasındaki birleşmede, insanoğlunun yaşamında doğrulara yönelik bir artış sağlama işlemi hiçbir zaman yaşamın kuru ve katı tanımlaması değildir. Tiyatronun görevi her an insanı bütünlüğü içinde düşünürken heyecanlandırmak, kendisini bir başkasının yaşamı ile görebilmesini sağlamaktır. Brecht gibi, öğreticiliğe önem veren bir kuramcı yazar bile yalnız aklı, yalnız düşünceyi değil duyguyla ve sezgiyle de seyircisini etkileme yolunu tutmuştur. Çünkü seyircinin karşısına yalnızca bir tiyatro yapıtıyla çıkmak mümkün değildir, o tiyatro yapıtına seyircinin aktif katılımı da gereklidir. Çağımızın en büyük kültür tarihçilerinden biri olan Avusturyalı Ernst Fischer şöyle der: ‘’Alın yazısı dünyayı değiştirmek olan bir sınıf için sanatın yalnızca büyülemek yerine, aydınlatmak, eyleme itmek olması ne denli doğruysa, sanatta büyünün payının da bütünü ile bir yana bırakılamayacağı o denli doğrudur. Gelişiminin bütün evrelerinde, ağırbaşlıyken de, eğlendiriciyken de, inandırırken de, abartırken de, anlamlıyken de, anlamsızken de, düşleri işlerken de büyünün her zaman payı olmuştur sanatta. Sanat, insanın, dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir; ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat.’’ Fischer’in bu sözlerinde, az önce değinmiş olduğum, tiyatronun kaynağındaki, birbirinden koparılamayacak olan ikili öz’ün uzantısını belirlenmektedir. Bunların biri anlatım biçimini düzenleyen, düşünce açısını saptayan ve güncel bir olayı yansıtan konudur: bunu tarihsel öz deyimiyle karşılayabiliriz. Öbürü ise, insan yaşamının evrensel özdeğerlerini ve varoluşun nedenlerini araştıran büyüdür: buna da evrensel öz diyebiliriz.

        Tiyatronun kaynağındaki bu ikili özü kısaca ele almak gerekir. Tarihsel öz, güncel olma niteliği içinde tarih boyunca değişerek, her çağın gereksinimlerine göre dönüşüme giren, dinamik, genellemesine olan bir yönelimdir. Evrensel öz, insanın varoluşunu, değişmeyen özellikleri içinde değerlendiren, ama bunları tarihsel gelişimin boyutları kapsamında ele alan statik, derinlemesine olan bir yönelimdir.

        Tarihsel öz, topluca yaşayan insanı, o insanın ilişkilerini ve onun daha iyi yaşama olanaklarını araştırır; insanın düşünsel, siyasal, toplumsal ve kültürel çabaları üzerinde bir incelemeye girer; insanı ve yaşamını değişkenliği ve gelecekteki olasılığı içinde göstererek eleştiriye yönelir. Estetik varoluşu temeli olarak tarihsel gerçeği kabul ettiğinden insanı oluşum durumunda gösterir. Bu düzeyde davranışlar ve olaylar vurgulanır; bunun için de, genel sorunlar başlangıç noktası olur. Bu genellemesine yönelişte seyircinin akıl yoluyla tepkisi sağlanır. Seyirci, düşünme, yargılama ve karar verme olanağını elde eder.

        Ancak seyircinin etkilenip aktif duruma gelebilmesi, kendi içinde artmaya, çoğalmaya gidebilmesi için, bu genellemesine yönelişe sıkı sıkıya bağlı olan derinlemesine yönelişi yaşaması zorunludur. Bu derinlemesine yöneliş de evrensel öz ile sağlanır. Bu düzeyde estetik, etik ve yapısal özellileriyle birer açımlanır; bunun için de başlangıç noktası özel sorunlar olur. Bu derinlemesine yönelişte, seyircinin duygu yoluyla tepkisi sağlanır; seyirci bu kez sezgi ve algılama ile aklı destekler. Bu ikili özün örtüşmesiyle tiyatronun içeriği var olur.

        Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür. Tiyatro genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı fark etmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare oyuncularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle söz etmiştir: ‘’İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çeki düzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.’’ Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, ‘’insanoğlunun canlı yansısı’’ olarak deyimler.

        Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın cinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez. Bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

        Oyunlarına yazdığı önsözlerle büyük düşünce hareketleri getiren George Bernard Shaw ‘’Niçin Puritanlara’’ adlı yazısında, tiyatroyu bir büyü yeri olarak görür. Bu büyü yerinin cezalı yığınları, ellerinde olmadan kendini aramanın yıkılışını gerçekleştirirler. Tiyatro bugün yeniden bir büyü yeri olmaktadır; çünkü tiyatro, çağımızın bocalayan insanlarına çoktandır kaybolmuş bir töreni getirmektedir. Bu törende, seyirciyi, büyüleyici bir düzenle aynalar tutulur. Büyü, yaşam gerçeğini tiyatral gerçek ile vermektir. Tiyatral gerçek ise, birçok sanatçının birlikte yaşaması, birlikte çalışması ve uyumlu bir sanatsal sonuca ulaşmasıdır.

        Tiyatro, eskiden bir yazın dalı olarak kabul edilirdi. Sonunda bunun böyle olmadığı ve tiyatronun başlıbaşına bir sanat olduğu anlaşıldı. Nitekim tiyatro sanatına dikkatlice baktığımızda, bunun bütün sanatları kullanıp bunları uyumlu bir bireşime götüren tek sanat olduğunu izleriz. Dansın gövdesel hareketleri ve anlatımları, müziğin tartımları, yazının ölçüleri ve sözcükleri, plastik sanatların çizgi, biçim, yığın ve renk uyumları tiyatro dediğimiz olgunun tamamlanmasında yer alır.

