TİYATRO SANATINDA KADININ ROLÜ - MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ

OYUN YAZARLARI VE ÇEVİRMENLERİ DERNEĞİ (OYÇED) TARAFINDAN DÜZENLENEN SEMPOZYUMDA HALKA İLİŞKİLER UZMANIMIZIN YAPTIĞI KONUŞMANIN TAM METNİ

melike çerçioğlu bilgiç oyçed tiyatro sanatında kadının yeri

KADININ ROL KARMAŞASI

Dünyanın, cevabı en karışık sorusu: Ben kimim? 

Bazı durumlarda kendimizi tanıtmamız, sonrasında anlatacaklarımızın anlamlı hale gelmesi için ilk adımdır. Ben Elmas Melike Çerçioğlu Bilgiç. Anlatacaklarımın anlamlı hale gelmesi için kendimle ile ilgili söyleyebileceğim yüzlerce şeyden seçtiklerim şunlar: 2010 yılında Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi,  Halka İlişkiler ve Tanıtım bölümünden mezun oldum. Eğitimim süresince ve mezun olduktan sonra da  kurumsal firmalarda ve basında çalıştım. 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Oyunculuk Bölümü mezunu eşim Erk Bilgiç ile Tiyatrohane adındaki tiyatro atölyemizi açtık. O tarihten beri atölyemizde iletişim, kayıt, reklam, tanıtım ve koordinasyon gibi yönetimsel süreçle ilgileniyor ve bünyemizde bulunun Doğaçhane isimli doğaçlama tiyatro grubumuzda oyunculuk yapıyorum. Yani hem patron, hem öğrenci, hem halka ilişkiler uzmanı, hem de oyuncu olmakla birlikte eşimin karısı, katılımcıların annesi - ablası hem de kadromuzdaki atölye liderlerinin arkadaşıyım. İşte bu noktada, bir kadınını rol karışmasının ve kadınlardan beklenen sorumlulukların  bir örneği haline geliyorum. 

MODERN ZAMAN KADINLARI 

Tiyatro sanatında ister oyuncu, ister yazar, yönetici yada yönetmen olsun kadınların, önsezilerine, detaycılığına ve merhametli tarafına çok ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Bu özelliklere sahip bir çok erkek meslektaşımız olsa da doğanın, kadın beynine ve bedenine bu özellikler konusunda daha cömert davrandığı bilimsel bir gerçek. 

Modern zaman kadınlarının dünyayı feth etmek için doğru topuklu ayakkabılara ihtiyacı yok. Pek çoğu benim gibi fetih hazırlığı yaparken, interneti sınırsız olan bir telefona, şarj aletine ve kahveye ihtiyaç duyuyorlar. 

YABANCILAŞMA

Kurumsal firmalarda, satış sektöründe ya da basında çalışırken pozitif ayrımcılığı fark edip bu durumu kullanmak pek çok kadın meslektaşımın yaptığı bir şeydi. Bir ürün satarken, bir problem çözmeye çalışırken kişilerin kadınlara yaklaşımının daha ılımlı olduğunu pek çok gözlemledim. Benim için ilk yabancılaşma orada başladı. Neden karşılarında sarışın ve makyajlı bir kadın gördüklerinde bağırmayı kesen erkekler vardı? Neden gergin bir kadın müşteriyi gülümseyerek dinleyen yakışıklı bir erkek daha ılımlı karşılıyordu? 


Yıllar içerisinde doğaçlama tiyatro yöntemiyle sahneye çıktığım onlarca oyunda farklı ip uçları yakaladım. Hem komedi türündeki tiyatro sporu gösterilerinde, hem de dram türündeki Forum Tiyatro performansında bu sorulara cevap almak için seyircileri, onların beni izlediğinden daha dikkatli izledim. Yönergeleri alırken kadın erkek fark etmeksizin kullandıkları eril dili gördüm. Belli noktalarda sadece kadınların, belli noktalarda da sadece erkeklerin anladığı esprilere şahit oldum. Ama bu deneyimlerden beni en çok sarsan “Şirket” isimli mobbing (iş yerinde psikolojik baskı) ve taciz üzerine performans sergilediğimiz forum tiyatro oyunuydu. 


KADINLAR KADINLARA KARŞI

Kısaca “Forum Tiyatro” türünde oyuncular önceden çalışılmış on beş dakikalık bir ön oyun sergilerler ve bu ön oyunda ortada konan ana sorunu forum mantığında seyirciler ile birlikte tartışarak ve doğaçlamalarla tekrar önerilen şekillerle oynayarak baskı altındaki kişi ya da kişilerin sorunun çözmeye çalışırlar. Forum tiyatro türünde performans sergileyen doğaçlama oyuncusu ve moderatör her türlü tartışmayı yönetmeye açık ve donanımlı olmalıdır. 

