PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ - Uzm. Ece Türkmut

PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ            

Bale tarihinin ilk temsili İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

  Cumhuriyetin kuruluşuna kadar eğlence ve şenlik düzenleme önemli bir Osmanlı geleneğiydi. Padişah, çocukların doğumları, sünnetleri ya da düğünleri gibi vesilelerle meydan kurdurarak günlerce süren şenlikler hazırlatırdı. Osmanlıların bale ile tanışması, bu şenliklerde düzenlenen dans gösterileriyle oldu. İstanbul’da bilinen ilk bale gösterisi 1524 yılında gerçekleşmiş, İstanbulda’ki İtalyanlar Venedik elçisinin evinde bir bale gösterisi düzenlemişler, şarkılı ve konulu bu bale kayıtlara ‘dramma per musica(müzikli dram)’ olarak geçmiştir. Burada yer alan 1524 tarihi özellikle önemlidir; çünkü mevcut bütün bale tarihlerinde, ilk önemli bale gösterisi olarak 1581’de Fransız Sarayı’nda gerçekleştirilen ‘Balet Comique de la Royne’  belirtilir. Ayrıca, tam aydınlatılmamış olmasına karşın, Fransız Sarayı’ndaki eğlencelerde 1564,1565 ve 1575 yıllarında bazı bale yapıtlarının sergilendiğini gösteren ipuçları vardır. İstanbul’da 1524 tarihini taşıyan gösteri ise hepsinden öncedir. Aslında, bale tarihinde ‘ilk temsili’ olarak bilinen bu olgunun İstanbul’da gerçekleşmiş olması pek şaşırtıcı değildir: Çünkü İstanbul’un Galata semtinde 12. Yüzyıldan başlayarak Venedikliler, Floransalılar ve Cenevizliler, daha çok ‘tecimsel amaçlar’ kapsamında yerleşmiş bulunuyordu. Söz konusu 1524 tarihli gösteri olgusu ise bu azınlıkların Türk dostlarıyla birlikte Fransa Kralı 1. François’nın İtalya’daki yenilgisini kutlama kapsamında gerçekleştirilmişti. Daha sonraları, örneğin 17. Yüzyılda, Türkler Batı’nın çeşitli sahne sanatlarıyla değişik fırsatlarla tanışmışlardır.  Aynı zamanda geniş müzik bilgisi de olan İtalyan gezgini Pietro Della Vale, İstanbul’da 1614 yılında Venedik elçisinin konağında, Türklerin dans ve benzeri gösterilere katıldığını yazmaktadır. Sünnet şenliklerinden birinde gerçek anlamıyla ilk balenin sergilenişi ise Hammer Purgstall’ın ‘Osmanlı Devleti Tarihi’ adlı eserinde anlatılır. 3. Murat 14 Haziran 1582’de şehzadeleriyle birlikte yoksul çocukları da sünnet ettirdiği şenlik için 900 kişiden oluşan bir oyuncu topluluğu getirmiş, bu topluluk ‘Aya Yorgi’nin Ejderle Kavgası’ başlıklı bir bale sergilemiş ve aşk tanrısı Eros’un hikayesini canlandırmıştı.

 

Haremde dans

   Osmanlılarda ilk yerleşik bale çalışmaları 2. Mahmut(1784-1839) ve Abdülmecit (1823-1861) dönemlerinde ‘Osmanlı Devleti Muzikaları Umum Mürebbisi’ Donizetti Paşa’nın(Giuseppe Donizetti) çabalarıyla başlamıştır. Donizetti, Osmanlı sarayına Batı müziği ilkelerinin yanı sıra, opera, operet ve bale örneklerini de getirmiştir. Abdülmecit’in sarayında oluşturulan ‘Ehli Fennü Marifet Kız Fanfarı ve Bale Heyeti’ çalışmalarını haremde gerçekleştiriyordu, Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarında birer bölüm meşkane olarak ayrılmıştı. Donizetti’nin İtalya’dan çağırdığı eğitmenler kızlara ‘Garp musikisiyle dans dersleri’ veriyordu. ‘Opera Sanatı ile İlk Temaslarımız’ kitabında tiyatro tarihçisi Refik Ahmet Sevengil o dönemin atmosferini şöyle anlatmaktaydı: ‘’Abdülmecit sarayında musiki çalışmalarından biri de erkek sanatkarların teşkil ettiği fanfarlardan başka, genç kızların mürekkep bir fanfar ve bir de bale vücuda getirmesidir.Donizetti’nin idaresinde olmak ve değişik sazları öğrenmek üzere ayrı ayrı  İtalyan hocalar tuttuğu gibi, dans dersleriyle meşgul olan ustalar da vardı. Kız Bale Heyetinin haremde vereceği temsillerin musikilerini kızların icra etmesi, hareme erkek musikicilerin girmemesi maksadıylaydı ki, bu kadın fanfarları teşkil etmişti.’