        Tiyatronun güç kaynakları resim, müzik, yazın, sinema, fotoğraf, mimarlık, yontu, grafik, dans, vb. gibi sanat; toplubilim, ruhbilim, tarih, felsefe, dil, halkbilim, göstergebilim, vb. gibi bilim; dekor, giysi, ışıklama, oyunculuk, vb. gibi estetik-teknik dallardır. Bütün bunların, tamamlanmış bir tiyatro gösterisinde özümlenebilmesi için, bir bütünlük, gerekli vurgular, dengelemeler, oranlamalar, uyum ve çekicilik içinde birleşmiş olmaları gerekir.

        Bunun için de, tiyatro yazından farklıdır. Tiyatro yapıtı, yazın kurallarından apayrı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır. Metin tiyatronun yalnızca bir parçasıdır. Tiyatro metinsiz de var olabilir. Tiyatronun başlangıcında da, özünde de söz değil, hareket vardır. Ancak metin tiyatro olgusu içinde önemli bir öğedir. Tiyatro metni aşarak, ama yine de ona dayanarak, oyuna birtakım bağımsız, yaratıcı öğeleri getirir: söze can katar, sözü bir görünüşe, düşünceyi bir eyleme sokar. Kısacası, tiyatro sanatında, tiyatro yazının değil, yazın tiyatronun bir parçasıdır.

        Tiyatral yapıt daha doğarken yazınsal yapıttan ayrılır. Her şeyden önce, sözcük biçimleri içinde saptanmış yazın tek kişinin yaratıcılığına dayanır. Tiyatro ise birliktelik başarısı ile ortaya çıkabilir; çünkü birçok gücün birlikte, uyum yaratısına bağlıdır. Oyun yazarının, yönetmenin, tasarımcıların(dekorcu, giysici, ışıklama uzmanı vb.) oyuncuların, dansçıların, bestecilerin, çalgıcıların, sahne teknisyenlerinin ve daha birçoklarının hep birlikte, uyumlu ve dikkatli çalışmalarıyla birlikte tiyatro gerçekleşebilir. Ancak bu birliktelik de yeterli değildir; tiyatronun var olması için seyirci gereklidir. Tiyatronun var oluşunu seyirci gerçekleştirir. Tiyatro, sahne ile seyirci arasındaki organik kan dolaşımını sağladığı anda yaşama geçer. Bunun için de seyirci topluluğunun yapısı, sahneleme biçimine ve oyuncuların özelliklerine göre biçimlenir. Kısacası, tiyatro yapıtı yaratıcı özelliğini, her oynayışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin iç içe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü ‘’doğum-gelişme-ölüm’’ çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, ‘’Tiyatro, sürekli devrim demektir. Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile iç içe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir ‘’insan bilimi’’dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültür ve sanatı kapsayan ‘’sistematik bir ruh bilimi’’ olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, ‘’özel kültür bilimi’’ deyimini kullanmıştır.

        Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır. Bu devinim içinde, tiyatro yapıtının geçici niteliği, kişiyi, tiyatro sanatını yeniden kurmak için ön çalışmalara zorlar. Tiyatro, yazından çok arkeolojinin yöntemlerine benzerlik gösterir. Örneğin, tiyatro araştırmaları (yazından çok başka bir yolda) birçok çizgiyi bir araya getirerek, isterse binlerce yıl öncesinden olsun, tümünde düşünceyi, üslup tarihini, tekniğini, toplumsal sonuçları çıkarabilmek için canlandırmak zorundadır. Söz gelimi, dekor yorumu, söz yorumu kadar önemlidir. Dekor ise, maske sanatını, hareketlerin simgelerini, giysi özelliklerine olan ilişkiyi, ışıklamanın büyüsünü ve sahne etmenlerini kapsayacak biçimde hazırlanmalıdır.

       Yazın alanının değerlendirme ölçütleriyle tiyatronun ölçütleri arasında önemli bir fark vardır. Yazınsal yapıtın değerlendirilmesinde verilen yargıda zaman aşımı en önemli ölçüttür. Yüzyılları aşarak gelen yazınsal bir yapıtın etki gücü bu değerlendirmede önemlidir; bunun için, göreceli de olsa, o yapıtın yazın açısından yetkin olması gerekir. Oysa bu bir sahne yapıtını değerlendirmede söz konusu değildir. Tiyatroda metin yalnızca ateşleyici bir öğedir. Tiyatro sanatını değerlendirebilmek için yalnızca metin dili değil, yaratıcı bir oyun düzeninin, dekorun, giysinin ve ışıklamanın ve benzerlerinin dili de önemlidir. Bu saydıklarımızın değer ölçütleri ise birbirinden değişiktir. Bir sahne yapıtı, yazın tarihçisinin ya da incelenmesinin güzelduyusal ölçütleri açısından değerli bulunmayabilir, ama aynı yapıt, tiyatro incelemecileri tarafından – tiyatro tarihi ve getirdiği güncel katkı açısından sahneleme yönünden ya da oyunculuk sanatında önemli bir yapı değişikliğine olanak tanıdığından- değerli görülebilir. Buna bir örnek, Musahipzade Celal’in oyunlarıdır. Bunlar yazınsal değerlendirmede ‘’hafif’’ ya da ‘’değersiz’’ görülmesine karşılık, tiyatro incelemecileri açısından ‘’ilginç birer model’’ olarak ele alınmışlardır.

       Tiyatro incelemecisinin klasik yapıtları değerlendirmesi de, yazın incelemecisinin değerlendirmesinden farklıdır. Seyirci, tiyatronun iki temel alanından biri olduğu için, incelemeci, o başyapıtları güncellikleri açısından ele alır. Aiskhilos’un Prometheus’u ya da Shakespeare’in Macbeth’i bugünün seyircisi için neler getirir ve hangi açıdan günceldir, sorusunun yanıtı tiyatro açısından yaşamsaldır. Ayrıca, bir de bu oyunların hangi seyirci için oynanacağı göz önünde tutulur; çünkü tiyatro sanatının tamamlanması için seyirci önemlidir; oyuncusuz tiyatro olamayacağı gibi, seyircisiz de tiyatro olamaz!