ŞİRKET - MOBBING VE TACİZ

“Şirket” bir önceki sene oynadığımız “Domino” isimli aile içi şiddeti konu alan forum tiyatro oyunumuzun devamı niteliğinde olmasa da ortak karakterler içeren bir yan hikayeydi. Şirket isimli oyunda başrol karakterimiz Banu medikal ürünler satan büyük bir firmada yeni işe başlayan bir satış sorumlusuydu ve müşterisi büyük bir hastanesin baş hakimi olan ve “Domino” isimli oyundan tanıdığımız baskıcı baba karekteri Murat Beye büyük bir satış üzerine çalışıyordu. Bu süreçte Murat Bey’in sözlü ve fiziksel tacizine maruz kalmaktaydı. Banu’nun satış müdürü Tülay ise ona bunun normal olduğunu ve gerekirse kadınlığını kullanarak bu işi bitirmesi gerektiğini söylemekteydi. Banu, gazi olmuş babasına ve ev hanımı annesine bakmaktaydı ve çok hırslı bir insan olduğu için işinde yükselmek istiyordu. Ve sonunda kendisinin yükseldiğini ve müdür olduğunu, ailesine çok sert davrandığını ve altındaki elemanlara da fazlasıyla baskı uyguladığını görüyorduk.

DOMİNO - AİLE İÇİ ŞİDDET


Seyirciler ön oyun sonrasında Banu hariç, karakterlerden yalnızca bir tanesinin karakteri üzerinde değişiklik yaparak istedikleri biz zamana dönüp tekrar oynamamızı istiyorlar yada kendileri sahneye gelip oynayabiliyorlardı. Hatta izlemedikleri bir sahneyi tarif edip ilgili karakterleri bir araya toplayarak baskıyı azaltmak için yeni anlar yaratabiliyorlardı.

Bir oyuncu olarak perde arkasında, Banu karakterini oynarken içimde bir yerde hala Melike olarak düşünüp Banu olarak cevap verdiğimden benim için bazı durumlarda sakin kalabilmek çok zor oldu. Bu metinli tiyatro oyunlarında oynadığımdan çok farklı bir deneyimdi. 

Her yeniden başlatma sürecinde gelen önerileri deniyor ve çözüm bulamıyorduk. Çünkü çözümün Banu’nun değişmesi olduğunu biliyordum. Yine oyunu oynadığımız bir gece seyircilerden birinden gelen önerileri sizinle  direkt alıntılayarak paylaşıyorum:

Banu, Murat Bey’in tacizlerinde sıkılmıştır ama işini de kaybetmek istememektedir.  Seyircilerden biri iş arkadaşlarından birini oynamak üzere sahneye gelir. Kahve molası odasında oynamaya başlarlar. Ve arkadaşının öneri şu olur:

  • Banu,  Madem Murat Bey seni bu kadar rahatsız ediyor ona birini yönlendirelim. Biliyorsun bu işi yapan Rus profesyoneller var.

Moderatör düdüğü çalıp oyunu durdurdu. Salondaki yüzlerce insan kahkahayla gülüyordu. Sonra seyircilerden başka biri sonuçta bunun onların mesleği olduğunu söyledi. 

Burada tartışmak istediğim bedenini satan kadınların yaptıklarını eleştirmek isteğim değil, bir satış sorumlusunun yaşadığı baskıyı ve tacizi çözmek için baskıcıyı profesyonel seks hizmeti ile ödüllendirme fikri.

Şirket oyunu oynadığımız başka bir gece seyircilerden birinden gelen yorumu sizinle  paylaşıyorum:

Banu Murat Bey’e zorla satış yapmasını isteyen müdürü Tülay Hanım’a istifasını verir ve babasının bir arkadaşının aracılığıyla gayrimenkul emlak danışmanı olarak işe başlar. Bir müşterisi ile ev turu yaptığı sırada müşterisi kendisini sözle taciz eder ve ısrarcı olur. Moderatör düdüğü çalar ve oyunu durdurur.

Seyircilerden bir kadın Banu’nun başına hep bunun geldiğini, çünkü onun sarışın olduğunu ve sonuçta şık giyinmekle şuh giyinmek arasında fark olduğunu belirtti. Belki de Banu’nun üzerindekilerin öyle bir mesaj verdiğini söyledi. Tabi ben oyuncu olarak siyah bir tişört ve kot ile sahnedeyim ama kendisi hayal dünyasında Banu’nun kırmızı ve dekolte elbise giydiğini hayal ediyor olabilir. 