Bale Halka Açılıyor

   Balenin halka açık bir gösteri sanatına dönüşmesi 19. yy sonlarına doğru gerçekleşebildi. Halepli Tütüncüoğlu Mihail Naum Efendi’nin Beyoğlu Tiyatro’sunda 1860 yılında İtalya’dan çağrılan toplulukların bale gösterileri halka açık ilk etkinliktir. Ardından Güllü Agop, Concordia, Amfi, Varyete, Tepebaşı ve Verdi tiyatrolarında Avrupa’dan gelen bale topluluklarının gösterileri, hemen hemen Avrupa’yla aynı tarihlerde sahnelenmeye başladı. Osmanlı Tiyatrosu’nun 8 Şubat 1866 tarihli program dergisi, ‘Hint Balesi’, İki Balerina, yani oyuncu kızın Amerikan dansları’ gibi notlara ve 12 Şubat 1866 günü yayımladığı tanıtım yazısında ise ‘Çin Balesi’, ‘Balerin Kızlardan Birinin Halka Dehşet Verir Surette Gülle Üzerine Latif Oyunları’ gibi açıklamalara yer verir. Ceride-i Havadis’te 1841 yılında yayımlanan bale tanımı  ise oldukça ilginç tarihsel bir belgedir: ‘’Ve bale bütün bütün raks ile icra olunur bir nevi pandomima gibiyse de, rakkasların nezaket-i vücud ve latafet-i şuhüd ile hareketleri iktiza eder ki, görenlere zevk ve lezzet versin. Gerçi bu oyun Avrupa’da avami nas indinde pek mergubü muteber değil ise de, havas nezdinde ziyade makbulterdir.’’ Meşrutiyet Döneminde ise müzikli oyunlar sergileyen bazı tiyatrolar, gösterimlerinde dans yer verse de balelere yer vermemiştir.  

             Ve Cumhuriyet Balesi

   Cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllarda açılan ilk bale okulu ya da kursu, 20. yy başlarında 1917 Rus Devrimi’nden sonra İstanbul’a yerleşen Madam Arzumanova tarafından gerçekleştirilmiştir.1897 doğumlu sanatçı Lydia Krassa Arzumanova’nın1921’de Türkiye’ye gelip İstanbul’da açtığı bale okulu, birçok yönüyle belgelenmiştir. Bu değerli bale öğretmeninin yıllarca çalışmalarını sürdürdüğü okulda, öğrencilerden oluşan topluluğun, Adnan Saygun’un ‘Bir Orman Masalı’ adlı bale müziğini Arzumanova’nın koreografisiyle 59 kız ve bir erkek öğrencinin sergilediği bilinmektedir. Daha sonra Leyla Arzuman adını alan sanatçı klasik ve folklorik pek çok eser sahnelemiştir. 1940 yılında Türkiye’ye gelen Macar göçmeni Olga Nuray Olcay, 1943 yılında İstanbul Belediye Konservatuarını kurarak Chopin, Beethoven, Schubert, Çaykovski, Strauss, Bellini, Liszt, Saint-Saens gibi bestecilerin eserlerini sahnelemiş ve pek çok sanatçı yetiştirmiştir. 20. yy başlarında, 1917 yılında Rus Devrimi’nden sonra Türkiye’ye gelen Beyaz Ruslar’ın bireysel çabalarıyla etkinliğini sürdüren bale sanatı, 1940 sonrası kurumsallaşmaya başlamış ve yaklaşık yarım yüzyıldan fazla bir zamandır düzenli olarak perde açmaktadır. Cumhuriyet döneminde bale sanatının akademik bir kuruluşa yönelmesinin köklü adımı 1948 yılında atılmıştır: Devlet tarafından davet edilen ve Batılı anlamda bir ‘bale okulu’nun açılmasına öncülük eden Dame Ninette de Valois, İstanbul’da ‘Yeşilköy Bale Okulu’ olarak bilinen ‘çekirdek kuruluş’ özelliğindeki okulla dans stüdyolarının çekirdeğini oluşturmuştur. Çağımızın önde gelen balecilerinden olan ve İngiliz Kraliyet Balesi’nin (o dönemdeki adıyla Sadler’s Wells Balesi’nin) yöneticileri arasında bulunan Madam de Valois Ankara ve İstanbul’daki ilkokulları gezerek çocukların bedensel yapılarını ve yeteneklerini incelemiş, okulun kuruculuğunu üstlenmiş ayrıca İngiltere’den iki bale öğretmeninin getirilmesini sağlamıştır. Yine Sadler’s Wells’in kurucularından öğretmen Joy Newton okulun yöneticiliğine, Londra Kraliyet Dans Akademisi’nden Audrey Knight ise eğitmenliğe atanmıştır. On yedisi kız, on biri erkek 28 öğrencisiyle 6 Ocak 1948 yılında açılan Yeşilköy Bale Akademisi, Sadler’s Wells Bale Okulu’nun çalışma programını örnek alarak öğretime başlamıştır. Bu okulun ilk öğrencileri arasında, yıllar sonra Türk Balesi’nde yönetici, yönetmen, öğretmen ve dansçı olarak görev yapacak olan Hüsnü Sunal, Tenasüp Onat, Engin Akaoğlu, Güzide Kalın Noyan ve Kaya Akkoyunlu bulunmaktaydı. Okul, çalışma programının yanı sıra, sahne etkinlikleri de gerçekleştirmiş, Bülent Arel, Ulvi Cemal Erkin ve yabancı bestecilerin müzikleriyle Newton ve Volais’nin koreografisini yaptığı danslar ve bilinen bale yapıtlarından oluşan küçük bölümler sunmuştur. 

