HERKES DEPRESYONDAYKEN MUTLU OLABİLMEYİ BAŞARMAK: ZEYNEP NUTKU

  “Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku   Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

“Veresiye Teklif Etmeyin Lütfen!” oyunundan bir kare: Zeynep Nutku

Oyunda, herkesin depresyonda olduğu bir dünyada, mutsuz bir ailenin dönüşümü anlatılıyor. Bu sahnede bir oyuncuyu ilk kez gülerken görüyoruz.

Bugünlerde karşıma çok sık çıkan bir durum bu, herkes mutsuz, yorgun, bıkkın. Ve aslında bu insanların çok haklı sebepleri var. Geçim sıkıntısı, her gün yorgun bir iş çıkışı akmayan o trafik keşmekeşi, kimi için işsizlik kimi için iş hayatının acımasızlığı, kiminin derdi gerçekten çok büyük, kiminin tek derdi sadece internetten aldığı o rujun renginin yanlış olması, kimi vitrinde gördüğü o pahalı çantayı alamadığı için dertli, kimi akşam evine ekmek götüremediği için, kimisi hayatın farkında bile değil, sabah kalkıp işe gidip, akşama kadar bir masanın başında işini yapıp, evine döndüğünde sadece uyumaya vakti var.  Rutine binmiş ve sadece hayatta kalmak için geçirilen günü birlik hayatlar.  Oysa bir sağlık sorunu ya da beklenmeyen genç bir ölüm karşısında ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi tüm bunlar? O zaman herkesin ağzından “Sağlık her şeyin başı, aman sağlığımız yerinde olsun da…” sözleri dökülüyor. Gerçekten sağlık her şeyin başı. Tüm hastalıklar hepimizden uzak dursun.

Ancak sağlık sadece fiziksel sağlığımız değil elbette, akıl sağlığımız ve ruh sağlığımız da son derece önemli. Ruhumuz ve zihnimiz sağlıklı olduğunda bedenimize, cildimize, bakışlarımıza, hayata bakış açımıza yansıyor bu güzel durum. Böylesine acımasız bir dünyada, bu kaos içinde akıl ve ruh sağlığımızı korumak ise ayrı bir başarı ! Dünyaya gelmek için ipi göğüsleyerek birinci gelen o mücadeleci genimizin devam eden bir başarısı. Peki herkes mutsuzken mutlu olabilen bizden midir? Değildir. Peki bizler de mi mutsuz olup, soldan sağa, sağdan sola devrilelim. Elbette hayır. Aslında formül çok basit. Öncelikle hayata karşı duyarlı olmak, etrafımızdaki parlayan ve mutlu olan insanları görmek kadar, bakışları sönmüş ve mutsuz insanları görmek, buna dair çözüm aramakla başlamak gerekiyor.

aycicek-yili-.jpg

Yolda yürürken kaldırımın kenarında açan güzel bir çiçeği görmek, restoranda yemek yerken gözünüzün içine bakan aç bir kediyi ya da köpeği görüp lokmanızı paylaşmak, size sevgisini sunan bir hayvana sevgi göstermek, parkta gezinirken başınızı göğe kaldırıp, size o hoş serinliği sağlayan ağaçların yüceliğini görmek, arada bir toprağa basmak, tabanlarınızla toprağın serinliğini, engebelerini algılamak, sizinle oyun oynamak isteyen bir çocuğu reddetmemek, onunla bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, şehir trafiğinde, arabanın arka koltuğundaki sevimli bir bebeğe gülümsemek, hava kirliliğinin içinde uçup giden bir kelebeği fark etmek, ihtiyacı olanlara illa ki maddi değil, manevi olarak da yardım edebilmek. Aslında basit şeyler. Sadece farkında olmak, hayatın size sunduğu detayları kaçırmamak sanırım mutluluğun bir sırrı. Sevgi ve mutluluk sunan küçük şeyleri es geçmemek, her gün yaptığınız rutinleri kırmak, bakış açılarını değiştirmek, sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünmek bu işin sırrı. 

blog-cropped.jpg

Mutluluk, zincirleme bir durum. Siz mutlu olursanız başkaları da mutlu olur. Başka insanları mutlu ederseniz, bu mutluluk size de dönecektir. Düşünsenize eğer herkes, sadece kendini düşünen, tüm dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden insanlar olsaydı - ki bu tip insanlarla her gün, hayatın her anında ve alanında sıklıkla karşılaşıyoruz – dünya gerçekten yaşanılmaz hale gelirdi. Keşke herkes, başkalarını düşünerek hareket etse ve yaşasa, o zaman zaten bu zincirleme hareket sayesinde herkesin hayatı kolaylaşabilirdi. Bu duruma oyunculukta kullandığımız, odak-koordinasyon amaçlı yaptığımız bir ekip çalışması ile örnek vermek istiyorum. Herkesin elinde bir minik yastık, daire halinde yürürler. Ve herkes belli bir ritim içinde, aynı anda, yürürken yastığı arkasındaki arkadaşına atar ama yine aynı anda kendisine atılan yastığı da yakalamaya çalışır. İnsanların yastığı yakalama içgüdüsü bu çalışmada ağır basar. Herkesin tek derdi kendisine atılan yastığı yakalamaktır. Kimse arkasındaki ne yapıyor, yastığı nasıl yakalıyor düşünmez. Böylece sonuç bir kaos, yerlerde yastıklar, birbirine çarpan insanlar, daire bozulur, ritim kaçar, yürüme, koşmaya ya da durmaya dönüşür, bir süre sonra gerilen sinirler ve sinir bozukluğu ile kıkırdamalar, kahkahalar, haydi bir daha baştan. Bu durum asıl yapılması gereken şey keşfedilene kadar böyle devam eder. Bu süreç gerçekten de tam bir kaostur. Ne zaman ekip, aslında yapması gereken şeyin yastığı yakalamak değil, arkasındaki arkadaşının o yastığı rahatça yakalayabilmesini sağlayacak şekilde arkaya atmak olduğunu kavrar, işte o zaman, muhteşem bir uyum, bozulmayan bir ritim, harika bir odak, neşe ve başarı sağlanır. Herkes birbirinin hayatını kolaylaştırmak için çabaladığında zaten otomatik olarak hayat hepimiz için, sizin için, benim için bizler için kolaylaşmış olur. Bu nedenle, hepimiz, başkalarının alanına saygı duyar, bu hayatta hep beraber yaşadığımızı unutmazsak, inanın hayatı son derece kolaylaştırmış olur ve mutsuzluğumuzu bir nebze de olsa kırabiliriz.

Mutluluk, tüketmekle değil, üretmekle başlar. Fikir üretmek, iyilik üretmek, kendinizi yeniden var edecek yollar üretmek/bulmak…Bilgisayarın önünden kalkıp, telefonlara gömülmekten vazgeçip, gerçek hayatın güzelliklerini görmekle başlıyor mutluluk. Anları yakalayın, detayları yaşayın, farkında olun, farkındalık yaratın. ☺ 

Bir şarkı seçin kendinize. İçinizde bu şarkı hep çalsın, siz dans edin bu şarkı ile ve üretmeye başlayın! Mutlu günler dilerim hepimize. 

Zeynep Nutku

DÜNYA HAYVANLARI KORUMA GÜNÜ

Madalyonun öteki yüzünde olan ve görmek istemediğimiz her hayvanın acısıyla yüzleştiğimiz bir gün olsun! 

#4ekimhayvanlarıkorumagünü#4thoctoberworldanimalday #hayvanlarıkorumagünü #patihane

 4 Ekim, tam 87 yıldır Hayvanları Koruma Günü olarak takvimlerde yerini alıyor. İlk olarak 1931 yılında kutlanan bu gün, hayvanlara karşı işlenen suçlar ve yapılan kötü muamele, suistimal ve haksızların önüne geçebilmeyi amaçlıyor. 

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199    

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

 

Kanun No. 5199       

 

Kabul Tarihi : 24.6.2004      

 

BİRİNCİ KISIM

Genel Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler

Amaç

MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

Kapsam

MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar.

Tanımlar

MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden;

a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri,

b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, 

c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi,

d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları,

e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş  hayvanları, 

f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları,

g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını,

h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, 

ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince   üstlenilen her türlü hayvanı, 

j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını,

k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği  bir tesisi,

l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını,

m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı,

n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, 

o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını,

İfade eder.

İlkeler

MADDE  4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır:

a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir.

b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz                     hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi  yaşamları desteklenmelidir.

c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır.

d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla,  sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır.  

e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır.

f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. 

g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır.

h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır.

ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. 

j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır.

k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür.     

İKİNCİ KISIM

Koruma Tedbirleri

BİRİNCİ BÖLÜM

Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması

Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı

MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar.

Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler.

Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan  hayvanların   çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler.   

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler  annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir.

Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması

MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır.

Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz.

Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı  şekilde yerel yönetimlerce  kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama  bırakılmaları esastır.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir.

Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler  ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. 

İKİNCİ BÖLÜM

Hayvanlara Müdahaleler

Cerrahi müdahaleler

MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. 

Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır.

Yasak müdahaleler

MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır.

Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez.

Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik  cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir.

Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek  yasaktır.

Hayvan deneyleri

MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar.

Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır.

Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir.

Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir.

Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.         

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi

Hayvanların ticareti

MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.

Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak   yönetmelikle belirlenir.

Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. 

Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir.

Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır.

Eğitim

MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya  yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez.          

Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır.  Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Hayvanların Kesimi,  Öldürülmesi ve Yasaklar

Hayvanların kesimi

MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak  ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır.

Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. 

Hayvanların öldürülmesi

MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez.

Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasaklar

MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır:

a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek.

b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak.

c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak.

d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak.

e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak.     

f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları  ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek.

g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak.

h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek.

ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak.  

j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak.

k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek,  acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek.

l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek.

ÜÇÜNCÜ KISIM

Hayvan Koruma Yönetimi

BİRİNCİ BÖLÜM

Mahallî Hayvan Koruma Kurulları  Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar

İl hayvanları koruma kurulu

MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır.

Bu toplantılara;

a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları,

b) İl çevre ve orman müdürü,

c) İl tarım müdürü,

d) İl sağlık müdürü,

e) İl millî eğitim müdürü,

f) İl müftüsü,

g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü,

h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi,

ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, 

j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci,

Katılır.

Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir.

İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman  müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır.

İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

İl hayvanları koruma kurulunun görevleri

MADDE 16. - Hayvanları koruma  kurulu münhasıran  hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak;

a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek,

b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık  plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak,

c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek,

d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak,

e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, 

f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek,

g) Hayvan sevgisi,  korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek,

j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak,

İle görevli ve yükümlüdür.

İKİNCİ BÖLÜM

Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri

Denetim

MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir.

Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler.

Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları

MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler  olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi

Mali destek

MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Diğer Hükümler

Eğitici yayınlar

MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel  televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür.

Trafik kazaları

MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.

Hayvanat bahçeleri

MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasak ve izinler

MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs  hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir.

Koruma altına alma

MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları  korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır.

DÖRDÜNCÜ KISIM

Cezai Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz

İdarî para cezası verme yetkisi

MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir.

İdari para cezalarına itiraz

MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir.

İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili

MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür.

Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir.

Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Cezalar

MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir:

a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara  hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.

c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası.

d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon  lira idarî para cezası.

e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü  fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.

f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.

g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.

h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili  yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına  birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur.

l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası.

m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası.

o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî  para cezası.

Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır.

Bu maddede yazılı idarî  para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır.

BEŞİNCİ KISIM

Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

Çeşitli Hükümler

Birden fazla hükmün ihlâli

MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır.

Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir.

Fiillerin tekrarı

MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir.

İKİNCİ BÖLÜM

Son ve Geçici Hükümler

Saklı hükümler

MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır.

GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar.

GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır.

Yürürlük

MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

ÇOCUKLAR VE HİTABET - UZM. BAŞAK FINDIKÇIOĞLU

Birçok kez duyduğum bir cümle: “Ben topluluk önünde konuşamam.” 

Tuhaf değil tabi ki ama bu cümleyi en çok da öğretmenlerin kurması ilginç geliyor. Bu duyguyu ben de yaşadım, yaşıyorum. Acaba haftada 30 saat bir topluluk önünde bir şeyler anlatan insanlar olarak konuşma yapmaya ya da yetişkinlerden oluşan bir gruba hitaba gelince neden zorlanıyoruz? Çünkü yargılanmaktan korkuyoruz. Yetişkinler doğruyu yanlışı bilir(?); yanlış bir şey söylerseniz sizi eleştirir, yargılar; kabulde zorlanır, sorgular. 

Çocuklar sen ne verirsen yer(!) mi?

Çocuklar bilgi düzeyi, tecrübe olarak yetişkinlerden geride olabilirler. Ama inanılmaz gözlemciler. Sevgiyi hissederler. Hoşlanmazlarsa yargılamaz, iletişimi keserler. Ama büyükler bu gözlem ve sonraki iletişimsizlik sürecini çocuğun içe kapanıklığı olarak değerlendirirler. Çünkü biz büyükler istesek de istemesek de iletişime devam ederiz. 

Yetişkinlerin bilgi ve tecrübeleri onları aynı zamanda önyargıya sevk eder. Bu nedenle yeni bilgiyi kabul etmekte zorlanırlar. Özellikle de öğretmenler.

Yanlış bir diğer algı da çocuk için yapılacak herhangi bir şeyin yetişkin için yapılacak bir şeyden daha kolay hazırlanacağı algısıdır. Bu konuşma ya da başka bir şey olsun. İkisi için de aynı emek harcanmalıdır. 

yaratıcı drama çocuk

Hitabet geliştirilebilir bir şeydir ve ilk yolu pratiktir. Dinleyici, iyi bir konuşmacı için konuşma biçimini belirleyen faktördür. Hangi kelimeleri seçerse anlatımının güçlü olacağına, nasıl bir anlatım yöntemi kullanacağına dinleyiciye göre karar verir. Dinleyici çocuk olunca iki oyun oynatıp, “İşte böyleeeeeeee” diye kestirip atmak pedagojiyi hiçe saymaktır. Büyüklerin bizi eleştirmelerinden korkup konuşmadan kaçarken ya da en ince detayına kadar düşünülmüş bir konuşma hazırlarken; ders planını önemsememek ne kadar doğrudur?