Burada da tartışmak istediğim bu kadın seyircimizin aslında bunları söylerken kadınlara karşı bir düşmanlığını sezmiş olmam ve onun için çok üzülmem.

Bir oyuncu olarak bu olay gibi karşılaştığım onlarca olay var. Ve hepsi bana genel olara toplumumuzda kadın erkek eşitsizliği ile şu fikri veriyor. 

Sorun sadece erkelerin düşünme tarzı değil. Hem kadınların hem erkeklerin düşünme tarzında

Tiyatro sporu türünde sahneye çıktığım zamanlarda komedi üzerine çalışıyorum. Ama bir kadın olarak benden beklenen ahlaklı bir komedi anlayışı . Bunu seyircilerin yüzünden sezebiliyorum. Yıllarca seyirci ile iç içe oynamanın insanda yarattığı muazzam bir sezi var. Bel altı espri diyebileceğim ama kesinlikle küfür olmadan yaptığım şakalarda nasıl da kızardıklarını, kahkaha atarken bu üstü kapalı şakayı anlamalarını yanlarındakilere nasıl açıklayacaklarını düşündükleri için bıyık altı gülen kadınları gördüm. 


Türkiye’de stand-up çok nadir yapılıyor ve dünyada da olduğu gibi erkekler daha baskın. Çünkü bizim kültürümüzde de erkekler akıllarına gelen her şeyi söyleme konusunda daha özgür yetiştiriliyor. Ve stand- up tarzı komediler mutlaka cinsel şakalar içeriyor ama kadınlar hayatlarında hiç cinsel ilişkiye girmemiş ve çocuklarının mikser yada blendırda yapmışlar gibi davranılıyor. 

Fotoğraf: Hakan Dere

Fotoğraf: Hakan Dere

RAKAMLAR 

Dünya’daki araştırmaları incelediğim veriler güncel olsun, olmasın tiyatro sanatında erkeklere oranla kadınlar ne kadar az yer aldığını gördüm. Türkiye’de ise ne kadar derine inersem ineyim böyle bir araştırma bulamadım. Ama türkiye istatistik kurumundan aldığım verilere göre;

2017 yılında Türkiye’deki sahne sayısı: 783

2017 yılında Türkiye’deki eser sayısı: 8.948

2017 yılında İzmir’deki eser sayısı: 624

2017 yılında Türkiye’deki seyirci sayısı: 7.006.410

2017 yılında İzmir’deki seyirci sayısı: 365.480

(KAYNAK: http://www.tuik.gov.tr/Start.do)


Kadınını rol karışmasının ve kadınlardan beklenen sorumluluklarına bir yenisini daha ekliyorum. Bu konuda kim araştırma yapacak? Biz! 

Peki bu sahnelerden kaçının sahibi bir kadın, kaç eseri bir kadın yazar yazdı ve bu oyunları izleyenlerin ne kadarı kadın? 

Bilmiyoruz. Ve öğrenmek için çaba sarf etmediğimiz her şey gibi öğrenene kadar ne kadar kötü durumda olduğumuzu asla öğrenemeyeceğiz!

YENİ DÖNEM KAYITLARIMIZ BAŞLADI! - MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ

OYUNCULUK EĞİTİMİ, DOĞAÇLAMA EĞİTİMİ, FİZİKSEL TİYATRO VE ÇOCUKLAR İÇİN YARATICI DRAMA EĞİTİMLERİMİZ İÇİN KAYITLARIMIZ BAŞLADI!

tiyatrohane ailesi banner-min-min.jpg

Tiyatrohane Sanat Okulu olarak 2017-2018 eğitim sezonunu açmaya hazırlanıyoruz.

Ege Üniversitesi ile yaptığımız iş birliği sayesinde bu zamana kadar yüzlerce tiyatro sevdalısını, akademik bir alt yapı ile mezun ettik. Kuruluşumuzun beşinci yılında bu sayının katlanarak artmasıyla ailemizin kalabalıklaşmasından heyecan duyuyoruz.

Alanında uzman eğitimlerimiz ve açık iletişim tarzımızla dersler süresinde ve sosyal hayatta yüzlerce hayata dokunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi bu sene de gerçekleştirdiğimiz "Eğitmen Kampı" ile yeni sezonun müfredatı hazırlandı. Değişen ve gelişen eğitim biliminin yeni yollarını keşfederek daha doğru eğitim planlarının peşinde hiç yılmadan koşan değerli eğitimenlerimize teşekkür ederiz.