Türk Balesinde İngiliz Etkileri

       Yeşilköy Bale Okulu, 1950 Mart ayında yürürlüğe giren bir yasayla Ankara Devlet Konservatuarı’na taşınmış, böylece konservatuarın bale bölümü kurulmuştur. 1950’de yine Sadler’s Well Balesi’nden Beatrice Appleyard, Lorna Munfortve Robert Lunnon öğretmen olarak gelmişlerdir.  Konservatuar ‘bale bölümü’nün ilk gösterisi 1950’de gerçekleşmiş, Ulvi Cemal Erkin’in müziği üzerine Joy Newton’un koreografisini yaptığı ‘Pastoral Süit’ ve ‘Keloğlan’ sergilenmiştir. 1954-74 yılları arasında Travis Kremp ve Molly Lake çifti, konservatuar bale bölümünün yöneticiliğini ve öğretmenliğini yapmışlar, Türk Balesi’nin temel taşlarından Meriç Sümen, Sait Gökmen, Gülcan Tunççekiç, Evinç Sunal, Binay Okurer, Jale Kazbek, Tanju Tüzer, Rengin Taş, Özkan Aslan, Oytun Turfanda gibi birçok dansçıyı yetiştirmişlerdir. 1960-1964 yılları arasındaki dönem Türk balesinde yoğun bir İngiliz etkisinin görüldüğü dönem olmuştur. Başta Ninette de Valois olmak üzere Margot Fonteyn, Nadia Nerina, Anya Linden, Marion Lane, Michael Soames, David Blair, Alexis Rassino, Peter Clegg gibi İngiliz pek çok önemli sanatçı Türkiye’ye gelerek eğitim ve koreografi çalışmalarına katılmıştır. Ninette de Valois 1977 yılında yazdığı ‘Adım Adım’ adlı kitabında ‘’Türk Balesi, İngiltere tarafından kurulan ilk ulusal baledir.’’ Sözüyle İngiliz etkisini vurgulamıştır. 1965 yılında ilk kez bir Türk eseriyle perde açan Devlet bale topluluğu için Türk bale eserlerinin en yoğun ve zirvede sergilendiği dönem ise 1980-1982 yılları arasıdır. 1969 yılının sonlarında, opera ile bale bölümü, Devlet Tiyatroları’ndan ayrılarak bağımsız bir çatı altında birleşmiş, 1309 sayılı Opera ve Bale Genel Müdürlüğü Yasası’yla etkinliklerini bu ad altında sürdürmüştür. Bu yeni dönemde, Geyvan McMillan, Oytun Turfanda, Altan Tekin, Güloya Aruoba, Aydın Teker, Duygu Aykal, Aysun Aslan ve Binnaz Aydan başarılı koreografilerle Çetin Işıközlü, Bülent Tarcan, Nevit Kodallı, Muammer Sun, Kemal Çağlar ve Cengi Tanç gibi bestecilerimizin bale müziklerini sergilemişlerdir.

   İstanbul Devlet Balesi’nin etkinlikleri 1969-70 sezonunda başlamıştır. İzmir Devlet Balesi ise 1982’de perdelerini açmıştır. 1992’de Mersin Devlet Balesi açılmış, genç kadrosunun gerçekleştirdiği turne programlarıyla bu yeni topluluğumuz, opera ve balenin Anadolu’daki ilk başarılarını gerçekleştirmiştir. Yine 1922’de genel müdürlük bünyesinde kurulan Modern Dans Topluluğu (MDT) 1993’te etkinliklerine başlamıştır. 