        Bir yazın yapıtı, yazarın kendi tarafından tamamlanır; basılıp kitap durumuna gelir ve okuyucu önüne çıkar. Oysa tiyatroda yazarın metni ancak birçok çalışanın yaratısı ile hazırlanır ve seyirci karşısına çıkınca tamamlanır. Oyun yazarı, yönetmene, oyuncuya, dekor ve giysi tasarımcısına, ışıklama uzmanına, çeşitli teknik ve yönetsel öğelere bağımlıdır. Bunun için, oyun yazarının yazdığı metin, genellikle, olduğu gibi oynayabilecek bir metin değildir. Çoğu kez, zorunlu olarak, bu metin üzerinde dramaturgi çalışması yapılarak metin oynanabilir duruma getirilir. Metni ille de yazarın istediği biçimde oynamak gerekir diye bir kural yoktur. (Ancak burada, ülkemizde çoğu kez iyi bir oyunu bile bozan kötü yönetmene prim verdiğimiz sanılmasın.) Çünkü az önce de açıkladığım gibi, yazın alanının değer ölçütlerini tiyatro alanında kullanmak yanlıştır.

        Viyana Saray Tiyatrosu’nun sanat yöneticiliğini yapmış olan Heinrich Laube’nin 1847 yılında ‘’Tiyatro, kendi çağında gerçekten yaşayanı göstermekle sorumludur,’’ sözlerini anımsayarak, tiyatronun güncelliği konusunu öyle yeni bir şey olmadığını belirtmemizde yarar var. Yirminci yüzyılda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: ‘’Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar,’’ yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ‘’ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin’’ dilemektedirler. Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne ‘’çağının aynası ve kısaltılmış tarihi’’dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılayabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, ‘’çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa’’ daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır.

        Tiyatronun ‘’yaratıcı birlikteliği’’nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyunda genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı tözü taşır. Bir oyunun sahne üzerinde gerçekleştirilmesi için, yorumun, oyun düzenini, dekorun ve oyunculuğun ufukları da buna ekleniyor. Böylece, ya uyumlu ve doğru bir sonuç ya da bozulmuş bir görünüş sağlanıyor. Barok üslubun yükselişi ve sanatçıların aydınlanması için bir zamanlar Leibnitz’in kullandığı ‘’küçük Tanrı’’ deyimini, oyuncuların, tasarımcıların ve sahne teknik adamlarının yardımlarıyla soluk alabilen dünyayı yaratan ve buna bir de anlam katan tiyatro yönetmeni için kullanabiliriz.

       Tiyatro sanatının gerçek bireşimcisi yönetmendir. Sahne üzerindeki oyunun tamamlanmasında hem bir düşünür, yorumcu, düzeltici, hem de içerikle biçimi, biçimle tekniği uyumlu bir yolda bir araya getirerek bütünlüğü kazandıran kişi odur. Onun güç kaynakları, dünya görüşü, sanatsal yaratıcılık ve bilimsel yetenektir. Yönetmenin üç yönlü ilişkisi vardır; yazarla, sahneyle ve seyirciyle. O, her üç kesime karşı da birinci derecede sorumlu kişidir.

      Oyuncu, tiyatronun iki temel öğesinden biridir(öteki de seyirci). Tiyatro sahne olmadan da, dekor ve giysi olmadan da, ışıklama, müzik ve metin olmadan da var olabilir. Ama oyuncu olmadan var olmasına olanak yoktur. Kukla ve gölge oyununu düşünsek bile, burada da kulakları ya da tasvirleri oynatan bir oyuncu vardır. Oyuncu ile seyirci arasındaki akım, etki-tepki bağı, tiyatroyu yaşatan temel ilkedir. Oyuncu-seyirci bileşkeni ile tiyatronun en üstün özelliğini, başka deyişle yaşayan organizmalar ilişkisini buluruz.

        Eichendorf’un ‘’ozan dünyanın yüreğidir’’ sözü en belirgin biçimde, oyun yazarı için de geçerlidir. Oyun yazarı, bugün her yerde şiddetin yaşandığı, acımasız bir dünyanın en yakın tanıdığıdır. O, duyguların saklandığı bir dünyada yaşar; çünkü bizler, sevgilerin bilinçli bir biçimde ayrı düştüğü ve yaşamı ‘’gizliden oynayan’’ bir çağda yaşıyoruz. Fransız düşünür Pierre Emmanuel bir toplantıda şöyle demiştir: ‘’Oyun yazarı, dünyanın belirsiz korkusunu olumlu bir huysuzluğa çevirmelidir; bir yandan da yeniliğin doğruluğunu denemelidir. Çünkü dünyamız, yeni bir şey getirmek için hedefini sık sık kendi elleriyle yıkıyor. (…) Tüm değerlerimiz parçalandı. Bundan da kolayca anlaşılabilicek korkumuz doğdu. Ama bu korku, inançlarıyla korunmuş olan insanları yaratıcı bir huzursuzluğa geçirdi ve böylece sonsuza olan duyguyla birleştirdi.

        Bizler, şuanda, ileri bilimsel, uzay çağının ilk aşamalarını yaşamaktayız. Bu ileri bilimsel çağa teknolojik gelişme egemendir… Ve yaşamımız her gün biraz daha artan bir hızla, teknik adamlar ve istatistikçiler tarafından yönetilmektedir. Böyle bir dünyada, insanlar, yaratıcı bir dünyaya katılma şanslarını her gün biraz daha yitirmektedirler; çünkü her şey daha önceden hazırlanıp önümüze konmaktadır ve biz çoğu zaman bu mekanizmayı anlamakta güçlük çekiyoruz. Makineler giderek yaratıcı ustaların yerini alıyor, istatistikçiler ise düşüncenin… Kendi başımıza düşünemez duruma geliyoruz. Bilgisayarlar tarafından doğrulanmadıkça kendi çözümümüzü kabul ettiremez olduk. Özgün yaratıcılığın yerini, sentetik yaratıcılık aldı. Artık evlerimizde müzik yapmıyoruz, bunu bizim için yapan elektronik aletlerimiz var. Yüksek sesle konuşamıyoruz, tartışamıyoruz, iletişim kuramıyoruz, çünkü televizyonun donuk camından dünyayı anlamaya çalışıyoruz. Sanat olaylarına daha az katılır olduk. Ve giderek başka insanlara onların yaptıklarına katılma sevincimizi, daha doğrusu yaşama sevincimizi yitiriyoruz. Sonuçta, bir arada yaşamanın, birlikte üretmenin sevincini yok etmeye başladığımızda yaratıcı varlık olma durumundaki amaçlarımızı da unutuyoruz. Giderek yaşamı seyredenler olmaktayız. Ve böylece kendi öz değerlerimize de yabancılaşıyoruz.