Yeni sezon kayıtlarımız için bizlere 0232 422 2631 ve 0507 132 2632 numaralı telefonlardan ulaşarak bilgi ve randevu alabilirsiniz.

Melike Çerçioğlu Bilgiç / Halka İlişkiler Uzmanı

Detaylı bilgi için;

Yaşamımızda Tiyatronun Yeri - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür.

Tiyatro, genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı farketmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare yorumcularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle sözetmiştir: “İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çekidüzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.” Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, “insanoğlunun canlı yansısı” olarak deyimler.

Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın tinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi, maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

Kısacası, tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin içiçe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü «doğum-gelişme-ölüm» çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, “Tiyatro, sürekli devrim demektir.” Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile içiçe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir «insan bilimi» dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister, tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültürü ve sanatı kapsayan «sistematik bir ruh bilimi» olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, «özel kültür bilimi» deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır.

Çağımızda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluğu vardır. Bundan kırk yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: “Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar, yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin” dilemektedirler.

Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne «çağının aynası ve kısaltılmış tarihi» dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılıyabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, “çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa” daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan, kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır. Tiyatronun «yaratıcı birlikteliği»nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyun da genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı özü taşır.

Özdemir Nutku

Okullar Açıldı. Sorunlar Başladı. - Uzm. Başak Fındıkçıoğlu

Okulların başlangıç tarihi yaklaştıkça sosyal medyada okula başlama, okul başarısı vs. konularında yazılar da dolaşmaya başladı.  Birbirlerinin tezini çürüten bu yazılar kafa karıştırıcı olabiliyor. Yazılarla kalsa yine iyi. Arkadaşlarınız, öğretmenler, televizyon programları… Her kafadan bir ses, bir çözüm. Size yardımcı olmaya çalışsalar da bazen daha büyük korkulara ve gerginliklere sebep olabiliyorlar.

Bu yazıların, söylemlerin ortak özelliği; genel geçer olmalarıdır. Bireysel farklılıkları göz ardı etmesidir. Çoğunlukla söylenen yöntemler işe yarıyor olsa da doğru yöntem çocuğunuza göre olanıdır.

Bu noktada size düşen en zor görev; çocuğunuzu objektif olarak değerlendirebilmektir. Nelerden hoşlanır, nelerden korkar, damarı nedir? Kendinizden bağımsız, annelik duygusunu kenara bırakarak değerlendirmelisiniz. Karşınızdaki bireyi tanıdığınızda doğru iletişim yöntemini de bulacaksınız.

Uzm. Başak Fındıkçıoğlu

Tiyatrohane Yaratıcı Drama Eğitmeni 

Doğaçlama Üzerine - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

Tulûat Üzerine Notlardan Biri

Her şeyden önce, tulûat sanatçılarının çevrelerinde olup bitene, dünyadaki insan ve toplum ilişkilerine, siyasal gelişmelere karşı duyarlı olmaları gerekir. Bu duyarlık kültür birikimi ile çağdaş gelişimin sentezi olarak bilinç aşamasına varmalıdır. Bundan başka, tulûat sanatçısı, tekniğini, içinde yaşadığı halkın özelliklerini gözden yitirmeden ve çağdaş oyunculuk yöntemlerini bir kenara itmeden ortaya çıkartmalıdır. Ayrıca, tulûat sahnesinin bir çadır tiyatrosu olmadığını, tulûat tiyatrosunun da kendine özgü sanatsal kuralları ve bütünlüğü olduğunu sanatçı dikkatinden kaçırmamalıdır. Eğer tulûat tiyatrosunun ciddiyetine inanıyorsak, bu işin ciddilikle yapılması ve topluma yararlı olabilecek niteliklerin elde edilmesi gerekir. Artık teneke yuvarlayıp göz süzmekle tulûat olmuyor. ‘Boş vermişim dünyaya,’ düşüncesinde yatan yozlaşma, kaçış ve karamsarlık, tiyatro gibi büyük etkinliği olan yaşam sanatında görülmemelidir; çünkü boşvermişliğin ne yanından bakarsak bakalım, zavallılığı ve çaresizliği içinde insanoğluna hiçbir yararı yoktur; üstelik insanları manen uyuşturduğundan, onları farkında olmadan öldürdüğünden bir toplum için de tehlikeli bir zehirdir.