Uzm. Başak Fındıkçıoğlu

ÖZGEÇMİŞ İÇİN TIKLAYINIZ. 

Mayıs 2018

OYUNCU ADAYLARI SERTİFİKALARINI ALDI

TİYATROHANE & EGESEM işbirliğiyle gerçekleştiren oyunculuk eğitimlerini başarıyla tamamlayan öğrenciler Konak Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bir etkinlikle sertifikalarını teslim aldı. Geçtiğimiz sene boyunca derslere gelen ve sene sonunda sınava girerek belgelerini almaya hak eden öğrencilerle bu sezon için yapılması planlanan projeleri konuşan Tiyatrohane yetkilileri yeni sezonda yine İzmir’in sanat hayatına katkıda bulunmaya devam edecek.

TİYATROHANE SERTİFİKA.jpg

Gecede, Tiyatrohane halka ilişkiler sorumlusu Melike Çerçioğlu Bilgiç’in yaptığı sunumda, eğitimi bitiren öğrenciler için yeni yol haritaları aktarıldı. Tiyatrohane kurucusu Erk Bilgiç ve eğitmenlerden Uzm. Başak Fındıkçıoğlu ve Öğr. Gör. Erdem Erem kendi alanlarındaki yol planlarından bahsettiler.

Yeni sezon için bilgi veren Melike Bilgiç “Tiyatrohane bünyesinde sürekli öğrenme fikrini gerçek anlamda hayata geçirmeyi başardığımız için çok heyecanlı ve mutluyuz. Her sene yeni gelen yüzlerce öğrencinin yanı sıra geçmiş eğitimlerden sonra bizlerle devam eden oyuncu adayları ile omuz omuza yürüyoruz. Temel Oyunculuk Eğitimi programını 8 ayın sonunda başarıyla bitiren öğrencilerimiz, sonrasında birden çok farklı program ve topluluk ile bizlerle yürümeye devam ediyor ve Tiyatrohane ailesinin bir parçası oluyor. Bu sene de geçtiğimiz senelerde olduğu gibi “Tiyatrohane Oyuncuları” isimli metinli tiyatro topluluğumuza, “Doğaçhane” isimli doğaçlama tiyatro topluluğumuza yeni oyuncu adayları yetiştirirken bir yandan da 2. Seviye dediğimiz eğitimlerle kuramsal çalışmalara devam eden bir sınıf daha açıyoruz. Moique Masisus eşliğinde açılacak olan Fiziksel Tiyatro ile dans ve hareket üzerine çalışacak az sayıda kontenjanlı sınıfımız bu sene Tiyatrohane bünyesinde yer alacak.

Yeni sezon kayıtlarının da başladığını ve sınıflarının hızla dolduğunu belirten Bilgiç, bu sene için “Temel Oyunculuk Eğitimi”, “Oyunculuk Yetenek Sınavlarına Hazırlık Eğitimi”, “Doğaçlama Tiyatro Eğitimi” ve “Çocuklar İçin Yaratıcı Drama” isimli programlarını açacaklarını belirtti. Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi eğitmen kadrosunun aynı devam ettiğinin altını çizen Bilgiç, eğitmenlerinin de ailelerinin bir parçası olduğunu belirtti. Sene boyunca derslere girecek olan eğitmenler şu şekilde; Erk Bilgiç, Zeynep Nutku, Ece Erişti oyunculuk derslerinde, Başak Fındıkçıoğlu - Erdem Erem doğaçlama derslerinde ve Monique Masius dans-hareket derslerinde öğrencilere eşlik edecek. Katılımcıların Ege Üniversitesi Sürekli Eğitimi Merkezi iş birliğiyle açılacak eğitimler için Tiyatrohane’nin telefonlarından bilgi alabileceklerini belirtti.

YENİ DÖNEM KAYITLARIMIZ BAŞLADI! - MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ

OYUNCULUK EĞİTİMİ, DOĞAÇLAMA EĞİTİMİ, FİZİKSEL TİYATRO VE ÇOCUKLAR İÇİN YARATICI DRAMA EĞİTİMLERİMİZ İÇİN KAYITLARIMIZ BAŞLADI!

tiyatrohane ailesi banner-min-min.jpg

Tiyatrohane Sanat Okulu olarak 2017-2018 eğitim sezonunu açmaya hazırlanıyoruz.

Ege Üniversitesi ile yaptığımız iş birliği sayesinde bu zamana kadar yüzlerce tiyatro sevdalısını, akademik bir alt yapı ile mezun ettik. Kuruluşumuzun beşinci yılında bu sayının katlanarak artmasıyla ailemizin kalabalıklaşmasından heyecan duyuyoruz.

Alanında uzman eğitimlerimiz ve açık iletişim tarzımızla dersler süresinde ve sosyal hayatta yüzlerce hayata dokunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi bu sene de gerçekleştirdiğimiz "Eğitmen Kampı" ile yeni sezonun müfredatı hazırlandı. Değişen ve gelişen eğitim biliminin yeni yollarını keşfederek daha doğru eğitim planlarının peşinde hiç yılmadan koşan değerli eğitimenlerimize teşekkür ederiz.

Yeni sezon kayıtlarımız için bizlere 0232 422 2631 ve 0507 132 2632 numaralı telefonlardan ulaşarak bilgi ve randevu alabilirsiniz.

Melike Çerçioğlu Bilgiç / Halka İlişkiler Uzmanı

Detaylı bilgi için;

HERKES Mİ YÖNETMEN? PROF. DR. ÖZDEMİR NUTKU

IMG_2680.JPG

 Oyunculuk sanatında nasıl bazı nitelikler aranıyorsa, rejisör olacak kişinin de kendine özgü birikimi ve nitelikleri olmalıdır. Bunlar oyunculuktan biraz daha farklı niteliklerdir. Yaşam, güzel olabilir, ama hiçbir biçimi yoktur. Sanatın amacı bu yaşama biçim vermektir. Sanat bunu yaparken yaşamın göründüğünden daha gerçek olduğunu kanıtlıyabilmek için belli bir estetik çizgide her yola başvurur. Sürekli bir devrim olan tiyatroda, rejisörün konumu, görevleri önemlidir ve bir haylidir. Büyük rejisör Max Reinhardt'ın dediği gibi, onun temel görevi, "gerçeğin görüntüsünü değiştirmek değil, gerçeği gizleyen örtüleri kaldırmaktır."

 

O, bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan yazara, oyuncuya ve seyirciye önderlik eder. Bunun için de gerçek yönetmen kişiliğinde rejisör-eğitmen, rejisör-sanatçı ve rejisör idareci niteliklerini kaynaştırmıştır. O, bir yandan yaratırken, aynı anda bir bilim adamı gibi bulgulara yönelirken sahne tasarımında son sözü söyliyebilen bir estet durumundadır.

 

Rejisörün bir ozan, bir yazar, bir ressam kadar yaratıcı olması gerektiğini düşünüyorum. O, bir yazar gibi metni değerlendiririp yorumlarken, bir ozan gibi oyunun atmosferini kurar, bir mimar ve ressam gibi sahnedeki plastik bütünlüğü sağlıyarak görevini tamamlar. Tiyatro, büyüsü yani evrenselliği ile yaşar, güncelliği yani tarihselliği ile etkileşimi sağlar. Gerçek rejisör, yazarın yaratısını aktarmakla kalmaz, ona doğru bir biçimde kendi yaratısını da katar.

 

Yönetmenin güç kaynakları dünya görüşü, kişisel yaratıcılık  ve bilimsel tavır 'dır. Rejisörün, edebiyat, müzik, plastik sanatlar konularında yeterli bilgisi olmalı; ruhbilim, toplumbilim, tarih, felsefe, dil, folklor ve benzeri disiplinlerle ve dekor, giysi, ışıklama, ses tekniği, oyunculuk ve benzeri teknik bilgilerle donanımlı olması şarttır. Kısacası, rejisör, tam donanımlı, yol gösterici bir kültür adamıdır. Bunun için de, çok okuyan gerçek bir entelektüel tavrı içinde organik bütünlüğü edinmiş olmalıdır. Onun güç kaynaklarını vareden yapısı da kendine özgüdür: genişlemesine bir görüş açısı ile antenleri açık olan rejisör, çevresindeki ve dünya yüzündeki olayları yakından izleyen bilinçli ve bunları özümleyebilen bir sanatçıdır; bunun için de geniş ve kesin bir kiltür birikimi 'ni, dolayısıyle üstün bir beğeni  (zevk) düzeyini  içerir. O, oyuncular, tasarımcılar ve sahne teknisyenleriyle olan ilişkilerinde başarı sağlıyabilmek için sanatçı karakterinden anlayan bir pedagog ve aynı zamanda onları yönetebilecek disiplini olan bir otorite  olmalıdır.

 

Tiyatronun gelişmesi açısından, bizde rejisörün nekadar önemli olduğu, çok az sayıda kişi dışında, bugün de kavrandığı düşüncesinde değilim. Rejisör üzerine söylenecek daha bir araba gerçek var. Ben şimdillik bukadarla yetiniyorum. Peter Brook, yönetmenler için şöyle der: "Öldürücülük her zaman tekrarla birlikte gelir; öldürücü tiyatronun rejisörü eskimiş formülleri, eski yöntemleri, aşınmış esprileri, yıpranmış etkileri, köhnemiş sahne başlangıçlarını ve bitişlerini kullanır". Öyleyse, sahneye oyun koymanın temel ilkelerini bilmek de yeterli değildir. Hiçbir şey varolmadan yenilenemez, yenilenmedikçe de varlığını sürdüremez. Bir şeyin yenilenebilmesi, geliştirilebilmesi ve yeni bulgularla değiştirilebilmesi için herşeyden önce varolması gerekir. Varolduktan sonra da sürekli olarak kendini yenilemesi ve değiştirmesi zorunludur.

 

Özdemir Nutku

TİYATROHANE 5 YAŞINA GİRİYOR!

Tiyatrohane Sanat Okulu geçtiğimiz günlerde kuruluşlarının beşinci yılına girişlerini VLounge’da özel bir parti ile kutladılar. Gecede yaşanan özel anlar “Puçi” fotoğraf ekibinden Dilara Karadağ tarafından objektiflere yansıdı. İzmir’in önde gelen sanatçıları ve oyuncularının eşlik ettiği partide Tiyatrohane’nin sosyal sorumluluk projesi kapsamında  gönüllüler tarafından kurulan “Patihane” isimli sokak hayvanları grubu için bağış toplandı. Çekilişle onlarca hediye sahiplerini buldu. Monique Masius önderliğinde “Salsation” ile doğaçlama danslara eşlik eden öğrenciler ve oyuncularla eğlence devam etti.

Alsancak’ta faaliyet gösteren Tiyatrohane Sanat Okulu, Ege Üniversitesi sertifika programı kapsamında yetiştirdiği yüzlerce öğrenci ve binlerce seyirci ile buluşturdukları oyunlarla, İzmir’in sanat hayatına değer katmaya devam ediyor.

OYUNCULUK YETENEK SINAVLARINA HAZIRLIK

FullSizeRender.jpg

Aylardan Haziran olunca, konservatuvarlar ve güzel sanatlar fakültelerinin, oyunculuk bölümleri, yetenek sınavlarına girmek isteyen tüm gençlerin heyecanı artıyor. Dünyadaki en zor mesleklerden biri olan oyunculuğu profesyonel olarak yapmaya karar veren bu cesur gençlerin önündeyse ne yazık ki çoğu zaman bir sürü engel oluyor.

Başta sınava hazırlık sürecinin çetin yolu onları hem fiziksel hem de mental olarak çok yoruyor. Çevrelerinde duydukları yalan yanlış söylemler ve doğru olmayan yönlendirmeler kafalarını iyice karıştırıyor. Yetenek sınavlarına girebilmek için önce YGS ile sınanıyor, bu arada liseyi yeni bitirenler okul sınavları ile boğuşuyor. Sonrasında istedikleri okullar için sınav başvurusunu  tek tek yapıyor, bazen de bizzat okula giderek şehirlerarası bir çile çekiyorlar. Sınav anı geldiğinde yüzlerce kişi arasından seçilen 10 kişiden biri olmaları gerekiyor. Her okulda aynı olmasa da genellikle, derslerin daha verimli işlenebilmesi için kadın-erkek sayısının dengeli olması gerekliliğinden ötürü, kendi cinsiyetinden olan 5 kişinin arasına girmesi gerekiyor. Sınavı kazanmayı hedeflemiş bu gençlerin amacı gerçekleşip de okula yerleştiklerinde başka bir şeyi fark ediyorlar. Okulu başarıyla bitirmek hiç de kolay değil. Okulu bitirmek üzereyken de asıl konuyu öğreniyorlar: Bir oyuncunun iş bulma macerası.

Buraya kadar çok olumlu bir tablo sunamasak da bu cesur gençlere bir mesajımız var: "Öncelikle bu yürekli kararın için seni tebrik ediyoruz. Bu yolda pek çok şey oldukça zor olucak. Tahmin edemediğin bir çok olayla karşılaşacak ve kendinle yüzleşmek zorunda kalacaksın. Sana başaramayacağını söyleyen çok insan olacak, bazıları açıkça bazılarıysa kibarca... Bunu iyi niyetle söyleyenler ve senin için endişelenenlerle, seni yıkmak için yapanları çok iyi ayırt etmelisin. Kimi zaman yorulacak ve vazgeçmek isteyeceksin. Bu hepimize ve her konuda olabilir. Unutma, hayatın bu sınava bağlı falan değil. Daha çok gençsin ve önünde istediğin gibi şekillendirebileceğin uzun yıllar var. Kendini dinle. Bunun engellenemez bir tutku mu yoksa geçici bir heves mi olduğunu sorgula. Kendine karşı dürüst ol. Herkesin kararı değişebilir. Stres, bazı durumlarda bizi çalışmaya motive ettiği gibi bazen de çalışamayacağımız kadar hasta edebilir. Dengeni koru. İyi beslen ve bunun bir klişe olduğu kanısını unut. Sen bedeninin ve zekanın sağlıklı bir ortalamasını yakalamak zorundasın. Kararın ve bu kararının sonucu ne olursa olsun sen yine aynı insansın. Sınavı kazanmak veya kaybetmek senin bu dünyadaki tek başarın-başarısızlığın değil. Eğer kaybettiysen çok çalışmalısın. Ama eğer kazandıysan daha çok çalışmak zorundasın. Çünkü sen artık bir oyuncu adayısın ve gerçek bir sanatçı olmanın sorumluluğunu kaldırmak için her gün ilerlemek zorundasın. Biliyoruz, çevrende buna örnek gösterilecek çok sanatçı ve oyuncu yok. O zaman "örnek" olan sen olacaksın. Kendin için üzülme, çok yorulduğun için kendine acıma. Çünkü eğer her şey istediğin gibi olursa bu dünyadaki şanslı azınlıktan biri olacaksın: Sevdiği işi yapıp üzerine bir de para kazananlar."