        Tiyatronun amacı, bu yozlaşmayı engellemek, hiç olmazsa geciktirmektir. Nükleer savaş tehlikesinden, çevre kirliliğinden, hatta bazı toplumlardaki açlık sorunundan bir gün kurtulabiliriz. Ancak dikkatli olmadığımız takdirde boşlukta kalmış insanların çoğalmasıyla, başka deyişle, ‘’ölüm içgüdüsü’’nün çoğalmasıyla, yok olmaktan kurtulamayız. Sanatın sınırsız toprakları üzerinde, tiyatro, yarının dünyasını kurtarmak adına estetik dünyayı yaratmak zorundadır. Tiyatro, asla ölmediği için değil, sürekli yeniden doğduğu için ölümsüzdür. Gelecekte bizim küllerimiz üzerinde, efsanevi kuş Zümrüdüanka gibi yeni bir dünya, daha mutlu bir dünya yaratmada, tiyatro da bu önemli görevini sürdürecektir. (...)

Özdemir Nutku 

Kabalcı Yayınları:7 Bilgi Dizisi:2 İkinci Basım: Temmuz 1990

 

DIŞAVURUMCU DANS - Uzm. Ece TÜRKMUT

Dans, gerçekten de insanlar tarafından yaşanan bir coşkunun veya bir iç duygunun kendiliğinden anlatımıdır. 

Derin bir zorunluluğa, birtakım fiziksel, psikolojik, duygusal ihtiyaçlara karşılık verir.

Ece Türkmut Tango

20. yüzyıl başlarında Avrupa sanat çevreleri yoğun bir tartışma dönemi yaşıyordu. Atonel müziğin ve resimde soyutlamanın doğup gelişmesine imkan veren bu kaynama döneminden tüm diğer sanatlar gibi dans da etkilendi. O dönemde klasik balenin yaşadığı gerilemeye karşı oluşan bir tepki içinde, akademici geleneklerle tüm bağları bilinçli bir biçimde koparan bazı güçlü sanatçılar, Isadora Duncan’ın açtığı yolda yürümeyi tercih ettiler. Atlas Okyanusu’nun iki yakasında birbirinden bağımsız ama aynı zamanda iki akım doğdu. François Delsarte’ın, Emile Jaques-Dalcroze’un ve Rudolf van Laban’ın kuramlarını temel alan birinci dansçı koreograf kuşağı, hareketi inceledi;dans, onları için yaşanmış duyguların, bir iç deneyimin anlatımı, dışavurumu olmalıydı. Bu düşünceden hareketle yeni teknikler geliştirdiler. Nasyonal Sosyalizm Almanya’da dışavurumculuğun gelişimini durdurunca Laban İngiltere’ye sığınmak zorunda kaldı. Eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etti. Bu dönemde en büyük yardımı Wigman’ın öğrencisi olan Hanya Holm’den aldı. Böylece Holm Avrupalı ve Amerikalı sanatçılar arasında köprü kurmuş oldu. Savaştan sonra Wigman ve Jooss’un Batı Berlin’de çalışmaları devam etti ve 1970’li yıllardan başlayarak bir yenilenme sürecine girildi. Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse Denishhawn Enstitüsü ‘’Modern Dans’’ın biçimlendiği bir pota oldu. Bununla birlikte Martha Graham, Doris Humphrey, Charles Weidman, Lester Horton ve Hanya Holm bugün hala yaşamakta olan dört büyük eğilimin temellerini attılar. Klasik danstan başka bir yolun da olabileceğini kanıtlayan kimi dansçılar, ustalarının (Jose Limon, Bella Lewitsky, Joyce Trisler, Alwin Nikolais, Murray Louis) öğretisini sürdürür ve geliştirirken, bir kısmı da kendilerinden önceki kuşaktan kararlı bir biçimde uzaklaşıyordu. Kuramcılar ve koreograflar tarafından hareketlerin incelenmesi konusunda yapılan çalışmalar yeni tekniklerin yaratılmasına yol açtı. Hareket kuramları, dışavurumcu dansçılarla koreografların yapacakları çalışmalar ve gözlemler için birer hareket noktası oluşturdu. Hareketin kalbin dili ve düşüncenin görünür ifadesi olduğu, her güçlü isteğin vücudun yaptığı hareketlerle dışa vurulabileceği fikrini savunan filozof Delsarte , Amerikan ‘’Modern Dansı’’nın öncülerini derinden etkiledi. Avrupa ülkelerinde besteci Jacques-Delcroze’un(ritmik metodun, hareketle müzik eğitimi yönteminin başlatıcısı) öğretisi ve daha çok da Laban’ın düşünceleri, akademik zorlamalardan kurtulan sanatçılar tarafından, hareketin anlatılmak ve aktarılmak istenen duygulara uygunluğunun zorunlu sayıldığı yeni bir bale dilinin yaratılmasına ön ayak oldu. Laban, koreografi anlayışına dansa özgü parametreler –mekan, zaman, enerji ve bunların bileşenleri ile bilişimleri kavramlarını yerleştirdi. Avrupalı sanatçılarda olduğu kadar Amerikalılar’da da hakim olan ilk fikir, önceden saptanmış estetik kanunlarının reddedilmesidir. Dans, gerçekten de insanlar tarafından yaşanan bir coşkunun veya bir iç duygunun kendiliğinden anlatımıdır. Derin bir zorunluluğa, birtakım fiziksel, psikolojik, duygusal ihtiyaçlara karşılık verir. Dansı, insanın kendini anlaması ve geliştirmesi biçimi olarak kabul eden bu anlayış, gerçek ve içten olmak şartıyla bütün hareketleri dansın çerçevesine alır. Bu yüzden kurallara bağlı ve birleştirici bir teknik düşünülemez;her dansçı kendi koreografik düzenlemesini yapmak durumundadır.Bu bireysellik anlayışı içinde Wigman, Graham ve Humphrey ayrı ayrı teknikler yarattılar. Bu teknikler, nefes hakimiyetine, yükselme-eğilme, kasılma-gevşeme gibi karşıt fikirlerin icrasındaki özel yeteneğe dayanır. Büyük ustalar anlatımlarını ve öğretilerini mükemmelliğe eriştirmek için çalıştılar. Kimi teknikler kendilerini kabul ettiriyorsa da(özellikle Amerika ve Avrupa’da Graham, Humphrey ve Limon’un teknikleri) bugünkü gelişim daha çok değişik deneyimlerin karıştırılıp yeniden biçimlendirilmesi yönündedir. Bununla birlikte koreograflar sese ve sahneye ilişkin akla hayale gelen bütün yardımcı öğeleri dansın hizmetine sunmaya çalışmışlardır. Kimi müzik alanında, kimi plastik sanatlar alanında yüksek eğitim görmüş daha sonra dans alanına geçmiş dışavurumcu koreograflar fazladır. Bu sanatçılar akademici dans tekniğinin tartışılmaya başladığı günlerde, sahne dansını ve bu dansın müzikle, kostümle, dekorla ilişkisini düşünmüş, sonunca kendilerince bir sonuca ulaşmışlardır. Koreografi ile müzik arasında ilişkiler sorunu, birbirinden çok farklı yaklaşımlara konu olmuştur. Dansın müzik dinlemekten doğduğunu iddia eden bazı sanatçılar vardır. Ünlü sanatçı Isadora Duncan, çoğu senfonik, büyük eserlerin ruhunda yarattığı heyecanı dile getirmiştir. Duncan, dans için yazılmamış olan partisyonları sistematik olarak sahneye yerleştiren ilk dansçı olmuştur. Buna karşılık bir kısım koreograflar da dansı müziğin egemenliğinden kurtarmaya çalışarak, hareketi önceden var olan bir müziğin üzerine oturtmaya özen göstermişlerdir. Günümüzde uygulamalar dansın ritmik yapısına göre bestelenmiş bir melodi desteğinin, dansın yanında sunulması yönündedir. Bu müzik çoğu zaman koreografla sıkı bir iş birliği içinde yaratılır. Isadora Duncan klasik bale kostümünü ve ayakkabısını reddeden ilk dansçı olmuştur. Hareketi engellemeyen tunikleri benimsemiş ve çıplak ayakla dans etmiştir. Kadınlar için uzun elbiseler, erkekler için pantolon ve çıplak bir üst giderek yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte sanatçılar sahne üzerinde gereksiz olduğu düşünülen ve zorunlu olmayan her ayrıntıyı sahneden çıkarmayı düşünmüşlerdir. Dans sahnelemelerinde bu ve benzeri eğilimlerin çoğalması, dışavurumcu dansın süregelen canlılığını ispat edebilir.