Bitirirken…

       Özetlediğimiz bu sanatsal serüveniyle Türk Balesi, 1948’de Yeşilköy Bale Okulu’nun öğrencileriyle başlayıp bu güne kadar pek çok ilimizde görkemli yapıtlarla perdelerini açmakta, çağdaş sanatın gelişimini geleceğe taşımaktadır. Türk balesi, kısa ama başarılı serüveninde sayısız uluslar arası değerler yetiştirdi. Başlangıçtan bugüne Türk Bale sanatçıları klasik, modern, yerli ve yabancı pek çok eseri ulusal ve uluslararası platformlarda başarıyla sahnelemeye devam ediyor.

       Bu yolculukta bir şeyi anımsamak gerekiyor: İnsanı mutlu etmeye yönelik hiçbir değerli estetik buluş rastlantının insafına bırakılamaz… Büyük emek gerektirir. Dansa gönül vermiş herkese bir hatırlatma, maalesef sıradan olana göstereceğiniz her hoşgörü ülkemizde sanata yönelik saldırganlığı cesaretlendirmekte. Şimdi kendinize sorun lütfen en son ne zaman baleye gittiniz?

ECE TÜRKMUT

 Sempatik Dans- Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı:7-8

                 

DIŞAVURUMCU DANS - Uzm. Ece TÜRKMUT

Dans, gerçekten de insanlar tarafından yaşanan bir coşkunun veya bir iç duygunun kendiliğinden anlatımıdır. 

Derin bir zorunluluğa, birtakım fiziksel, psikolojik, duygusal ihtiyaçlara karşılık verir.