FullSizeRender.jpg

HAYALLERİNİN PEŞİNDEN KOŞANLAR  “TİYATROHANE AİLESİ”

“Güzel bir amaç için omuz omuza yürüyenlerin hikâyesidir...”

tiyatrohane ailesi 1

4 Mayıs tarihinde kuruluşunun beşinci yılına girdiğimiz Tiyatrohane Sanat Okulu yüzlerce hayata dokunmaya devam ediyor. Geçmişten geleceğe uzanan bir yolculuğun dört yılını geride bırakan ekip; eğitmenleri, oyuncuları ve öğrencileri ile bir hayalin nasıl gerçekleştiğinin şahitleri olarak ailemizde yerini aldı.

Dünyamızın içinde bulunduğu duruma ve günlük yaşamımızın kısır döngüsüne bakarsak hayallerimizin peşinde koşmak için vaktimizin ve enerjimizin olmadığı kanısına kapılmakta haksız değiliz. Peki hala yaşıyorken zamanın iplerini elimize almamızın vakti ne zaman gelecek? Ertelenen planlarınızı düşündüğünüzde liste ne kadar da kabarık değil mi? Somut ihtiyaçlarımızın fazlasıyla karşılandığı ama ruhumuzun doymadığı bir yaşam biçiminde eksik olan şeyleri sorguluyoruz. Bu eksiklikler bizi huzursuz ve tatminsiz bir duruma getiriyor. Tiyatrohane içinde, birbirinden tamamen farklı karakterlerde, farklı meslek ve yaş gruplarında yüzlerce birey bir araya gelerek güzel bir amaç için omuz omuza yürüyor. Bu yolda kimisi bir yeteneğini keşfederken kimisi hayata ve kendine olan farkındalığını geliştiriyor. Yıllarca izi silinmeyecek anılar ve dostluklar kazanılıyor. Ama en önemlisi insanın sadece kendine zaman ayırdığı üç saatin getirdiği huzur duygusu...

Tiyatrohane olarak her zaman en doğrusunu yapma isteğimiz, mükemmeliyetçiliğimiz bizleri bazen fazlasıyla yorsa da en başta insan sonrasında sanatçı olmanın gerekliliğinin farkında olan Tiyatrohaneliler, değerlerinden ödün vermeden yollarına aynı umutla yürümeye devam ediyor. Bizlerle bu yolda yürüyen dostlarımızın yani eğitmenlerimizin varlığı bizim için büyük bir şans...

 Bizlerden hiçbir karşılık beklemeden yolumuza ışık tutan çok değerli iki ışığımız; Prof. Dr. Hülya Nutku ve Prof. Dr. Özdemir Nutku. Varlıklarıyla bizleri güçlendiren ve hayallerimize ulaşmamız için saçtıkları muhteşem enerji ve ışıkla bizi doğru ve aydınlık yollardan götüren değerli danışmanlarımız bize her zaman çok şanslı olduğumuzu hissettirdi.

tiyatrohane ailesi hakan dere

Değerli dostlarımız ve eğitmenlerimiz; Zeynep Nutku, Ece Türkmut Dere, Başak Fındıkçıoğlu, Erdem Erem, Ece Erişti ve aramıza yeni katılan Monique Masius. Sanata ve insana bakış açıları, iş yapış şekilleri, etik ve ahlak değerleri bir kenara işlerindeki uzmanlıkları ile tüm Tiyatrohane Ailesini kendilerine hayran bırakmayı başarıyorlar. Öğrencilere gösterdikleri özel ilgi, işlerine olan saygıları ve kendilerini her daim geliştirmeye açık parlak zihinleri ile bizi biz yapan değerleri yani kurum kültürünün en temel taşlarını oluşturuyorlar.

melike çerçioğlu bilgiç-min-min.jpg

Ticari kaygıların güdüldüğü, paranın araç değil amaç olduğu sanat kurumları kendilerini tekrar etmeye mahkûmdur. Daha iyi bir eğitim, daha iyi öğretim, daha iyi yetişmiş bir nesil sağlamak için her zaman daha fazlasını istemek, denemek ve tiyatroyu içi boşaltılmış bir kavram haline getirenlerle yeri geldiğinde savaşmak için var olan Tiyatrohane, ailesinde yer alan herkese teşekkür eder...

Halka İlişkiler Uzmanı, Melike Çerçioğlu Bilgiç


Fotoğraflar: Hakan Dere  http://www.hakandere.com/


TİYATROHANE’Yİ AYDINLATANLAR

ÖZDEMİR NUTKU & ELİF İSKENDER & HAKAN GERÇEK

Alsancak Kıbrıs Şehitleri caddesinde küçük bir okul olarak başlayan ve sonrasında Cep Tiyatrosunu açan Tiyatrohane Sanat Okulu tamamı ilgili bölümlerden mezun olan eğitmenleri ve yüzlerce Tiyatrohaneliyle dört yıldır İzmir’in sanat hayatına değer katmaya devam ediyor.

Tiyatrohane Ailesi, her sene olduğu gibi bu sene de okullarında birbirinden değerli sanatçıları konuk ederek sadece kendi öğrencilerine özel atölye ve söyleşiler planladı. Geçtiğimiz seneler “Veliler İçin Ücretsiz Drama Atölyesi”, “Ücretsiz Oyunculuk Sınavlarına Hazırlık Atölyesi” , “Nefes Farkındalığı Atölyesi” gibi eğitim içerikli atölyelere ek olarak Sermet Yeşil ve Prof. Dr. Özdemir Nutku ile mesleki söyleşiler de düzenlemişti.

Bu yılın Nisan ayında ise üç büyük sanatçıyı daha ağırlayarak Tiyatrohane’yi aydınlatanlara yeni isimler eklediler. Tamamen gönüllü olarak gelen sanatçılar öğrenciler tarafından büyük bir ilgi karşılandılar.

PROF.DR. ÖZDEMİR NUTKU

BERTOLT BRECHT ATÖLYESİ

özdemir nutku

Tiyatrohane’nin danışmanı olan Özdemir Nutku atölye kapsamında,  20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht ile ilgili bir ders yaptı. Dönemin filmleri hep beraber izleyerek yorumlandı. Tiyatrohane Oyuncuları tarafından oynanan “Arturo Ui’nin Yükselişi” öncesinde oyuncular için oldukça verimli geçen bir atölye gerçekleşti. Nutku atölye sonunda kendi kitaplığından seçtiği ve kendi çevirileri olan onlarca kitabı Tiyatrohane Kütüphanesi’ne bağışladı.

KİMDİR?

Özdemir Nutku, 12 Ocak 1931'de İstanbul'da doğdu. İlkokuldan sonra 1942'de Robert kolejine girdi ve 1950'de mezun oldu. 1952'de Ankara Üniversitesi D.T.C.F. İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne yazıldı. 1956'da Ankara Üniversitesi'nden mezun olan Nutku, aynı yıl bursla Almanya'ya gitti. Göttingen kentindeki Georg-August Üniversitesi, Tiyatro Bölümü’ne kabul edildi.

ÖZDEMİR NUTKU 1.JPG

Nutku, 1959’da Türkiye'ye döndü ve bir yıl önce kurulan Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Tiyatro Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1960 yılında ilk tiyatro kitabı "Tiyatro ve Yazar" yayımlandı. 1961'de doktor, 1967'de doçent ve 1974'te de profesör oldu. İzmir'e 1976 yılında yerleşen Nutku, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Tiyatro Bölümünü kurdu. Nutku, bugüne kadar 37 tiyatro, 22 çeviri, 4 şiir, 12 oyun ve uyarlama, 2 senaryo, 1 çocuk kitabı olmak üzere 77 kitap yazdı ve yayımladı.

Uluslararası kongrelerde ülkemizi temsil eden, Nutku, bugüne kadar yüze yakın oyun sahneledi. Çeşitli uluslararası tiyatro festivallerinde yönetmen olarak çok sayıda ödül aldı. 1990 yılının Ekim ayında, Viyana da ki "Tiyatro Zirvesi’nde "Dünya Tiyatro Eğitimi Enstitüsü" nün kurucularından biri olarak bu Enstitü’nün yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 1990 da kurduğu İzmir "Şehir Tiyatroları”na 1991 de Genel Sanat Yönetmeni olarak atandı. 1991 yılında, Türkiye’nin ilk Kamyon Tiyatrosu’nu yaptı ve gezici çocuk tiyatrosunu kurdu. Böylece tiyatroyu, tiyatroya hiç gitmemiş çocukların ayağına götürdü. 1993’de, Kültür Bakanlığının "Tiyatro Araştırmaları Büyük Ödülü" ile onurlandırıldı. Güzel Sanatlar Fakültesi'nde dekan yardımcılığı ve dekanlık yapan Nutku, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürü ve aynı fakültenin Sahne Sanatları bölümü başkanıyken 12 Ocak 1998 tarihinde yaş haddinden emekli oldu. Halen aynı fakültede ders vermektedir.

YARD. DOÇ DR. ELİF İSKENDER

TİYATROHANE EĞİTMENLER ATÖLYESİ

OYUNCULUK SINAVINA HAZIRLANANLAR İÇİN ATÖLYE ÇALIŞMASI

Tiyatrohane ’ye geldiği gibi ekibi kırmayan Elif İskender hem eğitmenler hem de bu sene yetenek sınavına girecek olan gençlerle olmak üzere iki farklı atölye çalışmasına imza atarak haneyi aydınlattı. Şimdilerde Londra’ya yerleşip Elif Iskender Acting Studio (EIAA) isimli okulu açarak sanat hayatına İngiltere’de devam eden İskender atölye süresince tüm öğrencileri kendine hayran bıraktı.

KİMDİR?

Elif İskender Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık     AnaSanat Dalı’ndan mezun olduğu sene Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Tiyatro Ana Sanat Dalı, OyunculukSanat Dalı’na girmiş ve bitirmiş, ardından Dokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler Enstitüsü Sahne Sanatları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Programı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Anabilim Dalı Doktora Programlarını tamamlamıştır.

DEÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde yaptığı “Çağdaş Oyunculuk Eğitiminde Giriş Sınavları İçin Bir Yöntem Önerisi” doktora tezi ile yenilikçi bakış açısı ve eğitime verdiği değeri bir kez daha gözler önüne seren İskender, 2004-2010 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Oyunculuk Bölümü Öğretim Üyesi, Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Devlet Konservatuvarı Opera-Şan anasanat dalı Öğretim üyesi ve 2010-2015 yılları arasında Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü, Bölüm Başkanı, Dekan Yardımcısı ve Erasmus sorumlusu olarak görev almıştır. Tüm bu yoğunluğu arasında 2014 yılında TİMS Yapım tarafından çekilen Çalıkuşu dizisinde Besime karakterine ve 2015 yılında NTC Yapım tarafından çekilen Beyaz Yalan dizisinde Meryem karakterine hayat vermiştir.

HAKAN GERÇEK

“VAN GOGH” OYUNU ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Tiyatrohaneliler “tiyatrogerçek” tarafından oynanan ve Hakan Gerçek’in tek kişilik bir performans sahnelediği “Van Gogh” oyununu Konak Atatürk Kültür Merkezi’nde izledi. İzmir’e ikinci gelişinde ise Tiyatrohanelileri ziyaret eden Gerçek,  Van Gogh oyununa yönelik soruları yanıtladı, günümüz tiyatro seyircisi ile ilgili fikirlerini anlattı ve Kenter Tiyatrosu’ndaki anılarında bahsetti.  

KİMDİR?

Hakan Gerçek, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdi .Bitirdiği bölümde 1988-1990 arasında Müşfik Kenter'in asistanlığını yaptı. İstanbul Akademisi, Akademi Kenter'de ve Aydın Üniversitesi'nde sahne dersleri verdi. Oyunculuğun yanı sıra seslendirme de yapan Hakan Gerçek, 1986 yılında "Nice Yıllar" adlı oyunla Kent Oyuncuları'na katıldı. 1986 yılından 2010 yılına kadar Kenter Oyuncular'ından olan Hakan Gerçek, 2008 yılında kendi tiyatrosunu, tiyatrogerçek'i kurdu. tiyatrogerçek bünyesinde sahnelenen ilk oyun Hakan Gerçek'in oynadığı tek kişilik Van Gogh oldu. 2013 sezonunda Beyoğlu, Maya Cüneyt Türel Sahnesi devraldı, üretimleri ve çalışmalarına iki sezon boyunca burada hayat verdi. Aynı zamanda Hakan Gerçek, tiyatrogerçek bünyesinde kurduğu "oyunculuk atölyesi" çalışmalarını da düzenlemiştir. Gerçek, 2014 yılında “Savunma” oyunu ile 19. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde Seçici Kurul Özel Ödülü’ne ve Tiyatro Eleştirmenler Birliği Ödülleri’nde “En iyi erkek oyuncu” ödüllerine hak kazanmıştır. Ayrıca Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu ve Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri kapsamında Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu ödülünü Bülent Şakrak ve İlker Ayrık ile paylaşmıştır.

TİYATROHANE’DE HAZİRAN AYINDA NELER VAR?

Oyunculuk Eğitimi yaz sınıfı 12 Haziran’da başlıyor.

Ege üniversitesi sertifikalı 80 saatlik oyunculuk eğitimi kapsamında diksiyon, beden dili, rol ve sahne derslerinin yanı sıra doğaçlama ve hareket dersleri de olacak.

“SALSATION ®” İzmir’de bir ilk!

Monique Masius eğitmenliğinde Salsa, hip-hop ve modern dansın mükemmel karışımı ile 10 Hafta süren eğitimle hem fitleşip hem de dans etmeyi öğrenebilirsiniz. SALSATION ®  hem bir dans hem de bir fitness programıdır.