Uzm. Ece Türkmut

https://eceturkmutyoga.com/

Sempatik Dans / Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı: 6

Yaşamımızda Tiyatronun Yeri - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür.

Tiyatro, genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı farketmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare yorumcularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle sözetmiştir: “İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çekidüzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.” Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, “insanoğlunun canlı yansısı” olarak deyimler.

Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın tinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi, maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

Kısacası, tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin içiçe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü «doğum-gelişme-ölüm» çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, “Tiyatro, sürekli devrim demektir.” Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile içiçe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir «insan bilimi» dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister, tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültürü ve sanatı kapsayan «sistematik bir ruh bilimi» olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, «özel kültür bilimi» deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır.

Çağımızda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluğu vardır. Bundan kırk yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: “Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar, yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin” dilemektedirler.

Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne «çağının aynası ve kısaltılmış tarihi» dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılıyabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, “çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa” daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır. Tiyatronun «yaratıcı birlikteliği»nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyun da genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı özü taşır.

Özdemir Nutku

Yönetmene Bakış Açısı - Prof. Dr. Özdemir Nutku

Oyunculuk sanatında nasıl bazı nitelikler aranıyorsa, rejisör olacak kişinin de kendine özgü birikimi ve nitelikleri olmalıdır. Bunlar oyunculuktan biraz daha farklı niteliklerdir. Yaşam, güzel olabilir, ama hiçbir biçimi yoktur. Sanatın amacı bu yaşama biçim vermektir. Sanat bunu yaparken yaşamın göründüğündan daha gerçek olduğunu kanıtlıyabilmek için belli bir estetik çizgide her yola başvurur. Sürekli bir devrim olan tiyatroda, rejisörün konumu, görevleri önemlidir ve bir haylidir. O, bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan yazara, oyuncuya ve seyirciye önderlik eder. Bunun için de, gerçek yönetmen kişiliğinde rejisör-eğitmen, rejisör-sanatçı ve rejisör-pedagog niteliklerini kaynaştırmıştır. O, bir yandan yaratırken, aynı anda bir bilim adamı gibi bulgulara yönelirken sahne tasarımında son sözü söyliyebilen bir estet durumundadır.
Rejisörün bir ozan, bir yazar, bir ressam kadar yaratıcı olması gerektiğini düşünüyorum. O, bir yazar gibi metni değerlendiririp yorumlarken, bir ozan gibi oyunun atmosferini kurar, bir mimar ve ressam gibi, sahne tasarımcısı ile birlikte, sahnedeki plastik bütünlüğü sağlıyarak görevini tamamlar. Tiyatro, büyüsü yani evrenselliği ile yaşar, güncelliği yani tarihselliği ile etkileşimi sağlar. Gerçek rejisör, yazarın yaratısını aktarmakla kalmaz, ona doğru bir biçimde kendi yaratısını da katar.