Ece Türkmut Tango

20. yüzyıl başlarında Avrupa sanat çevreleri yoğun bir tartışma dönemi yaşıyordu. Atonel müziğin ve resimde soyutlamanın doğup gelişmesine imkan veren bu kaynama döneminden tüm diğer sanatlar gibi dans da etkilendi. O dönemde klasik balenin yaşadığı gerilemeye karşı oluşan bir tepki içinde, akademici geleneklerle tüm bağları bilinçli bir biçimde koparan bazı güçlü sanatçılar, Isadora Duncan’ın açtığı yolda yürümeyi tercih ettiler. Atlas Okyanusu’nun iki yakasında birbirinden bağımsız ama aynı zamanda iki akım doğdu. François Delsarte’ın, Emile Jaques-Dalcroze’un ve Rudolf van Laban’ın kuramlarını temel alan birinci dansçı koreograf kuşağı, hareketi inceledi;dans, onları için yaşanmış duyguların, bir iç deneyimin anlatımı, dışavurumu olmalıydı. Bu düşünceden hareketle yeni teknikler geliştirdiler. Nasyonal Sosyalizm Almanya’da dışavurumculuğun gelişimini durdurunca Laban İngiltere’ye sığınmak zorunda kaldı. Eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etti. Bu dönemde en büyük yardımı Wigman’ın öğrencisi olan Hanya Holm’den aldı. Böylece Holm Avrupalı ve Amerikalı sanatçılar arasında köprü kurmuş oldu. Savaştan sonra Wigman ve Jooss’un Batı Berlin’de çalışmaları devam etti ve 1970’li yıllardan başlayarak bir yenilenme sürecine girildi. Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse Denishhawn Enstitüsü ‘’Modern Dans’’ın biçimlendiği bir pota oldu. Bununla birlikte Martha Graham, Doris Humphrey, Charles Weidman, Lester Horton ve Hanya Holm bugün hala yaşamakta olan dört büyük eğilimin temellerini attılar. Klasik danstan başka bir yolun da olabileceğini kanıtlayan kimi dansçılar, ustalarının (Jose Limon, Bella Lewitsky, Joyce Trisler, Alwin Nikolais, Murray Louis) öğretisini sürdürür ve geliştirirken, bir kısmı da kendilerinden önceki kuşaktan kararlı bir biçimde uzaklaşıyordu. Kuramcılar ve koreograflar tarafından hareketlerin incelenmesi konusunda yapılan çalışmalar yeni tekniklerin yaratılmasına yol açtı. Hareket kuramları, dışavurumcu dansçılarla koreografların yapacakları çalışmalar ve gözlemler için birer hareket noktası oluşturdu. Hareketin kalbin dili ve düşüncenin görünür ifadesi olduğu, her güçlü isteğin vücudun yaptığı hareketlerle dışa vurulabileceği fikrini savunan filozof Delsarte , Amerikan ‘’Modern Dansı’’nın öncülerini derinden etkiledi. Avrupa ülkelerinde besteci Jacques-Delcroze’un(ritmik metodun, hareketle müzik eğitimi yönteminin başlatıcısı) öğretisi ve daha çok da Laban’ın düşünceleri, akademik zorlamalardan kurtulan sanatçılar tarafından, hareketin anlatılmak ve aktarılmak istenen duygulara uygunluğunun zorunlu sayıldığı yeni bir bale dilinin yaratılmasına ön ayak oldu. Laban, koreografi anlayışına dansa özgü parametreler –mekan, zaman, enerji ve bunların bileşenleri ile bilişimleri kavramlarını yerleştirdi. Avrupalı sanatçılarda olduğu kadar Amerikalılar’da da hakim olan ilk fikir, önceden saptanmış estetik kanunlarının reddedilmesidir. Dans, gerçekten de insanlar tarafından yaşanan bir coşkunun veya bir iç duygunun kendiliğinden anlatımıdır. Derin bir zorunluluğa, birtakım fiziksel, psikolojik, duygusal ihtiyaçlara karşılık verir. Dansı, insanın kendini anlaması ve geliştirmesi biçimi olarak kabul eden bu anlayış, gerçek ve içten olmak şartıyla bütün hareketleri dansın çerçevesine alır. Bu yüzden kurallara bağlı ve birleştirici bir teknik düşünülemez;her dansçı kendi koreografik düzenlemesini yapmak durumundadır.Bu bireysellik anlayışı içinde Wigman, Graham ve Humphrey ayrı ayrı teknikler yarattılar. Bu teknikler, nefes hakimiyetine, yükselme-eğilme, kasılma-gevşeme gibi karşıt fikirlerin icrasındaki özel yeteneğe dayanır. Büyük ustalar anlatımlarını ve öğretilerini mükemmelliğe eriştirmek için çalıştılar. Kimi teknikler kendilerini kabul ettiriyorsa da(özellikle Amerika ve Avrupa’da Graham, Humphrey ve Limon’un teknikleri) bugünkü gelişim daha çok değişik deneyimlerin karıştırılıp yeniden biçimlendirilmesi yönündedir. Bununla birlikte koreograflar sese ve sahneye ilişkin akla hayale gelen bütün yardımcı öğeleri dansın hizmetine sunmaya çalışmışlardır. Kimi müzik alanında, kimi plastik sanatlar alanında yüksek eğitim görmüş daha sonra dans alanına geçmiş dışavurumcu koreograflar fazladır. Bu sanatçılar akademici dans tekniğinin tartışılmaya başladığı günlerde, sahne dansını ve bu dansın müzikle, kostümle, dekorla ilişkisini düşünmüş, sonunca kendilerince bir sonuca ulaşmışlardır. Koreografi ile müzik arasında ilişkiler sorunu, birbirinden çok farklı yaklaşımlara konu olmuştur. Dansın müzik dinlemekten doğduğunu iddia eden bazı sanatçılar vardır. Ünlü sanatçı Isadora Duncan, çoğu senfonik, büyük eserlerin ruhunda yarattığı heyecanı dile getirmiştir. Duncan, dans için yazılmamış olan partisyonları sistematik olarak sahneye yerleştiren ilk dansçı olmuştur. Buna karşılık bir kısım koreograflar da dansı müziğin egemenliğinden kurtarmaya çalışarak, hareketi önceden var olan bir müziğin üzerine oturtmaya özen göstermişlerdir. Günümüzde uygulamalar dansın ritmik yapısına göre bestelenmiş bir melodi desteğinin, dansın yanında sunulması yönündedir. Bu müzik çoğu zaman koreografla sıkı bir iş birliği içinde yaratılır. Isadora Duncan klasik bale kostümünü ve ayakkabısını reddeden ilk dansçı olmuştur. Hareketi engellemeyen tunikleri benimsemiş ve çıplak ayakla dans etmiştir. Kadınlar için uzun elbiseler, erkekler için pantolon ve çıplak bir üst giderek yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte sanatçılar sahne üzerinde gereksiz olduğu düşünülen ve zorunlu olmayan her ayrıntıyı sahneden çıkarmayı düşünmüşlerdir. Dans sahnelemelerinde bu ve benzeri eğilimlerin çoğalması, dışavurumcu dansın süregelen canlılığını ispat edebilir.

Uzm. Ece Türkmut

https://eceturkmutyoga.com/

Sempatik Dans / Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı: 6