İletişim: MELİKE ÇERÇİOĞLU BİLGİÇ 0232 422 2631 – 0507 132 2632 / www.tiyatrohane.net

TİYATROHANE’DEN POLİSİYE BİR OYUN “ YALANIN ARDINDAKİ”

BİLİNEN YALANLARIN SAKLANDIĞI, İNKÂR EDİLEN GERÇEKLERİN SU YÜZÜNE ÇIKTIĞI VE İKİ KİŞİNİN YÜZLEŞTİĞİ SESSİZ BİR SATRANÇ OYUNU...

“Sevgi, çok ikiyüzlü bir kelime...”

“Aşk, tanrıların bize verdiği bir oyuncak...”

Bünyesinde üç farklı tiyatro ekibi barındıran ve Ege Üniversitesi ile işbirliği halinde akademik kadrosu ile oyunculuk eğitimi veren Tiyatrohane Sanat Okulu, profesyonel oyuncuların yer aldığı “Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu” ile bu sezon perdesini bir polisiye oyunuyla açtı. Son iki oyunları kalan ekip ve 29 Nisan ve 13 Mayıs tarihlerinde Cumartesi günleri seyircisi ile buluşacak.

yalanın ardındaki Tiyatrohane

Tiyatroya farklı bakış açısı ile seyirciye yeni bir deneyim yaşatacak olan oyun Tiyatrohane’nin Alsancak Kıbrıs Şehitleri’ndeki Black Box (Kara Kutu) salonunda, seçilen otuz kişiye özel olarak sergileniyor. Başrollerinde ekrandan ve beyaz perdeden aşina olduğumuz ama gönlünü tiyatroya veren Erk Bilgiç ve Burak Çimen rol alıyor. Sorgu odasında geçen oyun boyunca seyircilerin tüm olayın ortasında yer aldığı ve yaşanan tüm anlara yakından şahitlik ettikleri oyunda; karısını öldürmekle suçlanan bir psikiyatristle, kendini bu cinayete çözmeye adamış bir dedektif arasında geçen kedi-fare oyunu işleniyor. Oyun ile ilgili özel sorularımıza aldığımız cevaplar sizlerle...

·         Seyirci ile iç içe oynamak nasıl bir duygu oldu sizler için? Bu kadar yakın olmak performansınızı olumlu mu olumsuz mu etkiliyor?

Erk Bilgiç: İlginç bir duygu... Seyircinin ne hissettiğini anlayabiliyoruz ve ne kadar dikkatli izlediklerini. O yüzden keyifli oluyor. Seyirciden geri dönüşü de çok net olarak algılayabiliyoruz. Oyunculuk anlamında kendimizi geliştirmeyi sağlayan bir deneyim oldu.

Burak Çimen: Seyircinin enerjisini hissetmek ve oyuna aktarmak çok büyük avantaj... Bu anlamda klasik sahnelerde oynanan oyunlarla aramızdaki fark, seyirci ve oyuncu arasındaki duvarın ortadan kaybolması ve oyunun hepimize ait olması diyebiliriz. Bu da oyuncuların performansını tabi ki olumlu anlamda çok yükselten bir durum. Seyircinin yakın olması oyuncu olarak daha çok konsantre olmamızı sağlıyor. Tabi bu seyirci açısından bir konsantrasyon getiriyor çünkü kendi dünyaları dışında bir gerçekliği izlemek yerine o gerçekliğin tam da içinde oluyorlar.

·         Karakterlerinizde sizi heyecanlandıran şey neydi? Nasıl hazırlandınız?

yalanın ardındaki zeynep nutku

Erk Bilgiç: Benim oynadığım karakter bir psikiyatrist ve mesleğinin getirdiği avantajlarını diğer karakter üzerinde kullanıyor. Bu yüzden derinliği çok fazla olan bir karakter. Eylemleriyle sözleri birbiriyle tezatlık barındırıyor. Role hazırlanırken mesleki anlamda bir gözlem yaptım. Psikiyatristlerin sakinliği ve söylediklerinin altında hep başka bir amaca yönelik hedefleri olmasını temel alarak bir karakter yarattım.

Burak Çimen: İşine bağlı ve onu her şeyin üstünde tutan bir cinayet bürosu komiserini canlandırıyorum. Kendi iç dünyasında ve özel hayatında aslında birçok problemi olan ve mutsuz diyebileceğimiz bir karakter. Lakin bu mutsuzluğunu iş yaşamına aktarmaktan imtina ediyor. Karaktere çalışırken kafamızdaki yerleşmiş standart polis imajının dışında kalmaya gayret ettim. Bazı durumlarda karşısındaki suçluyla empati kurma yoluna giden bir polisi canlandırmaya çalıştım. Bunun için de her ne mesleği yapıyor olursak olalım öncelikle insan olduğumuz duygusunu unutmamaya çalıştım karakteri yaratırken. Ve insan olmanın bize bahşettiği naiflik ve duygu geçişlerini oynadığım sert karakterle harmanlamaya çalıştım.

 

·         Oyun içindeki şiddet sahneleri seyircinin çok yakınında oynanıyor. Doğal gözükmesi için neler yaptınız?

Erk Bilgiç: Seyircinin uzak olmaması nedeniyle gerçeğe yakın olması bizim için çok önemliydi. Gerçeklik hissinin yaratılması için tıbbi gerekçelerden doğan fiziksel reaksiyonların, vücuda yansımasının belli bir eforla seyirciye aktarılması gerekiyordu. Bu anlamda kondisyonel çalışmalarla bunu gerçekleştirmek için çok uzun bir prova sürecimiz oldu.

Burak Çimen: Gerçekten şiddet uyguluyoruz. (Gülüyor) Birbirimize zarar verme olasılığı yüksek olduğu için bu sahneler için mümkün olduğunca çok çalıştık.. Seyirci ile iç içe olduğumuz için “mış gibi” yapmak oyununun bütün gerçekçiliğimizi alıp götürebileceğinden bazı teknik hareket çalışmaları, ses ve nefes tekniklerini kullanarak bu sahnelerin üstesinden gelmeyi başardığımız düşünüyorum.

·         Büyük şehirlerdeki yalnızlık ve aşk olgularını inceleyen bu oyunda şehir olarak İzmir’i nasıl değerlendiriyorsunuz? İkiniz de bir süre İstanbul’da yaşayan ve çalışan kişiler olarak İzmir’den kopmamayı neden tercih ettiniz?

Burak Çimen: Hiç düşünmeden bu soruya verilebilecek tek cevap; “Huzur arıyoruz”. Nefes alma ihtiyacımızı İstanbul’da gideremediğimiz için İzmir ile bağımızı hiçbir zaman kopartmayı da düşünmüyoruz. Oyundaki karmaşık durumların ve insanların birbirine güvensizliği ve entrikaları, İzmir’e oranla İstanbul’daki yaşam ve hayat şartlarına daha çok benzerlik gösteriyor. Bu bağlamda baktığımızda İzmirli olmak ve hayatımızın büyük kısmını İzmir’de geçirmek kişisel olarak daha huzurlu ve sevgi dolu olmamı sağlıyor. Şehirdeki aşk hayatı sorusuna gelirsek, 16 senedir aynı insanla mutlu bir beraberliği olan bir adam olarak benim bu soruyu cevaplamam mümkün değil. (Gülüyor)

Erk Bilgiç: 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu yalnızlık. Oyunun yazarı Nick Rongjun Yu, bunu aşk teması üzerinden oldukça iyi ele almış. Elbette İzmir Türkiye’nin en yaşanabilir şehri ama eminim pek çok insan böylesine güzel bir şehirde bile kendini yalnız ve sevgisiz hissedebilir. İstanbul, gri ve mutsuz bir şehir... İzmir’se benim için mavilik ve huzur. Bende sonsuzluk hissi yaratıyor. Burada doğup büyüdüğüm için sanki bu şehirle organik bir bağım varmış gibi hissediyorum.

OYUN KÜNYESİ:

Yazan: Nick Rongjun Yu

Çeviren-Yöneten: Zeynep Nutku

Sahne Tasarımı: Cenk Oral

Reji Asistanı: Buse Demirel

Işık Kumanda: Mustafa Özer:

Oyuncular: Burak Çimen – Erk Bilgiç

Yapım Sorumlusu: Melike Çerçioğlu Bilgiç

Teknik Destek: Vahap Polat

ERK BİLGİÇ KİMDİR?

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan mezun olduktan sonra profesyonel tiyatrolarda oyuncu olarak görev almıştır.2007- 2008 yılında "Karayılan", 2008 "Bir Varmış Bir Yokmuş", 2009-2010 "Kavak Yelleri", 2010-2011 "Bitmeyen Şarkı" ve "İzmir Çetesi" gibi dizilerde ve "Veda" sinema filminde performans göstermiştir. 2009-2011 yılları arasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde akşam okulları bölüm başkanlığı yapmış, 2011-2013 yılları arasında ise İzmir Akkademi Tiyatro’da oyunculuk, seslendirme eğitimi vermiş ve yönetmenlik yapmıştır. Erk Bilgiç 2013 yılında Tiyatrohane’yi kurmuştur. Eğitimlerine ve sahne çalışmalarına Tiyatrohane’ de devam etmektedir.

BURAK ÇİMEN KİMDİR?

 Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olmuştur. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ve Hollanda’da Rast Tiyatrosu’nda “Gülün Öpüşü” oyununda oyuncu olarak görev almıştır. “Şubat”, “Fatih”, “Diriliş Ertuğrul”, Kış Güneşi”  televizyon dizilerinde yer alan Çimen, “Bamsı Beyrek” ve “Salur Kazan” isimli televizyon filmlerinde de rol almıştır. Yer aldığı sinema filmleri “10 Adım”, “Dabbe 6”, “Kaçış” ve “Beyaz Balina” dır. Çimen 2016 yılında provaları başlayan Tiyatrohane Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oynadığı “Yalanın Ardındaki” oyunu ile sahne çalışmalarına Tiyatrohane bünyesinde devam etmektedir.

 

İLETİŞİM: Melike Çerçioğlu Bilgiç

0232 422 2631 – 0507 132 2632

www.tiyatrohane.net

bilgi@tiyatrohane.net

Kıbrıs Şehitleri Cad. No:48 Kat:1 D:101-102 Alsancak/İzmir

YAZIN VE TİYATRO -Prof. Dr. Özdemir NUTKU

Tiyatro bütün sanatların bireşimidir. Ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmesi gereken beş temel alanı vardır: yapıt, oyuncular, tasarımcılar, yönetmen ve seyirciler… Yüzyıllar boyu güzel sanatlar kapsamı içinde dans, müzik, şiir ve yazın, yontu, resim ve mimarlık ele alınmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından bu yana tiyatro alanında olan gelişmeler ve özellikle uygulama alanındaki atılımlar yukarıdaki listeye bir yenisini ekledi: tiyatro. Oysa eskiden, tiyatro, yazının bir dalı olarak düşünülürdü. Bunun böyle olmadığı, yani tiyatronun bir yazının dalı değil de, başlı başına bir sanat olduğu sonunda anlaşıldı. Zaten tiyatro sanatına şöyle dikkatlice bir bakarsak, bütün sanatları kullanan ve bunları uyumlu bir bireşime götüren tek sanat olduğunu izleriz.

Dansın gövdesel hareketleri ve anlatımları, müziğin tartımı, melodisi ve uyumsal bütünlüğü, yazının ölçüleri ve sözcükleri, plastik sanatların çizgi, biçim, yığın ve renk uyumları tiyatro dediğimiz olgunun tamamlanmasında yer alır. Tiyatronun güç kaynakları resim, müzik, yazın, sinema, fotoğraf, mimarlık, yontu, dans, vb. gibi sanat, toplumbilim, ruhbilim, tarih, felsefe, dil halkbilim gibi bilim, dekor, giysi, ışıklama, oyunculuk vb. gibi teknik dallardır. Bütün bunların tamamlanmış bir tiyatro gösterisinde tiyatro tarafından özümlenebilmesi için bir bütünlük, gerekli vurgular, tartımlar, dengeler, oranlamalar, uyum ve çekicilik içinde birleştirilmiş olmaları zorunludur. Bunun için tiyatro, yazından farklıdır. Tiyatro yapıtı, yazın kurallarından apayrı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır.

Metin, tiyatronun yalnızca bir parçasıdır. Tiyatro metinsiz de var olabilir. Tiyatronun başlangıcında yazı değil, hareket vardır. Ancak metin, tiyatro olgusu içinde önemli bir öğedir. Tiyatro metni aşarak, ama yine de ona dayanarak, oyuna, birtakım bağımsız, yaratıcı öğeleri getirir: söze can katar, sözü bir görünüşe, düşünceyi bir eyleme sokar. Kısacası, tiyatro yazının değil, yazın, tiyatronun bir parçasıdır. Tiyatral yapıt, daha doğarken yazınsal yapıttan ayrılır. Her şeyden önce, sözcük biçimleri içinde saptanmış yazın, tek kişinin yaratıcılığına dayanır. Tiyatro ise birliktelik başarısı ile ortaya çıkabilir; çünkü bir çok gücün birlikte, uyumlu yaratısına bağlıdır.

Oyun yazarının, dramaturgun, yönetmenin, tasarımcıların (dekor, giysi, ışıklama vb.), oyuncuların, dansçıların, bestecilerin, çalgıcıların, sahne teknisyenlerinin, fıslayıcıların, çağırıcıların ve daha birçoklarının hep birlikte, uyumlu ve dikkatli çalışmaları ile tiyatro gerçekleşebilir. Ancak bu birliktelik de yeterli değildir; tiyatronun var olması için seyirci gereklidir. Tiyatronun anlamı seyirci ile ortaya çıkar; çünkü tiyatronun yaşaması, sahneden seyirciye, seyirciden sahneye olan kan dolaşımına bağlıdır. Bunun içinde, seyirci topluluğunun yapısı, sahneye koyuş biçimi ve oyuncuların özellikleri oranında önem kazanır. Kısacası tiyatro yapıtı, yaratıcı özelliğini, her oynanışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin iç içe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un dediği gibi ‘’Tiyatro, sürekli devrim demektir.’’ . Durmadan gelişen ve değişen insanoğlu ile iç içe bir sanat olan tiyatro, aynı zamanda bir insan bilimidir de…

Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültür ve sanatı kapsayan ‘’sistematik bir ruh bilimi’’ olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, ‘’özel kültür bilimi’’ deyimini kullanmıştır. Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır. Bu devinim içinde, tiyatro yapıtının geçici niteliği, kişiyi, tiyatro sanatını yeniden kurmak için ön çalışmalara zorlar. Tiyatro, yazından çok arkeolojinin yöntemlerine benzerlik gösterir. Örneğin, tiyatro araştırmaları (yazından çok başka bir yolda) birçok çizgiyi bir araya getirerek, isterse binlerce yıl öncesinden olsun, tümünde düşünceyi, üslup tarihini, tekniğini, toplumsal sonuçları çıkarabilmek için canlandırmak zorundadır. Söz gelimi, dekor yorumu, söz yorumu kadar önemlidir. Dekor ise, maske sanatını, hareketlerin simgelerini, giysi özelliklerine olan ilişkiyi, ışıklamanın büyüsünü ve sahne etmenlerini kapsayacak biçimde hazırlanmalıdır. Yazın alanının değerlendirme ölçütleriyle tiyatronun ölçütleri arasında önemli bir fark vardır. Yazınsal yapıtın değerlendirilmesinde verilen yargıda zaman aşımı en önemli ölçüttür. Yüzyılları aşarak gelen yazınsal bir yapıtın etki gücü bu değerlendirmede önemlidir; bunun için, göreceli de olsa, o yapıtın yazın açısından yetkin olması gerekir. Oysa bu bir sahne yapıtını değerlendirmede söz konusu değildir.