Yönetmenin güç kaynakları dünya görüşü, kişisel yaratıcılık ve bilimsel tavırdır. Rejisörün, edebiyat, müzik, plastik sanatlar konularında yeterli bilgisi olmalı; ruhbilim, toplumbilim, tarih, felsefe, dil, folklor ve benzeri disiplinlerle ve dekor, giysi, ışıklama, ses tekniği, oyunculuk ve benzeri teknik bilgilerle donanımlı olması şarttır. Kısacası, rejisör, tam donanımlı, yol gösterici bir kültür adamıdır. Bunun için de, çok okuyan gerçek bir entelektüel tavrı içinde organik bütünlüğü edinmiş olmalıdır. Onun güç kaynaklarını vareden yapısı da kendine özgüdür: genişlemesine bir görüş açısı ile antenleri açık olan rejisör, çevresindeki ve dünya yüzündeki olayları yakından izleyen bilinçli ve bunları özümleyebilen bir sanatçıdır; bunun için de geniş ve kesin bir kültür birikimi 'ni, dolayısıyle üstün bir beğeni (zevk) düzeyini içerir. O, oyuncular, tasarımcılar ve sahne teknisyenleriyle olan ilişkilerinde başarı sağlıyabilmek için sanatçı karakterinden anlayan bir pedagog ve aynı zamanda onları yönetebilecek disiplini olan bir otorite olmalıdır. 
Tiyatronun gelişmesi açısından, bizde rejisörün ne kadar önemli olduğu, çok az sayıda kişi dışında, bugün de kavrandığı düşüncesinde değilim. Rejisör üzerine söylenecek daha bir araba gerçek var. Ben şimdillik bu kadarla yetiniyorum. Peter Brook, yönetmenler için şöyle der: "Öldürücülük her zaman tekrarla birlikte gelir; öldürücü tiyatronun rejisörü eskimiş formülleri, eski yöntemleri, aşınmış esprileri, yıpranmış etkileri, köhnemiş sahne başlangıçlarını ve bitişlerini kullanır". Öyleyse, sahneye oyun koymanın temel ilkelerini bilmek de yeterli değildir. Hiçbir şey varolmadan yenilenemez, yenilenmedikçe de varlığını sürdüremez. Bir şeyin yenilenebilmesi, geliştirilebilmesi ve yeni bulgularla değiştirilebilmesi için herşeyden önce varolması gerekir. Varolduktan sonra da sürekli olarak kendini yenilemesi ve değiştirmesi zorunludur.

ÖZDEMİR NUTKU

Doğaçlama Üzerine - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

Tulûat Üzerine Notlardan Biri

Her şeyden önce, tulûat sanatçılarının çevrelerinde olup bitene, dünyadaki insan ve toplum ilişkilerine, siyasal gelişmelere karşı duyarlı olmaları gerekir. Bu duyarlık kültür birikimi ile çağdaş gelişimin sentezi olarak bilinç aşamasına varmalıdır. Bundan başka, tulûat sanatçısı, tekniğini, içinde yaşadığı halkın özelliklerini gözden yitirmeden ve çağdaş oyunculuk yöntemlerini bir kenara itmeden ortaya çıkartmalıdır. Ayrıca, tulûat sahnesinin bir çadır tiyatrosu olmadığını, tulûat tiyatrosunun da kendine özgü sanatsal kuralları ve bütünlüğü olduğunu sanatçı dikkatinden kaçırmamalıdır. Eğer tulûat tiyatrosunun ciddiyetine inanıyorsak, bu işin ciddilikle yapılması ve topluma yararlı olabilecek niteliklerin elde edilmesi gerekir. Artık teneke yuvarlayıp göz süzmekle tulûat olmuyor. ‘Boş vermişim dünyaya,’ düşüncesinde yatan yozlaşma, kaçış ve karamsarlık, tiyatro gibi büyük etkinliği olan yaşam sanatında görülmemelidir; çünkü boşvermişliğin ne yanından bakarsak bakalım, zavallılığı ve çaresizliği içinde insanoğluna hiçbir yararı yoktur; üstelik insanları manen uyuşturduğundan, onları farkında olmadan öldürdüğünden bir toplum için de tehlikeli bir zehirdir.

TİYATROHANE DOĞAÇLAMA TİYATRO - 1 (6).jpg

Tiyatro Her Yerde Yapılır - Prof. Dr. Özdemir Nutku

Toplumcu tiyatronun işlevsel estetiğini saptarken üzerinde en önce durulması gereken halktır. Bir ülkenin halkının niteliklerini açık ve seçik ortaya koyarken, o ülkenin toplumsal yapısı üzerinde durmak ne kadar gerekliyse, tiyatronun yaşayabilmesi için de bu yapıyı bütün özellikleri ile dikkate almak gereklidir. Ozan ve düşünür Viyaçeslav İvanov, bir denemesinde, çağımızda tiyatro sanatının ‘statik kutuptan dinamik kutba doğru’ gelişme olanaklarını elde etmeye başladığını belirtir. İvanov, ’dinamik kutba’ doğru gelişmeyi seyircinin tiyatroya aktif yolda katılma olanaklarıyla elde etmesiyle açıklar. Tiyatro müziğin ruhunda, koro halinde söylenen ditrambların dinamik enerjisi ile doğdu. Antik Yunan’da ‘orkestra’ seyirciyi aktif olarak oyuna katıyordu; çünkü bu oyun alanı seyircinin ortasına kadar giriyordu. Ancak daha sonra burası bir orkestra çukuru olunca ve daha da kötüsü, ramp ışıklaması ile seyirci ile sahne arasına kesin bir sınır çekilince seyirci kaynaktaki dinamizminden uzak kaldı. İvanov denemesini şöyle bağlıyor: ‘Şimdi bizim en önce yapacağımız iş, bu ayrılan iki parçayı tekrar birleştirmek olmalıdır.’ İvanov’un yukardaki sözleri doğrudur; Rönesans’ta yeniden halktan kopuk bir çerçevenin içine sokulan tiyatro olayı yalnızca uzaktan seyredilebilen bir sanat oldu.