TİYATROHANE DOĞAÇLAMA TİYATRO - 1 (6).jpg

Yolda Yürümek- Öğr. Gör. Erdem Erem

-“Erdem hocam nasıl başladınız bu dramaya?” sorusunun cevabını, önceden “Bunu bir mektupla yazmaya ne dersin?” diyen canım hocam Burcu Akhun’a yazdığım bir mektupta buldum. Sene 2002’ydi ve dramaya başlayalı üç sene olmuştu bu satırları yazarken… Bugün o zamanki Erdem’in dilinden, noktasına virgülüne dokunmadan çok özel bir mektubumu sizinle paylaşmak istedim…

yaratıcı drama erdem erem

YOLDA   YÜRÜMEK

      Adam yolda yürüyordu. Elindeki kitaba umut dolu baktı ve “Ne çok şey var sende okunacak.” diye içinden geçirdi. İçindeki mutluluk muydu yoksa heyecanın ta kendisi mi, bilmiyordu. Elindeki kitaba tekrar baktı ve daha da hızlı yürümeye başladı. Yürüdükçe yol genişliyor, yollar caddelere, sokaklara ayrılıyordu. Yürüdükçe hızlanıyor hızlandıkça elindeki kitap kalınlaşıyor ve yollar birbiri ardına eklenip çoğalıyordu. Hızlandı, hızlandı, hızlandı... Bir anda çivi gibi olduğu yere çakıldı kaldı. Önceki yolları kolaylıkla geçmişti fakat hala istediği yolu bulamamıştı. İşte karşısında bir sokak vardı “Yok yok.” dedi, besbelli bu da öncekiler gibiydi ve yolda yürümeye devam etti. Sokağa girdi. Yürüdüğü kaldırımlar sanki değişmeye başlamıştı. Peki ya kitap? O da gittikçe değişiyordu. Sanki ayağının altındaki kaldırımlar, binalar, evler, insanlar, kediler, çöp kutuları, yalnız başına yanan sokak lambaları, gece bekçisinin düdüğü... Bu sokakta ne vardı? Yürüdükçe ışığa, kendine, insanlara yaklaşıyordu sanki. Yürüdü, yürüdü, yürüdü... Artık bu yol onun doğası, kanı, canı, kitabı yani yaşamı olup çıkmıştı. Şöyle bir baktı geçtiği yollara ne kadar da dolu zannedip boş yaşamıştı bazı şeyleri ama kitabının hiçbir sayfasından utanmamış pişmanlık duymamıştı. Bu sokak artık onun yuvasıydı ve yaşam kitabının sayfaları artık bu sokakta yazılacaktı...

      İşte böyledir yaşam serüveni. Bir amaç edinip ona bağlanma süreci… Belki değişen insanlardır, sokaklardır veya kimsenin aldırış etmediği diğer insanın doğasıdır ama yaşananlarda baş rol oyuncuları değişse de değişmeyen tek şeyin değişim olduğu konusuna takılır bu hikayenin görünmeyen noktaları, satır araları...

      Benim de böyleydi dramaya başlayışım. Hacettepe’de Ayşegül Calepoğlu hocamın verdiği bir ödev arkasından A.Ü. Yaratıcı Drama Topluluğu, sonrasında İnci, Ebru, Tülay, Ömer, Ali, Ayşe Çakır, Ayşe hocalarım*. Tanışılan birçok kişi, yaşanan anlar, hepsi önemli tekrarlanamaz yaşamlar... Hayatımda neleri değiştirdi sorusuna gelecek olursak neleri değiştirmedi ki? En başta yaşamımı olduğu gibi değiştirdi. Yaşamın yeni bir sokağıydı ama belki de en uzun kalmak istediğim ve kalacağım sokaktı. Benim ben olmamı sağladı diyebilirim. Yaşadığım çevre ve insanlara karşı hareketlerim değişti. Hedefimi tam olarak belirledim ve bu doğrultuda ilerlemeye çalışıyorum.

      Çoğu zaman dendiği gibi “Sahne hayatın provasıdır.” demiyorum . Hayatın tam içinde hem de tam ortasında yer alan drama “Hayatın kurgusallıkta oluşturulan gerçek bir provasıdır.” Unutmayalım ki biz ne kadar oynarsak o kadar hayata bağlı ve hayatı o kadar iyi tahlil eder hale  geliyoruz.

*İnci San, Tamer Levent, Ömer Adıgüzel, Tülay Üstündağ, Ali Öztürk,Ayşe Çakır İlhan, Ayşe Okvuran, Ebru Turan Varol, Naci Aslan… (titrlerinden öte insanlar ki canım hocam Tülay Üstündağ’ın dediği gibi “ön ekler, sıfatlar geçicidir isim bakidir”)

2002 - ERDEM EREM