Tiyatroda metin yalnızca ateşleyici bir öğedir. Tiyatro sanatını değerlendirebilmek için yalnızca metin dili değil, yaratıcı bir oyun düzeninin, dekorun, giysinin ve ışıklamanın ve benzerlerinin dili de önemlidir. Bu saydıklarımızın değer ölçütleri ise birbirinden değişiktir. Bir sahne yapıtı, yazın tarihçisinin ya da incelenmesinin güzelduyusal ölçütleri açısından değerli bulunmayabilir, ama aynı yapıt, tiyatro incelemecileri tarafından – tiyatro tarihi ve getirdiği güncel katkı açısından sahneleme yönünden ya da oyunculuk sanatında önemli bir yapı değişikliğine olanak tanıdığından- değerli görülebilir. Buna bir örnek, Musahipzade Celal’in oyunlarıdır. Bunlar yazınsal değerlendirmede ‘’hafif’’ ya da ‘’değersiz’’ görülmesine karşılık, tiyatro incelemecileri açısından ‘’ilginç birer model’’ olarak ele alınmışlardır. Tiyatro incelemecisinin klasik yapıtları değerlendirmesi de, yazın incelemecisinin değerlendirmesinden farklıdır. Seyirci, tiyatronun iki temel alanından biri olduğu için, incelemeci, o başyapıtları güncellikleri açısından ele alır. Aiskhilos’un Prometheus’u ya da Shakespeare’in Macbeth’i bugünün seyircisi için neler getirir ve hangi açıdan günceldir, sorusunun yanıtı tiyatro açısından yaşamsaldır. Ayrıca, bir de bu oyunların hangi seyirci için oynanacağı göz önünde tutulur; çünkü tiyatro sanatının tamamlanması için seyirci önemlidir; oyuncusuz tiyatro olamayacağı gibi, seyircisiz de tiyatro olamaz! Yazın alanında, yazarın yazdığı metin kendi tarafından tamamlanır; basılıp kitap durumuna gelir ve okuyucu önüne çıkar. Oysa tiyatroda yazarın metni, ancak birçok çalışanın yaratısı ile hazırlanır ve seyirci karşısına çıkınca tamamlanır. Oyun yazarı, yönetmene, oyuncuya, dekor ve giysi sanatçısına, ışıklama uzmanına, çeşitli teknik ve yönetsel öğelere bağımlıdır. Bunun için, oyun yazarının ortaya çıkardığı metin, genellikle olduğu gibi oynanabilecek bir metin değildir. Çoğu kez, zorunlu olarak, bu metin üzerinde dramaturgi çalışması yapılarak, metin oynanabilecek duruma getirilir. Metni, ille de yazarın istediği biçimde oynamak kişiyi yanlışa götürebilir. Çünkü az önce de açıkladığım gibi, yazın alanının değer ölçütlerini, tiyatro alanında kullanmak yanlıştır.

PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ - Uzm. Ece Türkmut

PERA’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK BALESİ            

Bale tarihinin ilk temsili İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

  Cumhuriyetin kuruluşuna kadar eğlence ve şenlik düzenleme önemli bir Osmanlı geleneğiydi. Padişah, çocukların doğumları, sünnetleri ya da düğünleri gibi vesilelerle meydan kurdurarak günlerce süren şenlikler hazırlatırdı. Osmanlıların bale ile tanışması, bu şenliklerde düzenlenen dans gösterileriyle oldu. İstanbul’da bilinen ilk bale gösterisi 1524 yılında gerçekleşmiş, İstanbulda’ki İtalyanlar Venedik elçisinin evinde bir bale gösterisi düzenlemişler, şarkılı ve konulu bu bale kayıtlara ‘dramma per musica(müzikli dram)’ olarak geçmiştir. Burada yer alan 1524 tarihi özellikle önemlidir; çünkü mevcut bütün bale tarihlerinde, ilk önemli bale gösterisi olarak 1581’de Fransız Sarayı’nda gerçekleştirilen ‘Balet Comique de la Royne’  belirtilir. Ayrıca, tam aydınlatılmamış olmasına karşın, Fransız Sarayı’ndaki eğlencelerde 1564,1565 ve 1575 yıllarında bazı bale yapıtlarının sergilendiğini gösteren ipuçları vardır. İstanbul’da 1524 tarihini taşıyan gösteri ise hepsinden öncedir. Aslında, bale tarihinde ‘ilk temsili’ olarak bilinen bu olgunun İstanbul’da gerçekleşmiş olması pek şaşırtıcı değildir: Çünkü İstanbul’un Galata semtinde 12. Yüzyıldan başlayarak Venedikliler, Floransalılar ve Cenevizliler, daha çok ‘tecimsel amaçlar’ kapsamında yerleşmiş bulunuyordu. Söz konusu 1524 tarihli gösteri olgusu ise bu azınlıkların Türk dostlarıyla birlikte Fransa Kralı 1. François’nın İtalya’daki yenilgisini kutlama kapsamında gerçekleştirilmişti. Daha sonraları, örneğin 17. Yüzyılda, Türkler Batı’nın çeşitli sahne sanatlarıyla değişik fırsatlarla tanışmışlardır.  Aynı zamanda geniş müzik bilgisi de olan İtalyan gezgini Pietro Della Vale, İstanbul’da 1614 yılında Venedik elçisinin konağında, Türklerin dans ve benzeri gösterilere katıldığını yazmaktadır. Sünnet şenliklerinden birinde gerçek anlamıyla ilk balenin sergilenişi ise Hammer Purgstall’ın ‘Osmanlı Devleti Tarihi’ adlı eserinde anlatılır. 3. Murat 14 Haziran 1582’de şehzadeleriyle birlikte yoksul çocukları da sünnet ettirdiği şenlik için 900 kişiden oluşan bir oyuncu topluluğu getirmiş, bu topluluk ‘Aya Yorgi’nin Ejderle Kavgası’ başlıklı bir bale sergilemiş ve aşk tanrısı Eros’un hikayesini canlandırmıştı.

 

Haremde dans

   Osmanlılarda ilk yerleşik bale çalışmaları 2. Mahmut(1784-1839) ve Abdülmecit (1823-1861) dönemlerinde ‘Osmanlı Devleti Muzikaları Umum Mürebbisi’ Donizetti Paşa’nın(Giuseppe Donizetti) çabalarıyla başlamıştır. Donizetti, Osmanlı sarayına Batı müziği ilkelerinin yanı sıra, opera, operet ve bale örneklerini de getirmiştir. Abdülmecit’in sarayında oluşturulan ‘Ehli Fennü Marifet Kız Fanfarı ve Bale Heyeti’ çalışmalarını haremde gerçekleştiriyordu, Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarında birer bölüm meşkane olarak ayrılmıştı. Donizetti’nin İtalya’dan çağırdığı eğitmenler kızlara ‘Garp musikisiyle dans dersleri’ veriyordu. ‘Opera Sanatı ile İlk Temaslarımız’ kitabında tiyatro tarihçisi Refik Ahmet Sevengil o dönemin atmosferini şöyle anlatmaktaydı: ‘’Abdülmecit sarayında musiki çalışmalarından biri de erkek sanatkarların teşkil ettiği fanfarlardan başka, genç kızların mürekkep bir fanfar ve bir de bale vücuda getirmesidir.Donizetti’nin idaresinde olmak ve değişik sazları öğrenmek üzere ayrı ayrı  İtalyan hocalar tuttuğu gibi, dans dersleriyle meşgul olan ustalar da vardı. Kız Bale Heyetinin haremde vereceği temsillerin musikilerini kızların icra etmesi, hareme erkek musikicilerin girmemesi maksadıylaydı ki, bu kadın fanfarları teşkil etmişti.’

Bale Halka Açılıyor

   Balenin halka açık bir gösteri sanatına dönüşmesi 19. yy sonlarına doğru gerçekleşebildi. Halepli Tütüncüoğlu Mihail Naum Efendi’nin Beyoğlu Tiyatro’sunda 1860 yılında İtalya’dan çağrılan toplulukların bale gösterileri halka açık ilk etkinliktir. Ardından Güllü Agop, Concordia, Amfi, Varyete, Tepebaşı ve Verdi tiyatrolarında Avrupa’dan gelen bale topluluklarının gösterileri, hemen hemen Avrupa’yla aynı tarihlerde sahnelenmeye başladı. Osmanlı Tiyatrosu’nun 8 Şubat 1866 tarihli program dergisi, ‘Hint Balesi’, İki Balerina, yani oyuncu kızın Amerikan dansları’ gibi notlara ve 12 Şubat 1866 günü yayımladığı tanıtım yazısında ise ‘Çin Balesi’, ‘Balerin Kızlardan Birinin Halka Dehşet Verir Surette Gülle Üzerine Latif Oyunları’ gibi açıklamalara yer verir. Ceride-i Havadis’te 1841 yılında yayımlanan bale tanımı  ise oldukça ilginç tarihsel bir belgedir: ‘’Ve bale bütün bütün raks ile icra olunur bir nevi pandomima gibiyse de, rakkasların nezaket-i vücud ve latafet-i şuhüd ile hareketleri iktiza eder ki, görenlere zevk ve lezzet versin. Gerçi bu oyun Avrupa’da avami nas indinde pek mergubü muteber değil ise de, havas nezdinde ziyade makbulterdir.’’ Meşrutiyet Döneminde ise müzikli oyunlar sergileyen bazı tiyatrolar, gösterimlerinde dans yer verse de balelere yer vermemiştir.  

             Ve Cumhuriyet Balesi

   Cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllarda açılan ilk bale okulu ya da kursu, 20. yy başlarında 1917 Rus Devrimi’nden sonra İstanbul’a yerleşen Madam Arzumanova tarafından gerçekleştirilmiştir.1897 doğumlu sanatçı Lydia Krassa Arzumanova’nın1921’de Türkiye’ye gelip İstanbul’da açtığı bale okulu, birçok yönüyle belgelenmiştir. Bu değerli bale öğretmeninin yıllarca çalışmalarını sürdürdüğü okulda, öğrencilerden oluşan topluluğun, Adnan Saygun’un ‘Bir Orman Masalı’ adlı bale müziğini Arzumanova’nın koreografisiyle 59 kız ve bir erkek öğrencinin sergilediği bilinmektedir. Daha sonra Leyla Arzuman adını alan sanatçı klasik ve folklorik pek çok eser sahnelemiştir. 1940 yılında Türkiye’ye gelen Macar göçmeni Olga Nuray Olcay, 1943 yılında İstanbul Belediye Konservatuarını kurarak Chopin, Beethoven, Schubert, Çaykovski, Strauss, Bellini, Liszt, Saint-Saens gibi bestecilerin eserlerini sahnelemiş ve pek çok sanatçı yetiştirmiştir. 20. yy başlarında, 1917 yılında Rus Devrimi’nden sonra Türkiye’ye gelen Beyaz Ruslar’ın bireysel çabalarıyla etkinliğini sürdüren bale sanatı, 1940 sonrası kurumsallaşmaya başlamış ve yaklaşık yarım yüzyıldan fazla bir zamandır düzenli olarak perde açmaktadır. Cumhuriyet döneminde bale sanatının akademik bir kuruluşa yönelmesinin köklü adımı 1948 yılında atılmıştır: Devlet tarafından davet edilen ve Batılı anlamda bir ‘bale okulu’nun açılmasına öncülük eden Dame Ninette de Valois, İstanbul’da ‘Yeşilköy Bale Okulu’ olarak bilinen ‘çekirdek kuruluş’ özelliğindeki okulla dans stüdyolarının çekirdeğini oluşturmuştur. Çağımızın önde gelen balecilerinden olan ve İngiliz Kraliyet Balesi’nin (o dönemdeki adıyla Sadler’s Wells Balesi’nin) yöneticileri arasında bulunan Madam de Valois Ankara ve İstanbul’daki ilkokulları gezerek çocukların bedensel yapılarını ve yeteneklerini incelemiş, okulun kuruculuğunu üstlenmiş ayrıca İngiltere’den iki bale öğretmeninin getirilmesini sağlamıştır. Yine Sadler’s Wells’in kurucularından öğretmen Joy Newton okulun yöneticiliğine, Londra Kraliyet Dans Akademisi’nden Audrey Knight ise eğitmenliğe atanmıştır. On yedisi kız, on biri erkek 28 öğrencisiyle 6 Ocak 1948 yılında açılan Yeşilköy Bale Akademisi, Sadler’s Wells Bale Okulu’nun çalışma programını örnek alarak öğretime başlamıştır. Bu okulun ilk öğrencileri arasında, yıllar sonra Türk Balesi’nde yönetici, yönetmen, öğretmen ve dansçı olarak görev yapacak olan Hüsnü Sunal, Tenasüp Onat, Engin Akaoğlu, Güzide Kalın Noyan ve Kaya Akkoyunlu bulunmaktaydı. Okul, çalışma programının yanı sıra, sahne etkinlikleri de gerçekleştirmiş, Bülent Arel, Ulvi Cemal Erkin ve yabancı bestecilerin müzikleriyle Newton ve Volais’nin koreografisini yaptığı danslar ve bilinen bale yapıtlarından oluşan küçük bölümler sunmuştur. 