Ancak yirminci yüzyılın başlarında dünyanın çeşitli yerlerinde başlayan sahne-seyirci ilişkisini yenileme çabası, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da yoğunlaştı: ön sahnenin önemi, Meyerhold ile gelen “her yer tiyatro” anlayışı, Reinhardt ’ın sirklerde, spor salonlarında hazırladığı ve on binlerce kişiye yöneldiği uygulamalar, Piscator’un Pazar yeri uygulamaları, Brecht’in boks ringlerinde, işçi yemekhanelerinde, konser salonlarında hazırladığı gösteriler, Muhsin Ertuğrul’un kahve tiyatroları vb.… Bunların tümü sahne ile seyirci yakınlaşmasını, seyircinin aktif bir rol oynamasını sağlayan çabalardı. (…) Türkiye özellikle tiyatronun yoğun olduğu büyük kentlerimizde sahne-seyirci ilişkisi yapmacıktır, yüzeydedir; seyirci cicilerini giyip çevresine mekanik gülücükler göndererek kırmızı perdenin ardından çıkmasını umud ettiği yaylı palyaço kafasını uslu uslu bekleyen, perde açıldıktan sonra da yalnızca seyrettiği bir oyuna nöbetçilik etmek durumuyla karşı karşıya bırakılan bir insan topluluğudur bugün.

(…) Tiyatroyu etkin kılmak için işe en önce seyirci sorunundan başlamak doğru olur. Tiyatronun bizzat içinde olan seyirci yetiştirmekle, tiyatronun bütünlüğü sağlanabilecek ve tiyatro ancak o zaman gerçek işlevsel niteliğini elde edebilecektir. Bunun için de, kanımca, çeşitli halk sınıflarına uygun düşecek tiyatro biçimleri ile çağdaş içeriği saptamak yolunu tutmak gerekir. Yarı bağımlı, ekonomik ve siyasal özerkliğini henüz sağlayamamış bir ülkenin sanatçıları olarak, halkına dinamo olan, çağdaş dünya görüşü içinde ve maddeci diyalektiğin ışığında görevinin yerine getiren tiyatro anlayışından başkasını düşünemeyiz.

Artık seyirci gündemden çekilmeli, aktif izleyici devreye girmelidir.

Özdemir Nutku

Oyuncu Üzerine Düşünce Kırıntıları - Prof. Dr. Özdemir Nutku

1.

Oyuncunun kendi yapısı içinde bir doğurganlığı vardır; o dıştan bir karışma olmadığı sürece dikkatli, kendine güvenli ve özgürdür, anlatımındaki olanakları sonuna dek kullanma yeteneği de vardır. Bu özgürlük onu yalnızca oyuncu olma katına değil, aynı zamanda insan olma aşamasına eriştirecek kendini varetme olanağına da kavuşturur. 

2.

Yeni oyuncu gördüğü olayların karmaşıklığını, çelişkili durumlarını yorumlayıp bunları anlatmaya çalışmalıdır. Acıda, eğlencede bulunan umutsuzluğu, dehşeti içinde göstermek zorundadır. Oyuncu da bunları anlamak zorundadır. Anlamak zorundadır derken, görmek ve yorumlamak zorunda olduğunu belirtmek istiyorum. Ama yalnızca yorumlamak, eleştirmek ve sonra bunları halının altına süpürmek de olmaz. Oyuncu gördüklerinin tümünü hareketleriyle göze görünür hale getirebilmelidir.
3.
Gözlenen ve izlenen olayları, durumları ve düşünceleri göze görünür aşamaya çıkartmak oyuncunun temel işidir; oyuncunun temel stratejisi de bu olmalıdır. Bunun için de, oyunculuk eğitiminde sorunlar, temalar ve araştırmalar daha çok denenmekle ortaya çıkarılmalıdır. Tartışmalar aza indirilmelidir. Doğaçtan çalışma bu deneylerde vurgulanacak noktalar olmalıdır. Öyleyse, oyuncuyu yeni denemelere sokmadan önce, yönelimini kesin olarak saptamalıyız
4.
Yeni oyuncunun eğitiminden amaç, ona yalnızca bir şeyler öğretmek değil, onun kendi organizmasını tanımasını ve bu yoldan kendi yapısına uygun bir yaratma gücü edinmesini sağlamaktır. Sonuçta bu oyuncuyu özgürlüğe eriştirecektir. Oyuncu eğitiminin ayrı düşünülemeyecek bir özelliği de, oyuncular arası ilişkide bilinçli ve sorumlu bir hava yaratmak olmalıdır. Karakterlerin birbirleriyle olan, birbirini tamamlayan ilişkilerinde gerekli uyumu yaratmak zorunludur.
5.
Bence yeni oyunculuk eğitiminde en önemli noktalardan biri de, oyuncu olarak yetiştirilecek olan gencin hümanist açıdan duyarlılığı edinmesini sağlamaktır. Ancak bununla gencin kafası edebiyat bilgisi ya da tiyatro tarihinin ayrıntısı ile yığılsın demek istemiyorum. Şimdiki eğitimdeki yığma yerine, oyuncu adayı hümanist açıdan gerçekleştirilecek bir eğitimle dünya kültürünün en etkili ve önemli olaylarına karşı duyarlılık kazanacak yetiye ve bilince ulaştırılmalıdır. Çünkü bu yetiyi ve bilinci edinmiş olan oyuncu, kendini bekleyen tehlikeleri daha çabuk sezecek ve çalışmalarını, giderek bir oyundaki yorumunu daha kolayca çözümleyecektir. Bu bir dünya görüşü edinmenin ilk aşamasıdır.