Türk Balesinde İngiliz Etkileri

       Yeşilköy Bale Okulu, 1950 Mart ayında yürürlüğe giren bir yasayla Ankara Devlet Konservatuarı’na taşınmış, böylece konservatuarın bale bölümü kurulmuştur. 1950’de yine Sadler’s Well Balesi’nden Beatrice Appleyard, Lorna Munfortve Robert Lunnon öğretmen olarak gelmişlerdir.  Konservatuar ‘bale bölümü’nün ilk gösterisi 1950’de gerçekleşmiş, Ulvi Cemal Erkin’in müziği üzerine Joy Newton’un koreografisini yaptığı ‘Pastoral Süit’ ve ‘Keloğlan’ sergilenmiştir. 1954-74 yılları arasında Travis Kremp ve Molly Lake çifti, konservatuar bale bölümünün yöneticiliğini ve öğretmenliğini yapmışlar, Türk Balesi’nin temel taşlarından Meriç Sümen, Sait Gökmen, Gülcan Tunççekiç, Evinç Sunal, Binay Okurer, Jale Kazbek, Tanju Tüzer, Rengin Taş, Özkan Aslan, Oytun Turfanda gibi birçok dansçıyı yetiştirmişlerdir. 1960-1964 yılları arasındaki dönem Türk balesinde yoğun bir İngiliz etkisinin görüldüğü dönem olmuştur. Başta Ninette de Valois olmak üzere Margot Fonteyn, Nadia Nerina, Anya Linden, Marion Lane, Michael Soames, David Blair, Alexis Rassino, Peter Clegg gibi İngiliz pek çok önemli sanatçı Türkiye’ye gelerek eğitim ve koreografi çalışmalarına katılmıştır. Ninette de Valois 1977 yılında yazdığı ‘Adım Adım’ adlı kitabında ‘’Türk Balesi, İngiltere tarafından kurulan ilk ulusal baledir.’’ Sözüyle İngiliz etkisini vurgulamıştır. 1965 yılında ilk kez bir Türk eseriyle perde açan Devlet bale topluluğu için Türk bale eserlerinin en yoğun ve zirvede sergilendiği dönem ise 1980-1982 yılları arasıdır. 1969 yılının sonlarında, opera ile bale bölümü, Devlet Tiyatroları’ndan ayrılarak bağımsız bir çatı altında birleşmiş, 1309 sayılı Opera ve Bale Genel Müdürlüğü Yasası’yla etkinliklerini bu ad altında sürdürmüştür. Bu yeni dönemde, Geyvan McMillan, Oytun Turfanda, Altan Tekin, Güloya Aruoba, Aydın Teker, Duygu Aykal, Aysun Aslan ve Binnaz Aydan başarılı koreografilerle Çetin Işıközlü, Bülent Tarcan, Nevit Kodallı, Muammer Sun, Kemal Çağlar ve Cengi Tanç gibi bestecilerimizin bale müziklerini sergilemişlerdir.

   İstanbul Devlet Balesi’nin etkinlikleri 1969-70 sezonunda başlamıştır. İzmir Devlet Balesi ise 1982’de perdelerini açmıştır. 1992’de Mersin Devlet Balesi açılmış, genç kadrosunun gerçekleştirdiği turne programlarıyla bu yeni topluluğumuz, opera ve balenin Anadolu’daki ilk başarılarını gerçekleştirmiştir. Yine 1922’de genel müdürlük bünyesinde kurulan Modern Dans Topluluğu (MDT) 1993’te etkinliklerine başlamıştır. 

Bitirirken…

       Özetlediğimiz bu sanatsal serüveniyle Türk Balesi, 1948’de Yeşilköy Bale Okulu’nun öğrencileriyle başlayıp bu güne kadar pek çok ilimizde görkemli yapıtlarla perdelerini açmakta, çağdaş sanatın gelişimini geleceğe taşımaktadır. Türk balesi, kısa ama başarılı serüveninde sayısız uluslar arası değerler yetiştirdi. Başlangıçtan bugüne Türk Bale sanatçıları klasik, modern, yerli ve yabancı pek çok eseri ulusal ve uluslararası platformlarda başarıyla sahnelemeye devam ediyor.

       Bu yolculukta bir şeyi anımsamak gerekiyor: İnsanı mutlu etmeye yönelik hiçbir değerli estetik buluş rastlantının insafına bırakılamaz… Büyük emek gerektirir. Dansa gönül vermiş herkese bir hatırlatma, maalesef sıradan olana göstereceğiniz her hoşgörü ülkemizde sanata yönelik saldırganlığı cesaretlendirmekte. Şimdi kendinize sorun lütfen en son ne zaman baleye gittiniz?

ECE TÜRKMUT

 Sempatik Dans- Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı:7-8

                 

TİYATRO NEDİR? - Prof. Dr. Özdemir Nuktu

GENEL BAKIŞ-DRAM SANATI - TİYATROYA GİRİŞ

DRAM SANATI - TİYATROYA GİRİŞ

1.BÖLÜM 

Tiyatro nedir? Ya onu ölümsüz yapan? Taş devrinden bu yana insanoğlu ne için bu kadar değer vermiştir? Oyuna, taklide ve onu birlikte yaşamaya? Bunun iki temel nedeni vardır: biri, insanın kendinden ötede olmayan yönelik içgüdüsel eğilimi, öteki de onun bilinmeyen şeyleri kutsal ve gizemli olana karşı duyduğu korkuyla karışık özlemidir. Tiyatronun kaynağı, yaşamsal gereksinimlerini sağlayan ilkel insanların, onları yaşatan, üreten ve geliştiren eylemlere, duygulara ve düşüncelere karşı takındıkları tavırdadır. Onların avladıkları hayvanlar, dalından koparıp yedikleri meyveler, yağmura, baskına karşı kurdukları evler, ısınmak için kestikleri ağaçlar, suyu geçmek için yaptıkları sallar, ağaçlara tırmanmak için yaptıkları saz ipler onların doğaya sağladıkları üstünlüğün birer göstergesidir. Bunun da bilincine varmış ilkel insan, bu bilgisini tartımlı hareketler yapıp sesler çıkararak, dans ederek topluca değerlendirmiştir. Doğanın durmadan insan yaşamını etki altında tutmasına karşı insan da doğal olanı değiştirerek üstünlük sağlama yoluna gitmiştir. Bu üstünlüğü anlatımı ise, ilkel insanın topluca düzenlediği yalın ve yabanıl oyunlarla var olmuştur. Bu ilkel oyunlar giderek daha belirgin ve düzenli bir duruma gelmiş ve ritüeller ortaya çıkmıştır. Böylece insanın doğa ile ilişkisinde büyü varolmuş; çeşitli giysiler, maskeler, tartımlı hareketler, gizemli sesler doğal olanın dışında kalan üsluplaştırmayı, başka deyişle sanatsal anlatımı getirmiştir.

        Öbür yanda, insan oğlunun dinlenmek, vakit geçirmek, eğlenmek ve düşünmek için bulduğu topluca oyunlar, güncel sorunları ve olayları yansıtmıştır. Doğa ile ilişkisinde Büyücü’nün yönetiminde törensel gösteriye giren insanoğlu, güncel olayları yansıtan oyunlarda da homo ludens, yani ‘’oynayan insanı’’ var etmiştir. Ritüel, insanın doğayla çatışmasını simgelerken, ilkel insanın günlük işlerini yansıtan oyunlar da onun öteki insanlarla olan ilişkilerini ya da çatışmalarını anlatmıştır.

        Öyleyse ilkel insan, birlikte ortaya çıkardığı anlatım biçimlerinde iki kaynaktan hareket etmiştir; anlatım biçimini düzenleyen konu (ki güncel bir olayı yansılar) ve bu konunun insan doğasına ilişkin büyü yanı (ki yaşamın evrensel özdeğerlerini ortaya çıkarır.

        Tiyatro olgusunun iki yarım küresi, yani sahne ile seyirci arasındaki birleşmede, insanoğlunun yaşamında doğrulara yönelik bir artış sağlama işlemi hiçbir zaman yaşamın kuru ve katı tanımlaması değildir. Tiyatronun görevi her an insanı bütünlüğü içinde düşünürken heyecanlandırmak, kendisini bir başkasının yaşamı ile görebilmesini sağlamaktır. Brecht gibi, öğreticiliğe önem veren bir kuramcı yazar bile yalnız aklı, yalnız düşünceyi değil duyguyla ve sezgiyle de seyircisini etkileme yolunu tutmuştur. Çünkü seyircinin karşısına yalnızca bir tiyatro yapıtıyla çıkmak mümkün değildir, o tiyatro yapıtına seyircinin aktif katılımı da gereklidir. Çağımızın en büyük kültür tarihçilerinden biri olan Avusturyalı Ernst Fischer şöyle der: ‘’Alın yazısı dünyayı değiştirmek olan bir sınıf için sanatın yalnızca büyülemek yerine, aydınlatmak, eyleme itmek olması ne denli doğruysa, sanatta büyünün payının da bütünü ile bir yana bırakılamayacağı o denli doğrudur. Gelişiminin bütün evrelerinde, ağırbaşlıyken de, eğlendiriciyken de, inandırırken de, abartırken de, anlamlıyken de, anlamsızken de, düşleri işlerken de büyünün her zaman payı olmuştur sanatta. Sanat, insanın, dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir; ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat.’’ Fischer’in bu sözlerinde, az önce değinmiş olduğum, tiyatronun kaynağındaki, birbirinden koparılamayacak olan ikili öz’ün uzantısını belirlenmektedir. Bunların biri anlatım biçimini düzenleyen, düşünce açısını saptayan ve güncel bir olayı yansıtan konudur: bunu tarihsel öz deyimiyle karşılayabiliriz. Öbürü ise, insan yaşamının evrensel özdeğerlerini ve varoluşun nedenlerini araştıran büyüdür: buna da evrensel öz diyebiliriz.

        Tiyatronun kaynağındaki bu ikili özü kısaca ele almak gerekir. Tarihsel öz, güncel olma niteliği içinde tarih boyunca değişerek, her çağın gereksinimlerine göre dönüşüme giren, dinamik, genellemesine olan bir yönelimdir. Evrensel öz, insanın varoluşunu, değişmeyen özellikleri içinde değerlendiren, ama bunları tarihsel gelişimin boyutları kapsamında ele alan statik, derinlemesine olan bir yönelimdir.

        Tarihsel öz, topluca yaşayan insanı, o insanın ilişkilerini ve onun daha iyi yaşama olanaklarını araştırır; insanın düşünsel, siyasal, toplumsal ve kültürel çabaları üzerinde bir incelemeye girer; insanı ve yaşamını değişkenliği ve gelecekteki olasılığı içinde göstererek eleştiriye yönelir. Estetik varoluşu temeli olarak tarihsel gerçeği kabul ettiğinden insanı oluşum durumunda gösterir. Bu düzeyde davranışlar ve olaylar vurgulanır; bunun için de, genel sorunlar başlangıç noktası olur. Bu genellemesine yönelişte seyircinin akıl yoluyla tepkisi sağlanır. Seyirci, düşünme, yargılama ve karar verme olanağını elde eder.

        Ancak seyircinin etkilenip aktif duruma gelebilmesi, kendi içinde artmaya, çoğalmaya gidebilmesi için, bu genellemesine yönelişe sıkı sıkıya bağlı olan derinlemesine yönelişi yaşaması zorunludur. Bu derinlemesine yöneliş de evrensel öz ile sağlanır. Bu düzeyde estetik, etik ve yapısal özellileriyle birer açımlanır; bunun için de başlangıç noktası özel sorunlar olur. Bu derinlemesine yönelişte, seyircinin duygu yoluyla tepkisi sağlanır; seyirci bu kez sezgi ve algılama ile aklı destekler. Bu ikili özün örtüşmesiyle tiyatronun içeriği var olur.

        Tiyatroyu ölümsüz yapan hiç yaşlanmayan, hiç bitmeyen büyüsüdür. Tiyatro genel yaklaşımı içinde ölümsüz, oysa gelişme aşamaları içinde ölümlüdür. Sahne, özvarlığımızı fark etmemize yarayan şeylerin, mutlulukların, acıların, ağlama ve gülmelerin, sevgilerimizin, nefretlerimizin, üstünlüklerimizin ve zaaflarımızın büyülü aynasıdır. Oyun yazarı ve ilk Shakespeare oyuncularından Johann Elias Schlegel, 1764 yılında yazdığı bir yazısında, ayna olma görevinden şöyle söz etmiştir: ‘’İyi bir tiyatro tüm insanlara, kendine çeki düzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır.’’ Romantik dönem yazarlarından Novalis, tiyatroyu, ‘’insanoğlunun canlı yansısı’’ olarak deyimler.

        Garip gelebilir, ama tarih boyunca toplumlarda ve insanlarda yaşam korkusu ve yok olma tehlikesi arttıkça, tiyatro da buna karşı o şiddette karşı durmuştur. İnsan yaşamında olağanüstü ve çoğu zaman da kendini belli etmeden roller oynayan tiyatronun tarihsel gelişmesi içinde, her çığırın cinsel, siyasal, toplumsal durumlarını aydınlattığı görülür. Artık bugün tiyatronun varlığı ve etkisi tartışma götürmez. Bir gerçektir; tiyatronun her gelişme evresi yalnızca bir vakit geçirme olmamıştır. İnsan yaşamında bu gelişme basamağı, seyircinin tiyatro olayına katılışı ile, kendini tanımanın, kendini gerçekleştirmenin ya da daha çok günümüzde görüldüğü gibi maskeleri atmanın ilkelerini ortaya çıkarmış ve yapısı içinde kendine özgü bir varlık olmuştur.

        Oyunlarına yazdığı önsözlerle büyük düşünce hareketleri getiren George Bernard Shaw ‘’Niçin Puritanlara’’ adlı yazısında, tiyatroyu bir büyü yeri olarak görür. Bu büyü yerinin cezalı yığınları, ellerinde olmadan kendini aramanın yıkılışını gerçekleştirirler. Tiyatro bugün yeniden bir büyü yeri olmaktadır; çünkü tiyatro, çağımızın bocalayan insanlarına çoktandır kaybolmuş bir töreni getirmektedir. Bu törende, seyirciyi, büyüleyici bir düzenle aynalar tutulur. Büyü, yaşam gerçeğini tiyatral gerçek ile vermektir. Tiyatral gerçek ise, birçok sanatçının birlikte yaşaması, birlikte çalışması ve uyumlu bir sanatsal sonuca ulaşmasıdır.

        Tiyatro, eskiden bir yazın dalı olarak kabul edilirdi. Sonunda bunun böyle olmadığı ve tiyatronun başlıbaşına bir sanat olduğu anlaşıldı. Nitekim tiyatro sanatına dikkatlice baktığımızda, bunun bütün sanatları kullanıp bunları uyumlu bir bireşime götüren tek sanat olduğunu izleriz. Dansın gövdesel hareketleri ve anlatımları, müziğin tartımları, yazının ölçüleri ve sözcükleri, plastik sanatların çizgi, biçim, yığın ve renk uyumları tiyatro dediğimiz olgunun tamamlanmasında yer alır.

        Tiyatronun güç kaynakları resim, müzik, yazın, sinema, fotoğraf, mimarlık, yontu, grafik, dans, vb. gibi sanat; toplubilim, ruhbilim, tarih, felsefe, dil, halkbilim, göstergebilim, vb. gibi bilim; dekor, giysi, ışıklama, oyunculuk, vb. gibi estetik-teknik dallardır. Bütün bunların, tamamlanmış bir tiyatro gösterisinde özümlenebilmesi için, bir bütünlük, gerekli vurgular, dengelemeler, oranlamalar, uyum ve çekicilik içinde birleşmiş olmaları gerekir.

        Bunun için de, tiyatro yazından farklıdır. Tiyatro yapıtı, yazın kurallarından apayrı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır. Metin tiyatronun yalnızca bir parçasıdır. Tiyatro metinsiz de var olabilir. Tiyatronun başlangıcında da, özünde de söz değil, hareket vardır. Ancak metin tiyatro olgusu içinde önemli bir öğedir. Tiyatro metni aşarak, ama yine de ona dayanarak, oyuna birtakım bağımsız, yaratıcı öğeleri getirir: söze can katar, sözü bir görünüşe, düşünceyi bir eyleme sokar. Kısacası, tiyatro sanatında, tiyatro yazının değil, yazın tiyatronun bir parçasıdır.

        Tiyatral yapıt daha doğarken yazınsal yapıttan ayrılır. Her şeyden önce, sözcük biçimleri içinde saptanmış yazın tek kişinin yaratıcılığına dayanır. Tiyatro ise birliktelik başarısı ile ortaya çıkabilir; çünkü birçok gücün birlikte, uyum yaratısına bağlıdır. Oyun yazarının, yönetmenin, tasarımcıların(dekorcu, giysici, ışıklama uzmanı vb.) oyuncuların, dansçıların, bestecilerin, çalgıcıların, sahne teknisyenlerinin ve daha birçoklarının hep birlikte, uyumlu ve dikkatli çalışmalarıyla birlikte tiyatro gerçekleşebilir. Ancak bu birliktelik de yeterli değildir; tiyatronun var olması için seyirci gereklidir. Tiyatronun var oluşunu seyirci gerçekleştirir. Tiyatro, sahne ile seyirci arasındaki organik kan dolaşımını sağladığı anda yaşama geçer. Bunun için de seyirci topluluğunun yapısı, sahneleme biçimine ve oyuncuların özelliklerine göre biçimlenir. Kısacası, tiyatro yapıtı yaratıcı özelliğini, her oynayışta yeniden oluşan, çoğu kez de hiç yazınsal olmayan kaynaklardan gelen çeşitli güçlerin iç içe dokunmasıyla kazanır. Bir de bunlara, her çağda başka türlü yorumlanabilmesine karşın, yine aynı kalan yazınsal metinle, her çağda değişen tiyatral metin arasında temel ilkelerden gelen bir ayrım eklenebilir. Tiyatro, ölümsüzlüğünü ‘’doğum-gelişme-ölüm’’ çevrimi içinde kazanır; çünkü bir anlayışın, bir çağın ölümü yeni bir anlayışın ve çağın doğuşunu getirmiştir. Ünlü İngiliz yönetmen Peter Brook’un The Empty Space adlı kitabında dediği gibi, ‘’Tiyatro, sürekli devrim demektir. Durmadan değişen ve gelişen insanoğlu ile iç içe bir sanat olan tiyatro aynı zamanda bir ‘’insan bilimi’’dir de. Ünlü Avusturyalı pedagog ve kültür tarihçisi Richard Meister tiyatro bilimini, başlangıçtan bu yana gelişen, kültür ve sanatı kapsayan ‘’sistematik bir ruh bilimi’’ olarak nitelendirir. Bu açıdan Meister, tiyatro bilimine, ‘’özel kültür bilimi’’ deyimini kullanmıştır.

        Tiyatral metin, çağların baş döndürücü gelişmesine koşut bir biçimde değişir, kendini yeniler ve içinde bulunduğu çağın profilini ortaya çıkarır. Bu devinim içinde, tiyatro yapıtının geçici niteliği, kişiyi, tiyatro sanatını yeniden kurmak için ön çalışmalara zorlar. Tiyatro, yazından çok arkeolojinin yöntemlerine benzerlik gösterir. Örneğin, tiyatro araştırmaları (yazından çok başka bir yolda) birçok çizgiyi bir araya getirerek, isterse binlerce yıl öncesinden olsun, tümünde düşünceyi, üslup tarihini, tekniğini, toplumsal sonuçları çıkarabilmek için canlandırmak zorundadır. Söz gelimi, dekor yorumu, söz yorumu kadar önemlidir. Dekor ise, maske sanatını, hareketlerin simgelerini, giysi özelliklerine olan ilişkiyi, ışıklamanın büyüsünü ve sahne etmenlerini kapsayacak biçimde hazırlanmalıdır.

       Yazın alanının değerlendirme ölçütleriyle tiyatronun ölçütleri arasında önemli bir fark vardır. Yazınsal yapıtın değerlendirilmesinde verilen yargıda zaman aşımı en önemli ölçüttür. Yüzyılları aşarak gelen yazınsal bir yapıtın etki gücü bu değerlendirmede önemlidir; bunun için, göreceli de olsa, o yapıtın yazın açısından yetkin olması gerekir. Oysa bu bir sahne yapıtını değerlendirmede söz konusu değildir. Tiyatroda metin yalnızca ateşleyici bir öğedir. Tiyatro sanatını değerlendirebilmek için yalnızca metin dili değil, yaratıcı bir oyun düzeninin, dekorun, giysinin ve ışıklamanın ve benzerlerinin dili de önemlidir. Bu saydıklarımızın değer ölçütleri ise birbirinden değişiktir. Bir sahne yapıtı, yazın tarihçisinin ya da incelenmesinin güzelduyusal ölçütleri açısından değerli bulunmayabilir, ama aynı yapıt, tiyatro incelemecileri tarafından – tiyatro tarihi ve getirdiği güncel katkı açısından sahneleme yönünden ya da oyunculuk sanatında önemli bir yapı değişikliğine olanak tanıdığından- değerli görülebilir. Buna bir örnek, Musahipzade Celal’in oyunlarıdır. Bunlar yazınsal değerlendirmede ‘’hafif’’ ya da ‘’değersiz’’ görülmesine karşılık, tiyatro incelemecileri açısından ‘’ilginç birer model’’ olarak ele alınmışlardır.

       Tiyatro incelemecisinin klasik yapıtları değerlendirmesi de, yazın incelemecisinin değerlendirmesinden farklıdır. Seyirci, tiyatronun iki temel alanından biri olduğu için, incelemeci, o başyapıtları güncellikleri açısından ele alır. Aiskhilos’un Prometheus’u ya da Shakespeare’in Macbeth’i bugünün seyircisi için neler getirir ve hangi açıdan günceldir, sorusunun yanıtı tiyatro açısından yaşamsaldır. Ayrıca, bir de bu oyunların hangi seyirci için oynanacağı göz önünde tutulur; çünkü tiyatro sanatının tamamlanması için seyirci önemlidir; oyuncusuz tiyatro olamayacağı gibi, seyircisiz de tiyatro olamaz!

        Bir yazın yapıtı, yazarın kendi tarafından tamamlanır; basılıp kitap durumuna gelir ve okuyucu önüne çıkar. Oysa tiyatroda yazarın metni ancak birçok çalışanın yaratısı ile hazırlanır ve seyirci karşısına çıkınca tamamlanır. Oyun yazarı, yönetmene, oyuncuya, dekor ve giysi tasarımcısına, ışıklama uzmanına, çeşitli teknik ve yönetsel öğelere bağımlıdır. Bunun için, oyun yazarının yazdığı metin, genellikle, olduğu gibi oynayabilecek bir metin değildir. Çoğu kez, zorunlu olarak, bu metin üzerinde dramaturgi çalışması yapılarak metin oynanabilir duruma getirilir. Metni ille de yazarın istediği biçimde oynamak gerekir diye bir kural yoktur. (Ancak burada, ülkemizde çoğu kez iyi bir oyunu bile bozan kötü yönetmene prim verdiğimiz sanılmasın.) Çünkü az önce de açıkladığım gibi, yazın alanının değer ölçütlerini tiyatro alanında kullanmak yanlıştır.

        Viyana Saray Tiyatrosu’nun sanat yöneticiliğini yapmış olan Heinrich Laube’nin 1847 yılında ‘’Tiyatro, kendi çağında gerçekten yaşayanı göstermekle sorumludur,’’ sözlerini anımsayarak, tiyatronun güncelliği konusunu öyle yeni bir şey olmadığını belirtmemizde yarar var. Yirminci yüzyılda yaşamak, hiçbir yönden huzur verici değildir. Seyirci, içinde yaşadığı sorunların sahneden doğru bir biçimde aktarıldığını gördüğü anda, ayakta duracak direnci de elde eder. Tiyatronun seyircisine karşı sorumluluğu vardır. Bundan on yıl kadar önce ölen, tanınmış Alman tiyatro yönetmeni Hans Schweikart, çağımızda her yönden tehlike içinde ve tehdit altında bulunan insanlar için tiyatronun sorumluluğunu şöyle açıklamıştır: ‘’Tiyatro, seyircisine, kendi yaşantısından bilmediği şeyleri, yani daha çok bilmekten kaçındığı gerçekleri göstermekle yükümlüdür. İş adamlarının harikaları ile dünyanın bir anda yok olması korkusu arasında sersemlemiş olan insanlar,’’ yaşamın verdiği güvensizlik karşısında, tiyatrodan ‘’ayaklarını sağlamca basabilecekleri bir zemin’’ dilemektedirler. Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi, sahne ‘’çağının aynası ve kısaltılmış tarihi’’dir. Bunun için de, sahne, çağını doğru olarak, açık ve seçik, bozmadan yansılayabildiği anda önemli bir araçtır. Hele tiyatro, ‘’çağını şiirli bir biçimde yansıtabiliyorsa’’ daha da önemli bir araç oluverir. Öyle ki, tiyatro, güzeli abartmadan kötüyü örtbas etmeden, çirkini saklamadan ve iyiyi yadsımadan görevini yapmalıdır.

        Tiyatronun ‘’yaratıcı birlikteliği’’nin gizemi, ufkunun, yani tiyatro olgusunun tinsel görünüşünün, seyircinin deneyim ve hayal ufkuyla kesiştiği an tam anlamıyla aydınlanmış demektir. Her sanat yapıtı gibi, her oyunda genişliği, sınırı ile içindeki yaratıcı tözü taşır. Bir oyunun sahne üzerinde gerçekleştirilmesi için, yorumun, oyun düzenini, dekorun ve oyunculuğun ufukları da buna ekleniyor. Böylece, ya uyumlu ve doğru bir sonuç ya da bozulmuş bir görünüş sağlanıyor. Barok üslubun yükselişi ve sanatçıların aydınlanması için bir zamanlar Leibnitz’in kullandığı ‘’küçük Tanrı’’ deyimini, oyuncuların, tasarımcıların ve sahne teknik adamlarının yardımlarıyla soluk alabilen dünyayı yaratan ve buna bir de anlam katan tiyatro yönetmeni için kullanabiliriz.

       Tiyatro sanatının gerçek bireşimcisi yönetmendir. Sahne üzerindeki oyunun tamamlanmasında hem bir düşünür, yorumcu, düzeltici, hem de içerikle biçimi, biçimle tekniği uyumlu bir yolda bir araya getirerek bütünlüğü kazandıran kişi odur. Onun güç kaynakları, dünya görüşü, sanatsal yaratıcılık ve bilimsel yetenektir. Yönetmenin üç yönlü ilişkisi vardır; yazarla, sahneyle ve seyirciyle. O, her üç kesime karşı da birinci derecede sorumlu kişidir.

      Oyuncu, tiyatronun iki temel öğesinden biridir(öteki de seyirci). Tiyatro sahne olmadan da, dekor ve giysi olmadan da, ışıklama, müzik ve metin olmadan da var olabilir. Ama oyuncu olmadan var olmasına olanak yoktur. Kukla ve gölge oyununu düşünsek bile, burada da kulakları ya da tasvirleri oynatan bir oyuncu vardır. Oyuncu ile seyirci arasındaki akım, etki-tepki bağı, tiyatroyu yaşatan temel ilkedir. Oyuncu-seyirci bileşkeni ile tiyatronun en üstün özelliğini, başka deyişle yaşayan organizmalar ilişkisini buluruz.

        Eichendorf’un ‘’ozan dünyanın yüreğidir’’ sözü en belirgin biçimde, oyun yazarı için de geçerlidir. Oyun yazarı, bugün her yerde şiddetin yaşandığı, acımasız bir dünyanın en yakın tanıdığıdır. O, duyguların saklandığı bir dünyada yaşar; çünkü bizler, sevgilerin bilinçli bir biçimde ayrı düştüğü ve yaşamı ‘’gizliden oynayan’’ bir çağda yaşıyoruz. Fransız düşünür Pierre Emmanuel bir toplantıda şöyle demiştir: ‘’Oyun yazarı, dünyanın belirsiz korkusunu olumlu bir huysuzluğa çevirmelidir; bir yandan da yeniliğin doğruluğunu denemelidir. Çünkü dünyamız, yeni bir şey getirmek için hedefini sık sık kendi elleriyle yıkıyor. (…) Tüm değerlerimiz parçalandı. Bundan da kolayca anlaşılabilicek korkumuz doğdu. Ama bu korku, inançlarıyla korunmuş olan insanları yaratıcı bir huzursuzluğa geçirdi ve böylece sonsuza olan duyguyla birleştirdi.