Özdemir Nutku

oyunculuk iletişim

Tiyatroya Giriş - Dram Sanatı - Prof. Dr. Özdemir Nutku

özdemir nutku tiyatrohane

İster Ege kıyılarının dağalara yaslanmış yirmi-otuz bin kişilik tiyatro yapıları, ister ortaçağın ilkel, arabalı sahneleri, ister Rönesans'ın görkemli gösterilerinin verildiği anıtsal yapılar, ister Orta Oyunu'nun bir halatla seyirciden ayrılmış toprak sahnesi, ister çağımızın durmadan geliştiren, inerli çıkarlı, dönerli kayarlı tekniğe dayalı sahneleri olsun, bunların tümü de, yüzyıllar boyu insanoğluna anlatılmaz hazlar ve coşkular vermişlerdir. Tiyatro denilen bu olguya her insan başka bir tepki göstermiş, bireyler değişik düzeyde düşünsel ve duygusal deneyimlere girmişlerdir. Ancak bu birbirinden değişik insanlar hazzı da, coşkuyu da, düşünceyi de birlikte yaşamanın o çoğu kez fark edilmeyen sevinci içinde sağlamışlardır. Tiyatro, birbirinden farklı insanların, değişik algılamalarla, sonuçta aynı doğruya yöneldikleri sanatsal bir değişim yeridir. Sanatsal değişim yeridir, çünkü tiyatrodaki haz yalnızca eğlenceden değil, aynı zamanda düşünme yetisinden gelen bir şeydir.

Orta öğretimde tiyatronun çeşitli yararları vardır. Bir yandan düşünsel, öbür yandan güzel duyusal açıdan bir gelişmeyi sağlayabilen tiyatro, başka bir yoldan da öğrencinin kişiliğini sağlam temeller üzerinde kurmasına yardımcı olur. Öğrenci, gerek seyirci, gerekse uygulayıcı olarak insanı ve onun varoluşunu anlamaya yarayan tiyatro hazzını yaşarken, aynı zamanda kendi kişiliğini geliştirmekte hızlı adımlar atmaya başlar. Okulda tiyatro, katılanlara düşünerek yorumlamayı ve dayanışmayı öğretirken, toplum yaşamı için gerekli olan sorumluluk duygusunu aşılar. Bu kadarla kalmaz, öğrencileri ilerideki yaşamı için gerekli becerileri sağlar: örneğin, dil kaygusunu, doğru ve güzel konuşmanın önemini öğretir; ona topluluk içinde rahatça hareket etmenin ölçüsünü verir, orta öğretim çağındaki gençlerin cinsel dengesizliklerini, ölçüsüzlüklerini denetim altına alır, sağlıklı ve doğal olanı gösterir. Ayrıca öğrencinin çeşitli sanat dallarıyla ilgilenmesini sağladığından, güzelduyusal algılama yeteneğini geliştirir.

Orta öğretimde tiyatronun işlevi bunlarla da bitmez; toplumun birer üyesi olarak onlara özeni aşılar, kamu bilinci sağlar, sorunlar üzerinde düşünmelerini öğretir ve yargılama yetkilerini geliştirir; sanatsal yaratının geliştirici, değiştirici esnekleştirici gücünü ve en önemlisi insanı çok yakından onlara tanıtır. 

Orta öğretimde tiyatro çalışmalarının toplum için yaralı olan yanı, yurt düzeyindeki birikimci ve yaratıcı kültür yaşamını var etmedeki niteliklerdir; çünkü tiyatro toplumun ortak karmaşalarına ( komplekslerine) saldırır, toplumun ruh sağlığına etkin olarak sağlıklı olanı gösterir, ulusal kimliği pekiştirir, toplumu bilinçlendirir, sorunlara nesnel gözle bakılmasını sağlar. Ayrıca, düşünce erkini ve özgürlüğü öğretirken, toplumun ilerlemesindeli süreyi kısaltmada yardımcı olur;toplumsal duyarlılığı arttırır, toplumu ortak bir güzelduyusal düzeye çıkartmada önemli bir rol oynar. Bunlardan başka tiyatro, birey-toplum ilişkilerinin kökenine iner ve toplumun kültür birikimini yansıttığı oranda, bu birikimin zenginleşmesine aracı olur.

Yarının büyükleri ve yöneticileri olacak bugünün öğrencilerine tiyatronun eğitsel ve ruhsal açıdan büyük yararları olduğu bir gerçektir. Tiyatro, uygar ve gelişmiş ülkelerin okul izlencelerinde baş köşeyi almıştır. Çocuklarımızı yarının Türkiye'sini geliştirecek birimler olarak yetiştirmek istiyorsak, onları ilkokuldan başlayarak, tiyatronun yenileştirici, bilinçlendirici ve geliştirici uygulamaları içine sokmalıyız.(...)Okulların amacı gençlerin kafasını eğitmekse, tiyatronun amacı o gençlerin yüreğini eğitmektir. Orta eğitimde tiyatronun işlevi tiyatro sanatçısı yetiştirmek değil, yarının bilinçli seyircisini yetiştirip bu toplumunun kültürel ve ruhsal açıdan  zenginleşmesi için katkıda bulunmaktır. Tiyatro yoluyla, çocuklarımıza, gençlerimize bu dünyayı ve insanları bütün karmaşıklıkları, çelişkileri ve zenginlikleri içinde göstermek, onların yarının dünyasını kavramalarında hazırlıklı olmalarını sağlamak orta öğretimin temel ilkelerinden biri olmalıdır. Ancak bu, okulların birbiriyle yarışmak için göstermelik bir biçimde yalnızca oyun koymasıyla değil, sistematik olarak eğitim izlencesinde tiyatronun yer almasıyla gerçekleştirilebilecek bir şeydir. 

ÖZDEMİR NUTKU - DRAM SANATI / TİYATROYA GİRİŞ, 1983 , 4. Basım,Giriş Yazısı