        Bizler, şuanda, ileri bilimsel, uzay çağının ilk aşamalarını yaşamaktayız. Bu ileri bilimsel çağa teknolojik gelişme egemendir… Ve yaşamımız her gün biraz daha artan bir hızla, teknik adamlar ve istatistikçiler tarafından yönetilmektedir. Böyle bir dünyada, insanlar, yaratıcı bir dünyaya katılma şanslarını her gün biraz daha yitirmektedirler; çünkü her şey daha önceden hazırlanıp önümüze konmaktadır ve biz çoğu zaman bu mekanizmayı anlamakta güçlük çekiyoruz. Makineler giderek yaratıcı ustaların yerini alıyor, istatistikçiler ise düşüncenin… Kendi başımıza düşünemez duruma geliyoruz. Bilgisayarlar tarafından doğrulanmadıkça kendi çözümümüzü kabul ettiremez olduk. Özgün yaratıcılığın yerini, sentetik yaratıcılık aldı. Artık evlerimizde müzik yapmıyoruz, bunu bizim için yapan elektronik aletlerimiz var. Yüksek sesle konuşamıyoruz, tartışamıyoruz, iletişim kuramıyoruz, çünkü televizyonun donuk camından dünyayı anlamaya çalışıyoruz. Sanat olaylarına daha az katılır olduk. Ve giderek başka insanlara onların yaptıklarına katılma sevincimizi, daha doğrusu yaşama sevincimizi yitiriyoruz. Sonuçta, bir arada yaşamanın, birlikte üretmenin sevincini yok etmeye başladığımızda yaratıcı varlık olma durumundaki amaçlarımızı da unutuyoruz. Giderek yaşamı seyredenler olmaktayız. Ve böylece kendi öz değerlerimize de yabancılaşıyoruz.

        Tiyatronun amacı, bu yozlaşmayı engellemek, hiç olmazsa geciktirmektir. Nükleer savaş tehlikesinden, çevre kirliliğinden, hatta bazı toplumlardaki açlık sorunundan bir gün kurtulabiliriz. Ancak dikkatli olmadığımız takdirde boşlukta kalmış insanların çoğalmasıyla, başka deyişle, ‘’ölüm içgüdüsü’’nün çoğalmasıyla, yok olmaktan kurtulamayız. Sanatın sınırsız toprakları üzerinde, tiyatro, yarının dünyasını kurtarmak adına estetik dünyayı yaratmak zorundadır. Tiyatro, asla ölmediği için değil, sürekli yeniden doğduğu için ölümsüzdür. Gelecekte bizim küllerimiz üzerinde, efsanevi kuş Zümrüdüanka gibi yeni bir dünya, daha mutlu bir dünya yaratmada, tiyatro da bu önemli görevini sürdürecektir. (...)

Özdemir Nutku 

Kabalcı Yayınları:7 Bilgi Dizisi:2 İkinci Basım: Temmuz 1990

 

AT - Bir Caligula Taşlaması - Prof. Dr. Özdemir NUTKU

İMPARATOR İSTEDİĞİ HER ŞEYİ ALIR. GYULA HAY-AT
 

Gyula Hay’ın Brecht’in ölümü dolayısıyla 18 Ağustos 1956 tarihli Neue Deutschland gazetesinde yayımlanan yazısı şöyle: ‘’Biz Macar yazarları, günlük çalışmalarımız içinde yazınsal gelişmenin siyasete ne kadar bağlı olduğunu açıklamak için son günlerde epeyi olanak elde ettik. Düşüncelerimde sık sık Brecht’e yöneldiğimi söyleyebilirim. Onun yapıtlarından öğrendiğim ilke: Bir yazarın, ne olursa olsun, gerçekleri yansıtmaktan şaşmaması gerektiğidir; gerçekleri yazmak bir yazarın dinidir. Ondan öğrendiğim başka bir şey de bir yazarın gerçeğe bağlı kaldığı sürece, gerçeğin de o yazarı yarı yolda bırakmayacağıdır.’’ Hay, bu sözleriyle kendi tutumunu da ortaya koymuştur. Onun için de, Çağdaş Macar Tiyatrosu’nun en önde gelen oyun yazarıdır. At onun 1960 yılında, hapisteyken yazmaya başladığı bir oyundur. Hay, bazı tarihçileri yazdığı Caligula’nın konsüllüğe bir atı getirmesi olayını, aksiyonun merkezi yaparak totaliter devlet anlayışını , kara mizah yoluyla eleştirmiştir. Bir makalesinde belirttiği gibi, o dünyayı insanlara zindan eden, insanlık tarihinin karanlık güçlerine karşı şakayla karışık ciddi bir oyun yazmıştır. Hitler Almanyası’nda ve Stalin Rusyası’nda soluk alamayan Hay, her türlü totaliterizme karşıdır. Caligula’nın konsüllüğe bir at getirmiş olduğu tarihsel gerçek midir, değil midir bu hiç de önemli değildir. Önemli olan, uygarlığın tehlikeli bir dönemece girdiği çağımızda Caligula’ların yaşamlarını hala sürdürebilmeleridir. Caligula gibi, devlet kasasını bile soymaktan çekinmeyen yöneticileri eğlenceli, ama gizli bir burukluk içinde gösteren yazar, aynı zamanda yöneticilerin büyüklük hastalığını körükleyen çıkarcı şakşakçıları da ele alır. At, ezen ve ezileni naiv bir biçimde gösteren, ama değindiği gerçeklerle çağımızın ciddi sorunlarına yönelen bir oyundur. Hay’ın bu çocuksu görünümü ardında yılların acı deneyimlerinin ve dehşet verici olaylarının bir yakınsı vardır. Bu oyunda kumar yoluyla devlet yönetimi, halkın körü körüne modaya uyması, yönetici kadronun yozlaşmışlığı, yalnızca paranın önem kazandığı bir düzen ve cinsel sapmalar yer alır. At’taki dramatik olay, duyguları kötüye kullanılarak uyutulan halkın, başına geçirilen bir atı bile konsül olarak kabul etmesi, bu atı putlaştırması ve hatta bu ata kızlarını peşkeş çekmek için birbirleriyle yarış etmesidir. Bu, oyundaki tek suçsuz yaratık, olup bitenden haberi olmayan, otunu yiyip kaşağılanan konsül hazretleri attır. Ancak at bu suçsuzluğunda, suçlular tarafından kötüye kullanıldığından, bir ‘’at olmanın’’ verdiği masum bir yaşam yerine, suçluların suç ortağı yaptıkları bir yönetici durumuna girer. Caligula’nın dünyasına ve mantığına uyan ‘’bilinçli saçmalık’’tır bu. Grotesk öğeler, oyunun çağdaş bir persiflaj olarak ele alınmasını gerektirir. Oyunun amacı yalnızca güldürmek değildir; güldürürken, eğlendirirken çağımızın dehşet veren Caligula’larını da akıldan çıkarmamız gerektiğini bir kez daha anımsatmaktadır.

 

 

DIŞAVURUMCU DANS - Uzm. Ece TÜRKMUT

Dans, gerçekten de insanlar tarafından yaşanan bir coşkunun veya bir iç duygunun kendiliğinden anlatımıdır. 

Derin bir zorunluluğa, birtakım fiziksel, psikolojik, duygusal ihtiyaçlara karşılık verir.

Ece Türkmut Tango

20. yüzyıl başlarında Avrupa sanat çevreleri yoğun bir tartışma dönemi yaşıyordu. Atonel müziğin ve resimde soyutlamanın doğup gelişmesine imkan veren bu kaynama döneminden tüm diğer sanatlar gibi dans da etkilendi. O dönemde klasik balenin yaşadığı gerilemeye karşı oluşan bir tepki içinde, akademici geleneklerle tüm bağları bilinçli bir biçimde koparan bazı güçlü sanatçılar, Isadora Duncan’ın açtığı yolda yürümeyi tercih ettiler. Atlas Okyanusu’nun iki yakasında birbirinden bağımsız ama aynı zamanda iki akım doğdu. François Delsarte’ın, Emile Jaques-Dalcroze’un ve Rudolf van Laban’ın kuramlarını temel alan birinci dansçı koreograf kuşağı, hareketi inceledi;dans, onları için yaşanmış duyguların, bir iç deneyimin anlatımı, dışavurumu olmalıydı. Bu düşünceden hareketle yeni teknikler geliştirdiler. Nasyonal Sosyalizm Almanya’da dışavurumculuğun gelişimini durdurunca Laban İngiltere’ye sığınmak zorunda kaldı. Eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etti. Bu dönemde en büyük yardımı Wigman’ın öğrencisi olan Hanya Holm’den aldı. Böylece Holm Avrupalı ve Amerikalı sanatçılar arasında köprü kurmuş oldu. Savaştan sonra Wigman ve Jooss’un Batı Berlin’de çalışmaları devam etti ve 1970’li yıllardan başlayarak bir yenilenme sürecine girildi. Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse Denishhawn Enstitüsü ‘’Modern Dans’’ın biçimlendiği bir pota oldu. Bununla birlikte Martha Graham, Doris Humphrey, Charles Weidman, Lester Horton ve Hanya Holm bugün hala yaşamakta olan dört büyük eğilimin temellerini attılar. Klasik danstan başka bir yolun da olabileceğini kanıtlayan kimi dansçılar, ustalarının (Jose Limon, Bella Lewitsky, Joyce Trisler, Alwin Nikolais, Murray Louis) öğretisini sürdürür ve geliştirirken, bir kısmı da kendilerinden önceki kuşaktan kararlı bir biçimde uzaklaşıyordu. Kuramcılar ve koreograflar tarafından hareketlerin incelenmesi konusunda yapılan çalışmalar yeni tekniklerin yaratılmasına yol açtı. Hareket kuramları, dışavurumcu dansçılarla koreografların yapacakları çalışmalar ve gözlemler için birer hareket noktası oluşturdu. Hareketin kalbin dili ve düşüncenin görünür ifadesi olduğu, her güçlü isteğin vücudun yaptığı hareketlerle dışa vurulabileceği fikrini savunan filozof Delsarte , Amerikan ‘’Modern Dansı’’nın öncülerini derinden etkiledi. Avrupa ülkelerinde besteci Jacques-Delcroze’un(ritmik metodun, hareketle müzik eğitimi yönteminin başlatıcısı) öğretisi ve daha çok da Laban’ın düşünceleri, akademik zorlamalardan kurtulan sanatçılar tarafından, hareketin anlatılmak ve aktarılmak istenen duygulara uygunluğunun zorunlu sayıldığı yeni bir bale dilinin yaratılmasına ön ayak oldu. Laban, koreografi anlayışına dansa özgü parametreler –mekan, zaman, enerji ve bunların bileşenleri ile bilişimleri kavramlarını yerleştirdi. Avrupalı sanatçılarda olduğu kadar Amerikalılar’da da hakim olan ilk fikir, önceden saptanmış estetik kanunlarının reddedilmesidir. Dans, gerçekten de insanlar tarafından yaşanan bir coşkunun veya bir iç duygunun kendiliğinden anlatımıdır. Derin bir zorunluluğa, birtakım fiziksel, psikolojik, duygusal ihtiyaçlara karşılık verir. Dansı, insanın kendini anlaması ve geliştirmesi biçimi olarak kabul eden bu anlayış, gerçek ve içten olmak şartıyla bütün hareketleri dansın çerçevesine alır. Bu yüzden kurallara bağlı ve birleştirici bir teknik düşünülemez;her dansçı kendi koreografik düzenlemesini yapmak durumundadır.Bu bireysellik anlayışı içinde Wigman, Graham ve Humphrey ayrı ayrı teknikler yarattılar. Bu teknikler, nefes hakimiyetine, yükselme-eğilme, kasılma-gevşeme gibi karşıt fikirlerin icrasındaki özel yeteneğe dayanır. Büyük ustalar anlatımlarını ve öğretilerini mükemmelliğe eriştirmek için çalıştılar. Kimi teknikler kendilerini kabul ettiriyorsa da(özellikle Amerika ve Avrupa’da Graham, Humphrey ve Limon’un teknikleri) bugünkü gelişim daha çok değişik deneyimlerin karıştırılıp yeniden biçimlendirilmesi yönündedir. Bununla birlikte koreograflar sese ve sahneye ilişkin akla hayale gelen bütün yardımcı öğeleri dansın hizmetine sunmaya çalışmışlardır. Kimi müzik alanında, kimi plastik sanatlar alanında yüksek eğitim görmüş daha sonra dans alanına geçmiş dışavurumcu koreograflar fazladır. Bu sanatçılar akademici dans tekniğinin tartışılmaya başladığı günlerde, sahne dansını ve bu dansın müzikle, kostümle, dekorla ilişkisini düşünmüş, sonunca kendilerince bir sonuca ulaşmışlardır. Koreografi ile müzik arasında ilişkiler sorunu, birbirinden çok farklı yaklaşımlara konu olmuştur. Dansın müzik dinlemekten doğduğunu iddia eden bazı sanatçılar vardır. Ünlü sanatçı Isadora Duncan, çoğu senfonik, büyük eserlerin ruhunda yarattığı heyecanı dile getirmiştir. Duncan, dans için yazılmamış olan partisyonları sistematik olarak sahneye yerleştiren ilk dansçı olmuştur. Buna karşılık bir kısım koreograflar da dansı müziğin egemenliğinden kurtarmaya çalışarak, hareketi önceden var olan bir müziğin üzerine oturtmaya özen göstermişlerdir. Günümüzde uygulamalar dansın ritmik yapısına göre bestelenmiş bir melodi desteğinin, dansın yanında sunulması yönündedir. Bu müzik çoğu zaman koreografla sıkı bir iş birliği içinde yaratılır. Isadora Duncan klasik bale kostümünü ve ayakkabısını reddeden ilk dansçı olmuştur. Hareketi engellemeyen tunikleri benimsemiş ve çıplak ayakla dans etmiştir. Kadınlar için uzun elbiseler, erkekler için pantolon ve çıplak bir üst giderek yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte sanatçılar sahne üzerinde gereksiz olduğu düşünülen ve zorunlu olmayan her ayrıntıyı sahneden çıkarmayı düşünmüşlerdir. Dans sahnelemelerinde bu ve benzeri eğilimlerin çoğalması, dışavurumcu dansın süregelen canlılığını ispat edebilir.

Uzm. Ece Türkmut

https://eceturkmutyoga.com/

Sempatik Dans / Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi - Sayı: 6